Yeter – Bir Yaralı Kuşun Öyküsü
Öykü

Yeter – Bir Yaralı Kuşun Öyküsü

Rıdvan Şahin

“Kuş ölümlüdür, sen uçuşu hatırla!”

Füruğ Ferruhzad

Uçuşundan yaralı bir kuş gibi açıyorum gözlerimi. Yok, uyanmıyorum. Sanırım kısa süreli bir baygınlık geçirdim. Şimdi ayılıyorum. Ben bayılıp ayılana kadar geçen zaman zarfında etrafımı bir insan kalabalığının sardığını görüyorum.

 

Birileri “ambulans çağırın” diyor. Kimi kolonya yetiştirmiş, kimi soğan. Burnumun içindeki tüm kılcal damarlarda keskin bir limonlu soğan kokusu hissediyorum. Midem ağzıma geliyor, kusuyorum. Kusarken saçlarımı parmak uçlarımla kulağımın arkasına atıyorum. Sağ kulağımın hemen üstünde yapışkan bir sıcaklık hissediyorum. Ellerime bakıyorum, koyu bir kızıllık. Kan beynime sıçrıyor, vücut sıcaklığım yükseliyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum:

 

-Yeterrr!

 

İnsanlar şaşkın gözlerini üzerime dikmiş, iğrenmeyle acıma duyguları içinde bana bakıyorlar. Sonra kalabalığın içinden sıyrılıp gelen genç bir kadın önümde diz çöküyor. Başındaki tülbenti çıkarıp kanayan yarama bastırıyor. Ona minnetle gülümsüyorum. İyilik meleğim, Yeter’im benim.

 

Yeter, bir reklam şirketinin lansman bölümünde home ofis çalışıyor. Onunla bir arınma seansında tanıştık. Hani bu geçmişi unuttuk, yolumuza bakıyoruz  hesabı. İkimiz geçmişimizi unuturken geleceğe aynı pencereden bakıyorduk. Bu bizi ilk önce çok iyi iki arkadaş yaptı. Sonra ben içimde var olan bir kimliğin üstündeki örtüyü kaldırınca onu sevebileceğimi fark ettim. O bu örtüyü çoktan kaldırmıştı bana gelene kadar. Sonuçta birbirimize tutunduk. Tabi kendimize malûm olan bu farkındalığı herkesten saklamak zorunda kaldık. Mahalle baskısı diyelim, geçelim. Dışarıya sakladıkça içimizde birbirimize daha açık olduk. Böylece ben onun evine taşındım. Ev arkadaşı diye biliyorlar bizi. Oysa biz hayat arkadaşıyız. Olsun.

 

-Neredeydin Yeter, diyorum. Bana ne oldu?

 

-Ah Nalan, ben de bilmiyorum canım. Karşı caddedeki eczaneden hamilelik testi almaya gitmiştim hatırlarsan. Sıra beklerken telefona dalmışım, testi alıp çıktığımda kalabalığı gördüm. Buraya doğru gelirken seni arıyordum, beni çağırdığını duydum. İşte buradayım. Galiba kan şekerin düştü ya da gerçekten hamilesin canım.

 

Sonrasında insanları teskin eden birkaç cümle söylüyor ve beni ayağa kaldırıp hamilelik testi aldığı eczaneye götürüyor. Onun koluna girmiş eczaneye giderken kendimi kanadındaki yara sarılmış bir kuş gibi hissediyorum. Çünkü eski sevgilimden hamile olabilirim; yeni sevgilim, benim için hamilelik testi almaya gittiği sırada bayılmışım. Düşerken başımı bir yere çarpmışım herhalde. Başım kanıyor.

 

Peki noktaya nasıl mı geldim, durun anlatayım:

 

Sevkan’la iki buçuk ay önce ayrıldık. Şiddetli geçimsizlik, sürekli hazımsızlık ve aşırı kıskançlık… Birbirimizin dertlerine duyarsızlaştığımız anlarda zımpara darbelerinden kaçmış kıymık taneleri gibi kalbimize batan söylediklerimiz ve içimizde kalan söyleyemediklerimiz bizi ayrılığın eşiğine getirmişti. Sevkan atama bekleyen biyoloji öğretmeniydi, bense atanmış kimya öğretmeni. Kimyalarımızın uyuştuğunu düşünüp iki yıl süren bir beraberlik yaşamıştık. O, benim çalıştığım okulda yarım dönem fizik derslerine ücretli öğretmen olarak girmişti. Bu esnada tanışıp yakınlaştık ve nihayetinde sevgili olduk.

 

Eskiden onunla tepkimeye girdiğimde başkalaşmış, tazelenmiş olarak çıkardım bu tepkimeden. Her ilişkimiz bir öncekinden farklı bir element hediye ederdi periyodik cetvele. Sonra bu elementi alır, ikimiz de ayrı ayrı moleküllerine ayırırdık. Hayatımıza daha bir hevesle devam ederdik böylece.

 

Halbuki ilk yılımızda her şey çok güzeldi. Bana hediyeler alır, kibar davranırdı. En önemlisi saygı duyardı. Şimdi ince eleyip sık dokuyarak başlayan ilişkimiz pamuk ipliğine bağlı duruma gelmişti. Ne bana ne de ilişkimize tahammülü vardı. En son yaşadığımız bir tartışmadan sonra da bu iplik çekiştirdiğimiz yerden koptu. Sonuç olarak ayrıldık.

 

Yeter’in koluna girmiş eczaneye doğru giderken telefonumun titrediğini hissettim. Montumun cebinden çıkarıp baktığımda Sevkan’dan mesaj geldiğini gördüm:

-Eğer yalan söylüyorsan seni bitiririm.

 

Bu mesajdan sonra artık takatim kalmıyor. Böyle bir şeyin yalanı mı olur. Başım dönüyor. Sevgili Yeter’im, bir eliyle yarama bastırıyor, öbür eliyle alnımı tutuyor. İnsan sesleriyle araba kornaları; dükkan tabelalarıyla önüne geldiğimiz eczanenin yanıp sönen ‘E’si varlığıma yük oluyor. Güneş sonbaharın yavaş yavaş kışa evrildiği günlerden birinde olmamıza rağmen kendini hâlâ hissettiriyor. Güneş ışığı gözümü rahatsız ediyor, elbiselerimi delip tenimi yakıyor. Bastığım yer sarsılıyor, zemin kayıyor. Dizlerimde derman kalmıyor. Vücudum ferman dinlemiyor.  Yeter’e dönüp sessizce:

 

-Yeterrr! Tut beni Yeter.

-Buradayım canım. Her ne olursa olsun yanında olacağım.

Bunları söyledikten sonra tekrar koluma giriyor. Eczaneden gazlı bez ve tentürdiyot alıp yaralarımı sarıyor. Ona sarılmak istiyorum.