Hicaz Makamı
Öykü

Hicaz Makamı

Beyhan Tümer

Annem bardağı tezgâha bıraktı. Su sıçramadı ama ben yerimden sıçradım. Çünkü onun öfkesi bardaktan taşan su gibi. Bardağı bıraktı, birkaç saniye bekledi. Sırtım ona dönük ama bakışını hissediyorum. Bu bekleyiş, hemen yıka, yerine kaldır onu, demek.

 

__Doldurayım mı bir bardak daha?

__İstemez.

__Tamam yıkıyorum şimdi bardağı.

 

Bardağın tezgâhta çınlayan sesi annemin sessiz depresyonu, evimizin küçük mutfağı da onun sahnesi. Babamdan sonra sahnede iyice devleşti annem. Onun bu küçük alana sığdırmaya çalıştığı hiddetli varlığı bana fazla geliyor. Çok konuşmuyor artık. Öfkeli bakışları, mırıl mırıl dudakları boyuna konuşuyor onun yerine gün boyu.

 

__Ne dedin duymadım.

__……

__ Anne bir şey mi oldu? Bardağı yıkayıp kaldırdım ya. İstediğin bir şey mi var?

__Ne isteyeceğim senden?

 

Başını yukarı kaldırıp sırtını dikleştirdi. Boğazını temizledi. Kararsız olduğu zamanlar yaptığı gibi alnını kaşıdı. Kızacak bir şey bulamadı. Kollarını önünde birleştirmesini beklerken, oturdu, ellerini dizinin üstünde birleştirdi. Öfkesinden yorulduğunu soluğunu yavaşça bırakmasından anladım. Vücudu bir orkestra gibi annemin. Çaldığı şarkı da hep hicaz makamı.

 

__Yorgun görünüyorsun, uzan istersen biraz.

__İşine bak sen.

 

Böyle biri değildi aslında. Sakin biriydi. Severdi beni. Eskiden. Gülebildiğimiz zamanlar. Ben küçükken. Küçüktüm ama güldüğümüzü hatırlayacak kadar da büyüktüm. Annem beni kucağına alır, yanağımdan öper, sımsıkı sarardı. Mutfak, o zamanlar da onun sahnesiydi ama marifetleriyle sahnedeydi, öfkesiyle değil. Şevkle, hevesle yaptığı yemekler, daha tadına bakmadan mis kokularıyla mest ederdi beni. Kurduğu şahane, özenli sofralar, evimizin ve annemin neşesinin en büyük kanıtıydı.

 

Uzun, göğe kadar uzanıyor sandığım ağaçların arasındayız. Önümüzde küçük berrak bir dere. Öyle bir akışı var ki şarkı söylüyor sanki. Okulda öğrendiğim şarkıları getiriyor aklıma. Gözümü kapatıyorum. Havayı içime çektikçe ciğerlerim genişliyor. Saçlarımı rüzgâra uzatıp onunla oyun oynuyorum. Başlıyorum öğrendiğim en sevdiğim şarkıyı söylemeye.

 

“Gelin çiçek dereeeliiim. Yollarına sereeeliiiim. Sevgi dolu türkülerle annemize vereeeliiim.”

 

Çaktırmadan annemle babamı izliyorum bir yandan da. Kaçak bakışımı fark edip gülümsüyor babam. Annem coşkuyla alkışlıyor beni. Dört parmağını dudağına kıstırıp ıslık çalıyor babam. Acıkıyoruz sonra. Annemin hazırladığı sepette, ne var ne yok hepsini yiyoruz. Sohbet edip gülüşerek ne ara bitirdiğimizi bile anlamıyoruz. Mutluluktan mest olmuşuz. Üçümüz de. Bu, ailemizin aklımdaki son mutlu anısı. Sonra birdenbire kendimizi karanlık bir kuyuya düşerken buluyoruz, ip kopuyor ve dibi görüyoruz. Acının bize neler yaptığının kanıtıyım ben.

 

“Sizi zor günler bekliyor, konuşabilmesi, yürüyebilmesi artık çok zor dedi doktor. Her şeye hazırlıklı olmalıymışız.”

 

Anneanneme söylerken duydum ilk. O zaman da mırıl mırıl konuşuyordu. Ben duymayayım istiyordu ki odadan odaya gidip geliyor, balkona çıkıyor, bir oturup bir kalkıyordu. Üzüntüsü telaşına karışmış, şaşkınlığı çaresizliğe dönüşmüştü. O konuşmadan sonra hep üzgün, hep telaşlı ve çaresizdi annem.

 

“Anne, babama ne oldu?” Bu soruyla daha da sessizleşir ve telaşlanırdı. Gözü dolardı. Bırakmıştım sormayı onu öyle görmemek için. O da öyle görünmekten yorulmuş olmalı ki çaresizliğiyle baş edebilmek için öfkesini büyüttü günden güne.

 

Babam beyin kanaması geçirmiş. Durup dururken. İşyerinde masasındayken. Yere yığılmış, bir anda olmuş her şey. Beyni nasıl kanar bir insanın anlayamamıştım. Sonrasında sormaktan vazgeçtiğim her soruyu, babamın ‘yok varlığını’ her gün göre göre, duya duya kendim cevaplamıştım. Annem, babamın karısı değil bakıcısıydı artık. Bu, her geçen gün onu daha da öfkeli birine dönüştürmüştü. Haklı mı haksız mı çözemediğim bu öfkeden en çok nasiplenen bendim. Sabretmeyi öğretti annemin öfkesi bana.

 

Bir sabah babamı görmek istedim. Pencereden yansıyan güneş, içimi umutla doldurmuş, babamın iyileşeceğine inandırmıştı beni bir an. Eski biz olabilme umuduyla kalkıp odasına   girdim. Babamın bakışlarından önce, ağır, babama hiç yakıştıramadığım bir koku karşıladı beni. Bok kokusuydu bu. Gözüm pencereye takıldı birden. Kapalıydı. Bu, annemin pes etmişliğinin ispatıydı. Odayı bile havalandırmıyordu artık annem. Kusmamak için burnumu kapattım istemsizce. Pişman olup hemen indirdim elimi, babamı utandırmamak için. Yatağın içinde belli belirsiz bir siluetti babam. Benim farkımda bile değildi ki utansın. Ben onun yerine de utandım. Yatağın yanındaki komodinin üstünde dizili ilaçlar. Bu kadar ilaç varken nasıl kanıyordu hala beyni babamın? Yarım bırakılmış çorba kasesi, kasenin içine bırakılmış kaşık. Babam bu çorbayı sevmez ki. Israr etmemiş annem belli. Islak mendil, peçete kutuları,  su şişesi. Küçük sehpadan taşan dağınıklıktan öte mecburi bir boşvermişlik.

 

Babamın bakışlarıyla karşılaşmamak için tam çıkmaya niyetlendiğimde bizi gördüm. Yatağın karşısındaki duvarda. Babamın tam karşısında. Üçümüz. Ben, babam, annem. Dün gibi hatırlıyordum o günü. 23 Nisan sabahıydı. Törende şiir okuyacaktım. Heyecandan uyuyamamıştım. Kırmızı tül eteğim, beyaz, bebe yaka gömleğim, beyaz rugan ayakkabılarım, dantelli çoraplarım yatağımın yanındaydı. Kahvaltı sofrasında son bir prova yapıp şiirimi okudum babama. Annem saçlarımı iki yandan kiraz tokalarımla topladı. Hazırdım. Tören alanına gitmeden babam bizi fotoğrafçıya götürdü. Ben, annemle babamın arasında duruyordum, mutluluktan uçuyordum, ayaklarım yere basmıyordu sanki. Fotoğrafçı Ahmet Amca, saçımı okşamış, ‘Aferin güzel kızıma’ deyip çikolata vermişti bana.

 

Ağlamamak için kapattığım gözlerimi tekrar açtığımda babamın donuk, ifadesiz, boş bakışlarıyla titredim. Fotoğraftaki adamla yatakta yatan adam aynı kişi miydi? Annem öfkesinde haklıydı belki de. Arkamı dönüp çıktım. Babamı bir daha görmek istemedim.

 

Yıllar geçiyor, dünya dönüyor, döndükçe acıyı donduruyor, annem yaşlanıyor, babam ölüyor, ben büyüyordum. Babamın ‘yok’ varlığıyla baş etmeyi öğrenerek büyüdüm. Lise sondaydım. Bir gün okuldan dönerken evin önünde bir kalabalık karşıladı beni. Beklediğim, geldiğinde ne yaparım diye düşündüğüm sondu bu. Anladım hemen. Evde yıllarca bir hastayla yaşasa da ölüm karşısında sarsılıyor, alışamıyor insan. Gözlerim doldu ilk. Kapıya varana kadar hıçkırıyordum artık. Korkuyordum. Donuk bakışlarına alışamadığım babamın, ölüsünden korkuyordum. Acıyan bakışlar kalbimi açıp içine bir taş koydu sanki. O taşların ağırlığından kurtulabilmek için annemi aradı gözlerim. Ağlayarak sarıldım ona. Annem taş kesilmişti. Ağlamıyordu. Gözünün içine bakıyordum. Bana sarılsın birlikte ağlayalım, kanatlarının altına sığınayım istiyordum. Bir kuş yavrusu gibi çırpınan bakışlarımı fark etmedi. Kalabalığa karıştı sonra, cenaze sahibi değil de organizatör gibi yapılacakları sıraladı. Babamı toprağa verip döndük eve.

 

Cenazedeki organizatör tavrıyla, dinmeyen öfkesini birleştirerek, babamın üstüne atılan toprakla beni de bu eve gömdü annem. Yıllarca yatalak kocasına bakmanın acısını anlamaya, öfkesini aklamaya çalıştım içimde. Ama babamdan kalan boşluğu benimle doldurmaya yanaşmayan annem, ondan çalınan hayatın bedelini bana ödetti. Beni görmeyerek, duymayarak ve sevmeyerek. ‘Benim ne suçum var?’ diye sora sora büyümüştüm zaten. Ben de babasız kalmıştım. Daha çocukken azalmıştım. Anneme ihtiyacım vardı. Beni şefkatiyle çoğaltmasına, sevgisiyle sarmasına, ilgisiyle babasızlığımı sağaltmasına ihtiyacım vardı. Yine de kıyamadım ona. Bu yaşımda yalnızsam ve hala annemle yaşlanıyorsam, eski annemin hatırına. Varlığım, annemin dağılan hayatını toparlaması için bir sebep olamadı hiç. Bugün bu yaşımda hala annemin tezgaha bıraktığı bardakla irkiliyorsam, sebebi, babamın ölerek, annemin dağılarak, içimde kırdıklarıydı.