Renault 12 Toros
Öykü

Renault 12 Toros

Nagihan Korkutata

Akşam yemeği bitmişti, masada sadece boş tabaklar ve kırıntılar vardı, annem onları toplamadan yatak odasına çekilmiş, ışığını yarı açık bıraktığı odasında uyumaya hazırlanıyordu. Dedem oturma odasında ayağına büyük gelen terlikleriyle gazete okuyor, arada içeriye doğru eğilerek; “Pencereye fazla yaklaşma oğlum.” diye beni uyarıyordu. Dedemin o gecelerde ne demek istediğini, kendimi müdafaa etmem gerektiğinde anlayacaktım.

 

Babam da mutfaktaydı. Çay bardağını tabağa sertçe bıraktı. Dışarıdan gelen o ses, tedirgin gittikçe sıklaşmaya başlayan dizel motorun ritmik ve boğuk hırıltısı, ikimizi de tedirgin etmişti. Sesin sahibi olan araba sokağın başında durdu. Önce toz kalktı, sonra ceviz ağacının gölgesi duvarda yer değiştirdi. Kediler sağa sola kaçıştı. Evlerine geç saatlerde dönen adamlar duvar diplerine saklandı. Arabanın plakası çamurluydu. Babam perdeyi aralamadı bile. Sadece ışığı kapat, dedi. Hemen dediğini yaptım. Pencere kenarından bir an bile kıpırdamadım. Dedemden ses çıkmıyordu. Karanlıkta birbirimizin nefesini dinledik. Babamın sesi hırıltılıydı. Araba gitmedi. Babam da gitmedi, mutfak masasındaki soğumuş çaya bir süre bakakaldı.

 

Kapı üç kez vuruldu. Dedem ortalıkta görünmüyordu. Babam sırtına bir palto istedi. Annemin sesi, çıkmadı, sadece yorganın hışırtısı duyuldu. Sonra babam ayağa kalktı, paltosunu omuzlarına attı. Hiçbirimiz kimin geldiğini merak etmedik. Babam aşağıya indi. Ben de arkasından. Birkaç dakika sonra da araba bizim garajdaydı. Beyaz bir Renault 12 Toros. Adamlar pek konuşkan değildi. İçlerinden biri, istemeye istemeye “Usta,” dedi, -sesi rölantideki motor gibi boğuk çıkmıştı- “vites geçişlerindeki takılmaya bir el at!”

 

Babam cevap vermedi. Donuk gözlerle etrafa baktı, baktı… Arabaya yöneldi. Kaputu açmadı bile, doğrudan şoför kapısını açıp içeri eğildi. Koltuklara baktı, tekrar baktı. Işık yanmadı. Arabanın tavan lambası sökülmüştü. Ön tarafından kablolar sarkıyordu. Babam cebinden o küçük el fenerini çıkardı. Işığın ince hüzmesi önce vites koluna, sonra bir refleksle arka koltuğa düştü. Araba sıcaktı. Günün son saatlerinde ölmüş bir insanın nefesini taşıyordu.

 

“Bu arabayı yıkatın bence.” dedi babam. Ellerine baktı, avuçlarına baktı, bana baktı, arabaya bir insanın vücuduna son kez dokunurmuş gibi dokundu. Motor birkaç kez inledi. Babamla arabaya bakakalmıştık. Derken arabadan tuhaf sesler çıkmaya devam etti, en sonunda da araba olduğu yere çakıldı. Tekerlekleri indi. Sallandı, yandı söndü, yandı söndü, babam, bir kez daha, “bu koltuklar da yıkanmalı.” dedi.  Arabanın hırıltısı artık tamamen kesilmişti. Babam öksürerek başını iki yana salladı, belki de arka koltukta görmemesi gereken bir şey görmüştü. İçeri uzandı, koltuktaki tespihi, kalın bir sopayı ve paspasın altındaki kumu dışarı attı. Sonra koltuğun üzerinde bir şeyler olduğunu fark etti. O arada merakıma yenilip ben de eğildim içeri doğru. Babam beni arkasına doğru itti.

 

Arabanın arka koltuğunda, gri döşemenin üzerinde tek bir gümüş küpe duruyordu. Yanında ise, okul ceketinden kopmuş olduğu belli olan, üzerinde hâlâ lacivert iplik parçaları sarkan parlak bir düğme vardı. Koltuğun orta kısmında, su dökülmüş gibi duran ama sudan daha koyu, kenarları kurumaya yüz tutmuş ıslaklığın üzerinde saç telleri vardı. Yan koltukta Yol Dergisi ve birkaç şiir kitabı duruyordu ama buruşmuştu ve üzerlerine turuncu lekeler sıçramıştı.

 

Radyodaki spiker, “rutin güvenlik kontrollerinden” ve “asayişin sağlandığından” bahsetti. Babam yerinden sıçradı. Adam, uzanıp radyoyu kapattı. Babam her zamankinden daha fazla terliyordu. O esnada annemin sesi duyuldu. Yatak odasının camından seslendi n’oluyor diye. O gece mahalleden bir gencin daha eksildiğini sonradan duyacaktık ve bağrımıza ateş düşecekti.

 

Babam arabanın içinde saatlerce oturdu. Arabanın tavan döşemesi sökülmüştü. Yağ lekeleri, anahtar sesleri, az konuşan adamlar babamın etrafını tamamen sarmıştı. Araba daha da çamurlaşıyordu. Plakası sökülmüştü. Oysa rengi beyazdı. Yine de gözüme hiç temiz gelmemişti. Üzerinde çamur izleri vardı. Bu arabalar ne zaman gelse babam her tamirattan sonra ellerini, derisi kızarana kadar defalarca yıkardı.

 

Sonunda arabanın önünde ağır bir işçi gibi oturdu babam, daha işe başlamadan yorulmuştu. Aslında cesur olmak istiyordu ama gözleri onu ele veriyordu. Eve, mutfağın penceresine bir göz attı. Evin bütün lambaları sönüktü. Babam, annemden yardım dileniyordu. Pencereye yaklaşmak, bağırmak acele edip hemen polisi aramasını söylemek istiyordu. Acele etse iyi olurdu. Annem içeride bağırıyordu. Işıklar sönükken annemi göremezlerdi. Babam arabanın önünde diz çöktü. Elbiselerini çıkarmaya başladı. Sigarasını yaktı. Annemden ve pencereden ümidini kesmişti. Ellerini havaya kaldırdı. Bilmediğim bir dilde dualar etti. Arabanın ön kaputuna ellerini koyup tamire devam etti. Tırnaklarının arasına işlenmiş motor yağının karasına baktı. Bu kir çıkmazdı. Babam artık etrafına bakınmıyor, beni aramıyordu.