İsabella’nın Müzesi
Sanatoloji

İsabella’nın Müzesi

Ayşegül Çinici Yazıcı

Duygularının çoğunu kendine saklardı…bir yandan coşkulu ve gösterişli bir kişiliği vardı, diğer yandan bilgi ve güzelliğin sonsuz arayışı içinde kaybolan gizemli ve ketum bir yönü…Yaşadığı dönemin toplumsal normlarına uymayı şiddetle reddetmiş, alışılmış mesafeli ve ölçülü kadın rolünü asla kabul etmemiş, açık sözlü, teatral ve zaman zaman provokatif bir yaşam tarzı benimsemişti. Sanatçılarla, entelektüellerle ve ‘uygunsuz’ sayılabilecek kişilerle yakın ilişkiler kurdu. Bu yüzden hem skandal yaratan hem de hayranlık uyandıran bir figür oldu. Bu cesur tavrı dış görümününe de yansımıştı; kendini sergilemenin ve dile getirmediği kimi şeyleri işaret etmenin bir yolu olarak modayı kendine özgü bir üslupla yorumlardı. Siyah, sade ama dramatik elbiseleri inci kolyelerle tamamlar; incileri sadece boynuna değil kimi zaman kalçasına da kemer gibi dolardı. Bazen de Venedik esintili, kostüme yakın parçalar giyerdi. O, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Boston elit kültürel çevresinin en dikkat çekici ve sıra dışı figürlerinden biriydi. Toplumu neşeli bir kovalamacaya sürükleyen, her zaman kovalanan ama asla yakalanamayan bir ateş böceği gibiydi.

 

Isabella Stewart Gardner’dan bahsediyoruz.

 

19.Yy Amerikan sanat dünyasının en etkili patronlarından ve kültürel dönüştürücülerinden biri olan Isabella, 1840 yılında New York’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Babası zengin bir tüccardı. İyi bir temel eğitim almış, genç yaşlarından itibaren uzun yıllar Avrupa’da kalmış ve kültürel açıdan erken yaşta gelişmişti. John Lowell Gardner ile evlendikten sonra köklü, yüksek eğitimli ve oldukça muhafazakâr bir elit sınıfı olan Boston Brahminleri’nin arasına katılarak toplumdaki yerini iyice perçinlemişti. Doğuştan şanslıydı; ailesi ve evliliği sayesinde maddi olarak güçlü bir çevrede büyüyüp, seyahatle ve sanatla erken yaşta ilgilenmeye başlayabilmişti.

 

Ancak uzaktan çok pırıltılı gözüken bu hayat, onu temelden sarsan ve hayatına damga vuran evlat acısı ile sarsılmıştı. Tek çocuğu, doğumdan kısa süre sonra hayatını kaybetti ve bir daha da çocuk sahibi olamadı. Bu kayıp, onun yaşamında ciddi bir psikolojik çöküş ve uzun süreli depresyon yarattı. Doktorları ona iklim değişikliği ve seyahat önerince, çok sevdiği ve ona hayatının her adımında koşulsuz destek olan kocası ile birlikte Avrupa’ya ve Asya’ya uzun süreli yolculuklar yapmaya başladılar. Ve İsabella, bu yolculuklar sırasında sanatla çok daha derin bir bağ kurmaya başladı. Özellikle Venedik ve Floransa onun estetik vizyonunu bariz şekillendirmiş, birçok sanat eseri alımını Avrupa’dan yapmış, Japonya seyahatlerinde toplamaya başladığı ilginç nesneler ile dokunsal yeni bağlar kurmaya başlamıştı.

 

Eşi ile birlikte İsabella, sistematik olarak yaptığı bu dünya gezilerinden sadece tablolar değil, mobilyalar, tekstil ürünleri, heykeller, paravanlar, danteller, kumaşlar, aynalar, demir işleri, el yazmaları, fotoğraflar, Asya seyahatlerinden zarif kimonolar, boyalı yelpazeler, ahşap kaideler, fildişi netsukeler gibi envai çeşit nesneleri toplayıp biriktiriyor, kimi zaman bu nesneleri nakliye süreçlerine tahammülü olmadığı için bavullarına doldurup eve bizzat kendi taşıyordu. Böylece karı- koca, hayatlarının 35-40 yıllık geniş bir dilimi boyunca, başta İsabella’nın tetikleyici ve ısrarlı tutumu sayesinde sanat eserleri toplamaya başladılar. Zaman içinde İsabella’nın toplayıcılığı, iflah olmayan bir satın alma ve ilk olma tutkusu ile de birleşince iyice dizginlenemez bir hal aldı. Nitekim satın almak onun açlığını dindirmiyor, aksine daha fazla satın almaya yol açıyordu. İsabella, çoğu alımını bir aracı olmadan ve güçlü nakit akışı ile gerçekleştiriyor, kimi zaman dönemin önemli sanat simsarlarından Robert Berenson’un danışmanlığına başvuruyordu. Berenson, o dönemin çok etkili bir sanat danışmanı idi ve özellikle Rönesans sanatı konusundaki uzmanlığı sayesinde Gardner’ın oluşmaya başlayan koleksiyonunun kalitesini ciddi biçimde yükseltmişti ama bir yandan da İsabella’yı riski oldukça yüksek alımlar yapmaya teşvik diyordu. Gardner çiftinin maddi güçleri ve ailelerden gelen birikimleri çok zaman yeterli gelse de içinde yaşadıkları dönemin ekonomik koşulları ve dış faktörler zaman zaman bu alımların hızını kesecek baskılar da oluşturmuyor değildi. Amerikan ithal sanat eserlerine uygulanan gümrük vergileri, 1897’de bir yasa ile yürürlüğe girmiş ve satın alma fiyatlarına bu yasa ile %20’lik bir vergi oranı daha eklenmişti. Yetmez gibi aynı süreçte zenginler arasında sanata olan tutku da ateşlenmeye başlamış, gizliden gizliye koleksiyonerlik rekabeti başlamıştı. İsabella, dönemindeki tüm New York koleksiyoncularının fersah fersah önündeydi, ancak Andrew Mellon, John D. Rockefeller, Henry Clay Frick ve özellikle J.P. Morgan gibi büyük isimler de -çok daha büyük servetleriyle- klasik başyapıtlar için kırasıya rekabet ediyor, yüksek riskli eski sanat piyasasına hızla katılıyorlardı. Bir anlamda Amerika’nın, yani Yeni Dünya’nın geleceği Eski Dünya’nın geçmişiyle dolduruluyordu.

 

Isabella’nın nesnelerle süregelen aşkı, zamanının ve hayal gücünün büyük bir bölümünü alıyordu.

 

Gezilerden Boston’a döndükleri zamanlarda ise hem kışlık hem de yazlık olarak kullandıkları evlerini adeta bir tür laboratuvar gibi dönüştürmeye başlamıştı; burada bir ruh hali, bir duygu, bir anı yaratmak için sürekli sahneler, duvarlarda tablo düzenlemeleri ve doku, renk kombinasyonları oluşturuyordu. Topladıklarının bir kısmını küçük küçük sergilemeye başlıyor, evinde müzikli davetler veriyor, iddialı kıyafetleriyle Boston elit sosyetesinin içinde salınıyor ve adeta toplum normlarına meydan okuyordu. Doğrusu çoğu eylemi kendi dönemi için kolay anlaşılabilecek şeyler değildi. Hala erkek egemen olan sanat dünyasında bir ciddiye alınma mücadelesi verdiği de aşikardı. Ama Isabella’yı bütün bunlar yıldırmıyordu; çağdaş bir koleksiyon araştırmacısı aşamasında kendi yarattığı evreni bir araya getirmek ona yeterince zevk ve itici güç sağlıyordu.

 

Isabella sık sık ve uzun süreler boyunca bir resmin önünde durup bakar, sonra daha da uzun bakardı, hatta bazen bir tablo dizlerinin titremesine bile neden olabiliyordu. Bu derin tutkusu arkasından dolanan tüm bu fısıltılara kulak asmadan yola devam etmesi için onu ateşlemeye yetiyordu. Gün geçtikçe büyüyen koleksiyonunun her bir parçasını, yaldızlı kenarları olan büyük, siyah deri bir deftere kaydediyor, ilk sayfasına kıvrımlı el yazısıyla tam adını ve tarihi yazıyordu.  Sanatçılarla, danışmanlarla ve entellektüel çevreyle yaptığı bütün yazışmaları da titiz bir arşivci gibi özenle saklıyordu. Kimi zaman eser almak konusunda ciddi kaprisler yapmasına rağmen eşi Jack Gardner karısının bu isteklerini daima büyük bir olgunlukla karşılıyor ve ona hemen her konuda sonsuz destek veriyordu. Böyle uzun bir sürecin sonunda, adım adım, İsabella ve eşi John sürekli büyüyen koleksiyonlarını nasıl saklayacakları ve sergileyecekleri, nasıl bir şeye dönüştürecekleri konusunda farklı bir şeyler yapılması gerektiğinin farkına varmaya başladılar.

 

Böylece İsabella’nın, içinde türlü farklı objenin yer alacağı bir müze hayali giderek ufukta belirmeye başladı. İsabella’nın hayalleri ve vizyonu çok genişti ve koleksiyonculuktan müze yapımcılığına geçiş yapmak onun statüsünü ve kültürel otoritesini ayrıca artıracak bir faktördü. Yüzyılın başındaki sanayiciler, demiryolu patronları ve bankacılar giderek daha da çılgınlaşan sanat piyasasına muazzam servetlerini akıtmaya başlamışlardı, ve hatta kimi zenginler koleksiyonları olduğu gibi satın alıyorlardı. Ancak Isabella bambaşka bir hayale sahipti. O, koleksiyonunu öncelikle halkın görebileceği şekilde sergilemek istiyor ve bunun için sıfırdan yeni bir yapı tasarlayıp inşa etmeyi hedefliyordu. Isabella kendi davranışları ve görünüşü yüzünden toplumdan ayrışan bir karakter olsa da içinde yaşadığı toplumun iyi bir gözlemcisiydi. Amerikan İç savaşı sonrasındaki yıllarda 1870’te New York’ta, 1874’te Philadelphia’da ve 1876’da Boston’da kapsamlı sanat müzeleri açılmış olsa da Amerikalıların bir anda çok sayıda sanat eserini görme şansı halen çok azdı. Ancak tüm bu fikir maratonun ortasında, 1898 yılında sevgili eşi John’u aniden kaybetmek, Isabella’nın zaten oldukça kırılgan olan duygusal iç dünyasını tekrar sarstı. Ve bu noktadan sonra müze fikri İsabella için tam olarak somut bir projeye dönüştü.

 

Kaybının ardından yalnızlık duygusuyla baş edebilmek için yoğun bir mücadele veren İsabella, kendini müze projesine tamamen adadı ve vakit kaybetmeden müzenin mimari çalışması için dönemin önemli mimarlarından W. T. Sears ile çalışmaya başladı. Kısa bir süre içinde bu proje, ünlü mimarın eserinden ziyade dikbaşlı ve kararlı İsabella’nın doğrudan müdahil olduğu, hatta birçok kararı bizzat kendisinin verdiği bir sürece dönüştü. Isabella’nın çok net bir ilham kaynağı vardı. Müzenin mimari olarak 15. yüzyıl Venedik saraylarını örnek almasını arzuluyordu ve bunun içinde aklındaki yegane örnek Palazzo Barbaro idi. Bu saray, İsabella’nın geçmişte defalarca gitmekten büyük keyif aldığı, özellikle 19. yüzyılda Amerikalı sanat çevrelerinin, yazarların ve koleksiyoncuların bir araya geldiği yarı özel bir sanat salonu idi. İç mekânlarında Rönesans tabloları, heykeller ve tüm dekoratif sanatların doğal bir yaşam alanı içinde sergilendiği bu salon, müze değil de yaşayan bir sanat ortamı hissi veriyordu. Benzer bir kurguyu Boston topraklarında gerçekleştirmek ise oldukça meşakkatli bir inşaat sürecini zorunlu kılmıştı ama kimsenin bir noktadan sonra İsabella’yı durdurması veya bu hayalinden vazgeçirmesi mümkün değildi. 1898 ile 1903 yılları arasındaki yapım sürecinde yaşanan tüm lojistik, maliyet, özel mühendislik çözümleri ve montaj zorluklarına rağmen, İtalya’dan ustalar, zanaatkârlar ve antik yapı elemanları da projeye dahil edilmişti. İsabella’nın sürekli değişen ve detaycı talepleri, revizyonlara ve gecikmelere neden olsa da sonuçta bina teknik olarak çok zorlu ama sanatsal açıdan son derece özgün bir kişisel vizyon projesi olarak tamamlandı. Üstelik gerçekten de -sanat tarihçilerinin bugün ‘Yaldızlı Çağ’ (Gilded Age; parlak görünen ama içten sorunlu dönem) olarak andıkları böyle bir dönemde- maddi gücü ve sanatsal vizyonu çok geniş olan orta yaşlı ve yalnız bir kadın bu çapta bir işin üstesinden başarıyla gelebilmişti.

 

Isabella, Palazzo Barbaro örneğinde sanatın kronolojik veya akademik sınıflandırma yerine estetik ve duygusal bir deneyim olarak sunulabileceğini görmüş ve bu tecrübeden çok etkilenmişti. Kendi müzesini de ortada büyük açık avlusu, bu avluyu çevreleyen galerileri, saray hissi veren balkon ve sütunları ile tasarladı. Koleksiyonunda bulunan eserleri ise bir sanat tarihi anlatısından çok, duygusal ve görsel uyum yaratacak şekilde son derece özgür ve öznel bir tavırla yerleştirmişti. Aynı odada Rönesans, Barok ve Doğu sanatlarından eserler bir arada olabiliyor, mobilya, tekstil, heykel ve resim yan yana ve karmaşık bir düzende çok sesli bir görsel koro oluşturuyordu. Gardner eserleri estetik ilişkiler, renk uyumu, atmosfer ve hikâye üzerinden yerleştirmeyi tercih ediyordu ve çevresindekilerin hayret dolu yorumlarına hiç kulak asmadan yoluna devam ediyordu. Bütün bu özellikleriyle bir müzeden ziyade bir koleksiyonerin evi, bir tür ‘merak kabinesi’ veya ‘wunderkammer’ e yakın olan bu gizemli yapı, nihayet 1903’de ihtişamlı bir açılış yaptı. Boston’lu ziyaretçiler akın akın müzeyi ziyarete gelmeye başladıklarında büyülenmiş, bambaşka bir yere ve zamana adeta ışınlanmışlardı; bu da İsabella’nın amacına ulaştığının çok net bir göstergesiydi.

 

Isabella’nın kendi estetik sezgilerine kulak vererek yerleştirdiği eserler arasında dev yapıtlar vardı; Titian‘ın The Rape of Europa’sı, Rembrandt ‘ın The Storm on the Sea of Galilee’si, Vermeer’in en ünlü ve önemli tablosu The Concert, Botticelli’nin The Story of Lucretia’sı ve John Singer Sargent – El Jaleo’ su müzede yerlerini almıştı.  (ki bunların bir kısmı 1990 yılında, bugün halen FBI’ın çözemediği tarihin en büyük sanat soygunlarından birinde çalınmış ve halen bulunamamıştır)

 

Eski ustaların eserlerini topladığı kadar modern sanat eseri toplamasa da, İsabella çağdaş sanat akımlarının birçok yönüne her zaman aşina kaldı. Okullar ve stiller arasında ayrım yapmadan, görebildiği tüm sanat eserlerini görmeye çalışıyordu. Degas ve Manet gibi erken dönem empresyonist sanatçıların önemli portrelerini de satın almıştı.

 

Yıllar sonra müzenin en üst katlarına taşınan ve ölümüne kadar burada yaşayan Isabella, büyük orta avludaki bitkilerle dolu bahçede saatlerce oturmayı çok seviyor, müzeye gelen ziyaretçileri bizzat gözlemleme fırsatı buluyordu. Burada yaşıyor olması kimi zorlukları da beraberinde getirmişti. Nitekim zaman zaman o kadar kontrolcü ve titiz davranabiliyordu ki, müzeyi gezen ziyaretçileri uygunsuz davranışlar içerisinde görür ise, örneğin eserlere çok fazla yaklaşıp dokunmak isterlerse azarlıyor, gazetelerde kendisinden nahoş yorumlarla bahsedilmesine sebebiyet verebiliyordu.

 

Herşeye rağmen yıllar içinde kendi azmi, çalışkanlığı ve çabasıyla müzeyi büyülü bir sosyal mekana dönüştürmeyi başarmıştı; burası sanatçı buluşmaları, müzik konserleri, entelektüel sohbetlerin düzenli olarak yapıldığı ve yenilikçi fikirlerin ilk kez sunulma fırsatı bulduğu çok önemli bir kültürel sahne haline gelmişti.

 

Sanat koleksiyonculuğu Isabella için bir anlamda çok derin bir yasın içinden çıkan yeni bir kimlik, yıllar sonra oluşturduğu bu müze ise kalıcı anlam arayışının vücut bulmuş hali, hatta bilinçli bir miras projesi olmuştu. Isabella Stewart Gardner, bu müzede en başta kendini sergilemişti: zevkini, tutkularını, kederlerini, cesaretini, engin merakını, hatta ilişkilerini…Dönemine göre oldukça sağlıklı ve uzun bir yaşam süren Isabella, geçirdiği iki felç sonrasında 84 yaşında hayata veda etti. Ancak her detayı ince ince düşünen Isabella elbette vasiyetini de çoktan hazırlamış, müzenin sonsuza dek başta halkın eğitimi ve eğlencesi için varlığını sürdürmesi gerektiğini belirterek, bu sürdürebilirliği uzun bir müddet sağlayabilecek oranda cömert bir bağış da bırakmıştı.

 

Vasiyetin en önemli unsurlarından biri ise müzenin yerleşimini hiçbir şekilde değiştirilemez kılmasıydı. Dünya müzeciliği perspektifinden bakıldığında, Boston’daki Isabella Stewart Gardner müzesi yaklaşık 2500 eserlik bir sanat koleksiyonunun hiçbir küratöryel müdahale olmadan ve bireysel bir vizyonla adeta ‘dondurulmuş’ olarak sunulduğu nadir örneklerden biri olarak bugün de önemini yitirmeden koruyor. Sonraki yıllarda kimi ziyaretçiler Isabella’nın müzesinde yaptıklarının ardındaki nedenleri -örneğin odaların sıralanışını veya yaptığı düzenlemelerin önemini- neden yazılı olarak belirtmediğini veya sonraki nesillere aktarmadığını sık sık merak ettiler.

 

Bu ikonik kadın sanatı hayatın içine yerleştirmiş, yıkım ve kayıpla dolu bir hayatın bile ışık ve renkle yeniden parlayabileceğini gösteren ve zamana direnen bir estetik deneyim bırakmıştı. Müzede gördüklerimizin, duyduklarımızın ve hissettiklerimizin anlamını önce kendimizin keşfetmesini, güzelliği kendimiz için kovalamamızı ve bulduklarımızı özgürce yorumlamamızı arzu etmişti.

 

Isabella, sanatı sadece biriktiren değil, yaşayan ve yaşatan bir vizyonerdi.