“Woland’ın Aynası”
Mikhail Bulgakov’un kaleminden çıkan Usta ile Margarita, dönemin ideolojik baskısına karşı hem büyülü hem de felsefi bir başkaldırıdır. Roman, ilk kez ölümünden sonra, 1967’de yayımlanır. El yazmaları uzun süre gizli tutulmuştur; çünkü yazdıkları yalnızca edebi değil, politik olarak da tehlikelidir.
Yer 1930’lu yılların Sovyetler Birliği. Dinin yasaklandığı, Tanrı’ya olan inancın “gericilik” sayıldığı, sanatın sosyalist gerçekçilikle sınırlandırıldığı bir dönem.
Moskova’da hava ağır, gri ve kontrol altında.
İnançların değil ideolojilerin konuşulduğu, vicdanların değil emirlerin yürürlükte olduğu bu atmosferde, absürt olan gerçeğe dönüşür.
Ve Şeytan Moskova’ya gelir.
Tüm muhteşem hikâyeler böyle başlamaz mı zaten?
Ya bir ruh köklerinden kopar ve yolculuğa çıkar…
Ya da şehre bir yabancı gelir.
Fakat gel gör ki kimse onu fark etmez.
Çünkü gözle görülen kötülük, artık sıradanlaşmıştır. Büyüye, mucizeye, cehenneme yani şeytana gerek yoktur.
Bu şehirde yalan çoğalmış, adalet sessizleşmiş, sevgi ticarete dönüşmüştü çoktan. Şeytan’a yapacak bir kötülük kalmayınca o da sadece sahnesini kurdu ve gerisini insanlara bıraktı. Sonra geçti perdenin arkasına, insanların kendi karanlıklarını nasıl da sahnelediklerini izledi.
İşte tam burada akıllara şu soru düşer.
“Tanrı’nın yokluğunda, Şeytan nasıl var olur?”
Cevap şu olabilir; çünkü inanç ortadan kalktığında, kötülük kaybolmaz.
Jeffrey Burton Russell, Şeytan: Kötülüğün Tarihi adlı eserinde bunu şöyle açıklar, “kötülüğün varlığı, yalnızca teolojik bir iddia değil, insan deneyiminin içsel bir parçasıdır. Şeytan, Tanrı’dan çok insanı anlamaya çalışırken karşımıza çıkar.”
Bulgakov’un Moskova’sında da durum bundan farklı değildir. Tanrı yok sayılmıştır, ama insanlar hâlâ cezaya, korkuya ve adalete ihtiyaç duyar. İşte bu ihtiyaç, tanrının yokluğunda şeytanın davetiyesidir.
İşte Woland bu çağrıya cevap verir. Ne bir vaizdir ne de bir cellat. İnsanların bastırdığı arzuları, korkuları ve ahlaki ikiyüzlülüklerini ortaya dökmek için sahnesini hazırlar. Varieté Tiyatrosu’ndaki gösterisi bunun en çarpıcı örneğidir.
Bu büyülü gösteride seyircilere giysiler, mücevherler, para dağıtır. Seyirciler açgözlülüklerini saklamaya gerek bile duymadan dağıtılanları kapışır. Fakat gösteri bittiğinde; insanlar bir anda kendilerini utanç verici bir halde, rezil durumda bulurlar. Dağıtılan tüm paralar buhar olmuş, mücevherler erimiştir. Giysiler yok olup gitmiştir. Geriye yalnızca aldanmış yüzler, açgözlülüğün çıplak gerçeği ve insanların içindeki karanlık kalmıştır.
Bulgakov’un Moskova’sında, insanlar Tanrı’yı reddetmiş, ama onun yerine gerçek bir vicdan sistemi koyamamışlardır. Tanrı susturulunca; içlerindeki hırs ve açgözlülük ortaya çıkmıştı. Toplumun saygın bireyleri gibi davranmaya devam eden ama rüşvet alan, yalakalık yapan, sanatı aşağılayan, sevgi yerine korkuya sığınan insanların karşısına çıkan Woland şöyle demişti; “Peki madem Tanrı yok, o zaman kim cezalandıracak sizi? Hiç kimse mi?”
Bulgakov’un dünyasında her kötülük mutlak bir karşılık bulmaz. Cezalar fiziksel değildir; daha çok ahlaki ve varoluşsal bir düşüştür. Bu yüzden Woland, doğrudan cezalandırmak yerine, insanların kendilerini ifşa etmelerine olanak tanır. O, şeytan olmasına rağmen bir denge kurucudur. Aklı karıştırır, düzeni bozar, maskeleri indirir. Sovyetler’in Tanrı’sız toplumunda, insanlar inanmadıkları bir varlık tarafından alt edilir. İşte Bulgakov’un asıl dehası budur.
Tanrısız bir dünyada şeytan, cehennemdeki tahtında oturup günahkârların yanmasını izlemez; elinde, karanlığın yansımasını gösteren aynayla gelir. Woland da sahnesini kurmuş ve geriye çekilip, insanların doğasında var olan karanlığın, Tanrı’nın yokluğunda nasıl görünür hâle geldiğini izlemiştir.