“Önemli şeyler uçup gider, bir küçük ayrıntı kıymık gibi batıp kalır bellekte.”
Vedat Türkali
“Önemli şeyler uçup gider, bir küçük ayrıntı kıymık gibi batıp kalır bellekte.”
Vedat Türkali
Hatırlamak ve unutmak olguları, insan olmanın en ağır yüklerinden olurken kurtuluşudur da aynı zamanda. Bir yanda, geçmiş ve anılara tutunarak hayata anlam katarken diğer yanda, unutuşla vicdanımızı dondurarak ayakta kalmaya çalışırız. Bu ikilem, sadece bireysel bir acı değildir. Toplumların da kaderidir. Hatırladığımızda yaralarımız kanar, unuttuğumuzda ise yarınlarımızın tohumlarını kendi ellerimizle toprağa gömeriz. Mustafa Orman’ın romanı, tam da bu ikilemin ortasında duruyor. Bahçeye çiçek ekmemek, aslında neyi hatırlamak ya da neyi unutmak zorunda kaldığımızın sessiz bir itirafı olduğunu gösteriyor.
Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye, Mustafa Orman’ın kaleminden çıkan, 2023 Vedat Türkali Roman Ödülü’nü paylaşan bir eserdir. İlk bakışta sade bir isim gibi dursa da okuru derinden sarsan bir anlatıdır. Bahçeye çiçek ekmemek mevsimsel bir ihmal değil kayıpların, unutuşun ve bastırılmış acıların sessiz isyanıdır. Kars’ın dondurucu soğuğunda iki yabancının yolları -Alzheimer’ın gölgesinde geçmişini arayan Asaf ile sınır tellerinin ötesinde vicdanını sınayan Afgan göçmen Hanip- meşe palamutları aracılığıyla kesişiyor ve bize yeryüzündeki bütün hikâyelerin aslında akraba olduğunu fısıldıyor. Roman, bireysel yasın (annenin gidişi, terk ediliş, faili meçhul kayıplar) toplumsal hafızanın silinmesiyle nasıl iç içe geçtiğini, hatırlamanın mı yoksa unutmanın mı insanı daha çok yaraladığını sorguluyor. Bunu yaparken edebiyatın en güçlü yanını da açığa çıkarıyor. Soğuk bir coğrafyanın sıcaklığını verirken, yalnız insanın sesini de duyurmaya çalışıyor. Okurken iliklerinize kadar karı, kışı, soğuğu hissettiren ama sonunda baharın umuduyla sıcacık tutan bir metindir. Çünkü Orman, çiçek ekmeyi bırakmış bahçeleri değil, o bahçeleri yeniden yeşertecek cesareti anlatıyor.
Romanın 2023 Vedat Türkali Roman Ödülü’ne (Senem Gezeroğlu’nun Yeniden İnşa romanıyla paylaşılan) değer görülmesi tesadüf değildir. Tam anlamıyla Türkali’nin mirasının güncel versiyonudur. Bu bağlamda Orman’ın romanı Vedat Türkali’nin eserleriyle doğrudan akraba bir damardan besleniyor. Bir Gün Tek Başına’da Kenan’ın iç çelişkileri, devletin baskısı altında ezilen bireyin vicdanını nasıl parçaladığını gösterirken, burada da Asaf’ın annesinin Alzheimer’la silinen hafızası aynı şekilde 90’ların faili meçhul kayıplarını ve Hanip’in sınırdaki vicdan çöküşü üzerinden göçmenliğin trajedisini aynı derin sorgulamayla sürdürüyor. Mavi Karanlık’ta Bodrum’un mavi sularına sığınan aydınların kaostan kaçmayı başarsalar bile kaçamadıkları iç karanlığı anlatan Türkali gibi, Orman da Kars’ın beyaz kar örtüsünü bir kaçış değil tam tersine vicdanın donduğu bir hapishane olarak değerlendiriyor. Hanip’in yalanları ve sınırdaki çaresizliği, Güven romanındaki gibi bireysel hayatta kalma çabalarının toplumsal ihanetle nasıl iç içe geçtiğini hatırlatıyor.
Türkali’nin kahramanları ne saf mağdur ne de mutlak suçludurlar. Onlar yalan söylemek zorunda kalan, vicdanlarıyla hesaplaşan, hatırlamakla parçalanan, unutmakla suçlanan sıradan insanlardır. Orman da aynı yolu izliyor. Bahçeye çiçek ekmemek sadece kişisel bir yas değildir. Toplu bir unutuşun, vicdanın donduğu bir coğrafyanın itirafıdır. Onlar dikenli tellerin, karın ve silinen hafızanın altında ezilen sıradan insanlardır. Ödül, bu romanı sadece edebi başarısından dolayı değil, Türkali’nin ısrarla savunduğu “toplumsal hafızayı silmemek” inadından ötürü taçlandırıyor. Orman’ı Türkali’nin yolunda bir devamcı olarak değil, o mirası güncel yaralarla (göç, sınır, unutuş) yeniden yeşerten bir ses olarak taçlandırıyor.
Derinlere indiğimizde Orman’ın romanı “unutma hastalığı”nı bireysel bir trajediden ziyade, kolektif bir hafıza yoksunluğu olarak ustalıkla örüyor. Asaf’ın annesinin Alzheimer’la silinen anıları sadece kişisel bir yas değildir. 90’ların faili meçhul kayıplarını ve sınırdaki göçmen ölümlerini toplumun “unutma hastalığı” olarak yansıtıyor. Bu metafor, unutuşun çifte sancısını derinleştiriyor. Hatırlamak, bir yandan Asaf’ın ses kayıtları gibi sürekli bir acı kaynağına dönüşürken diğer yandan unutmak, vicdanı donduran bir suç ortaklığına evriliyor. “İleride kimse unutma hastalığına yakalananların durumuna düşmesin diye, her şeyi kaydetmeye, gelecek kuşaklara yüzlerce doküman bırakmaya kararlıydı.”
Hanip’in yalanları ve sınırdaki çaresizliğiyle kesişen bu tema, Alzheimer’ı sadece tıbbi bir hastalık olmaktan çıkarıp siyasi sınırların ve duygusal duvarların objesine dönüştürüyor. Hafıza kaybı bireyi yalnızlaştırırken toplumu da suçlu kılar, zira unutulan her hikâye bir meşe palamudu gibi toprağa gömülüp ancak vicdanın uyanışıyla yeşerebilir. “Çünkü yeryüzündeki bütün hikâyeler birbiriyle akrabaydı.” Orman bu örgüyle edebiyatın en güçlü işlevini yerine getiriyor. Yas sürecini evrenselleştirerek okuyucuyu kendi unutuşlarıyla yüzleştiriyor ve bahçenin çiçeksizliğini, hatırlamanın baharı olarak yeniden yorumluyor. Bunu “Unutursanız yaşarsınız, hatırlarsanız hiç yaşayamazsınız” ikilemiyle sorgulatarak yapıyor. Aynı zamanda en derin yarayı açıyor. “Unutma; bazı günler yaşarken ölürsün, bazı günler de ölü halinle yaşarsın.”
Mustafa Orman’ın romanı yazarın coğrafyaya, iklime, kültürel yapıya ve insan ilişkilerinin derinliklerine hâkimiyetini de çarpıcı bir işleyişle ortaya koyarken aynı zamanda metni gerçekçi ve okunası kılıyor. Kars’ın karlı sokakları, sobanın yansıması, meşe palamutlarının toprağa düşüşü, Garip isimli köpeğin sadakati, sınırdaki çadır hayatı, çay ocaklarının dumanı, diyaloglar, eski ağıtların yankısı… Bunların hepsi romanın dokusuna öyle doğal işlenmiş ki sanki yazar o coğrafyayı sadece yaşamamış, aynı zamanda dinlemiş, koklamış, üşümüş ve yaralanmış. Metindeki bu güçlü işleyiş ve örgü, Kars’ı bir dekor olmaktan çıkarıp hikâyenin kalbine yerleştiriyor. Orman coğrafyayı bir dekor olarak değil, karakterlerin vicdanını şekillendiren, hafızalarını donduran ya da eriten bir güç olarak betimliyor. Kar burada sadece iklimsel bir soğukluk değildir. Bir örtü, bir unutuş aracı, bir temizlenme yanılsamasıdır. “Kar, sadece doğanın kirini örtebilirdi, insanınkini değil. Kirden arınmak isteyen, insana hiçbir zaman değmemeliydi. İnsan kalabilmesi için insansız yaşayabilmeliydi.”
Meşe palamutları ise hikâyelerin akrabalığının tohumlarıdır. Yazar, bu kültürel ve coğrafi birikimiyle romanı hikâye anlatma geleneği olan ağıtlara, destanlara ve masallara bağlıyor. Fakat bunu modern dille, yakın zamanda yaşanan olaylar, yaralar ve onlardan kalan izlerle harmanlayarak yapıyor. Bu yüzden roman okurken hissediliyor, koklanıyor, üşütüyor, sarıp sarmalıyor. Orman, coğrafyanın ve kültürün sessiz tanıklığını karakterlerin iç sesleriyle birleştirerek okuyucuyu da o bahçeye davet ediyor.
Tam bu noktada Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmedik Bahçeye metni, bahçenin çiçeksizliğini bir yenilgi olmaktan çıkarıp belki de bir direnişe dönüştürüyor. Hatırlamak istemeyen bir toplumun ortasında unutmayı reddeden tek bir insanın inadıyla yol alıyor, aldırıyor. Mustafa Orman, karın altında ezilen her hikâye bir gün meşe palamudu gibi çatlayıp yeşerebilir, diyor. Alzheimer sadece bir hastalık değil, toplu unutuşun aynasıdır. Ama o aynaya bakmaktan korkmazsak belki bir gün bahçeye yeniden çiçek ekeriz. “Çünkü umut varsa da yarısı hep başkalarının ellerindeydi.” Ama o yarısı bile bazen bir avuç palamutla, bazen bir ses kaydıyla, bazen de tek bir vicdanın uyanışıyla çoğalabilir.