Emre Battal’la “Zırhını Hurdacıya Veren Prens” kitabı üzerine söyleşi
SONSUZLUK UZAR BENİ SEVERSEN
- 17 Eylül 2026
Emre Battal’la “Zırhını Hurdacıya Veren Prens” kitabı üzerine söyleşi
A.A. “Zırhını Hurdacıya Veren Prens” adı bir o kadar muzip ama bir o kadar da anlamlı. Bu adı nasıl seçtin? Kim bu prens, içimizden biri mi?
E.B. Evet, prens kesinlikle içimizden biri. Hatta biraz ben, biraz babalarımız, biraz arkadaşlarımız, biraz da sokakta “güçlü görünmek” zorunda bırakılmış bütün erkekler. “Prens” kelimesini özellikle seçtim çünkü masallarda prens genellikle kurtarıcıdır; güçlüdür, atına biner, prensesi kurtarır, ejderhayla savaşır. Ama ben bu kitapta şunu ters yüz etmek istedim, belki de kurtarılması gereken kişi prensin kendisidir.
“Zırh” benim için erkekliğin üzerine giydirilen görünmez yükleri temsil ediyor: ağlama, korkma, yorulma, hep bil, hep öde, hep dik dur, hep güçlü görün. Kitapta da bu zırhın “El âlem ne der?” alaşımından yapılmış olması boşuna değil. Çünkü erkekliği çoğu zaman içimizden değil, dışarıdan gelen bakışlarla taşıyoruz. “Hurdacıya vermek” ise çok bilinçli bir tercih. Zırhı parlatmıyoruz, müzeye kaldırmıyoruz, kutsamıyoruz; hurdacıya veriyoruz. Yani artık işe yaramayan, hatta zarar veren bir erkeklik biçimini geri dönüşüme gönderiyoruz. Feminist literatürde buna hegemonik erkekliğin çözülmesi diyebiliriz. R. W. Connell’ın tarif ettiği hegemonik erkeklik; erkeği güçlü, kontrolcü, duygusuz, rekabetçi ve üstün konuma yerleştirir. Benim prensim bu kalıba sığmaya çalışırken aslında eziliyor. Erkeklik yalnızca bireysel bir karakter meselesi değil; kapitalist, patriyarka düzenin erkeklere biçtiği bir rol. “Evin direği ol”, “para kazan”, “aileyi sen taşı”, “zayıflık gösterme” deniyor. Bu da erkekleri hem başkaları üzerinde tahakküm kurmaya hem de kendi duygularını bastırmaya zorluyor.
A.A. Çocukken okuduğun çizgi romanların kitabın kapağında ve içeriğinde izleri var mı?
E.B. Kesinlikle var. Çizgi romanların abartılı dili, patlayan yazıları, karakterlerin mimikleri, ani dönüşümler, kahramanlık klişeleri bu kitabın damarında var. Ben çocukken çizgi romanlarda kahramanların hep çok güçlü, çok kararlı, çok yenilmez olduğunu görürdüm. Ama büyüyünce fark ettim ki gerçek hayatta kimse o kadar yenilmez değil. Erkekler de değil. Kitapta bu yüzden çizgi roman estetiğini biraz ters yüz ettim. Büyük laflar, kahramanlık pozları, zırhlar, ejderhalar var ama bunların hepsi gündelik hayatın çok sıradan meselelerine bağlanıyor: bulaşık makinesi boşaltmak, hesap ödemek, “bilmiyorum” diyebilmek, ağlayabilmek. Çizgi roman dili bana mizah alanı açtı. Çünkü erkeklik gibi ağır bir konuyu çocuklara ve yetişkinlere anlatırken öğüt vermek istemedim. Mizah, savunmayı düşürüyor. İnsan gülünce bazen kendine daha dürüst bakabiliyor.
Feminist çocuk edebiyatı açısından da bu önemli. Çünkü çocuklara “erkeklik kötüdür” gibi düz bir mesaj vermek yerine, “erkeklik diye öğretilen bazı roller can yakıcı olabilir” demek istedim.
A.A. Peki senin zırhlarını hurdacıya verme hikâyen nasıl başladı?
E.B. Benim hikâyem de bir anda başlamadı. Zırhlar bir günde giyilmiyor, bir günde çıkmıyor. Çocukluktan itibaren erkek çocuğuna çok erken yaşta bir senaryo veriliyor: ağlama, nazlanma, korkma, yenilme, geri durma. İlk zırh parçası belki de “erkek adam ağlamaz” cümlesiyle takılıyor. Ben de kendi hayatımda şunu fark ettim: Bazen güçlü görünmeye çalışırken aslında ilişki kurma kapasitemi kaybediyorum. Dinlemiyorum, hemen çözüm öneriyorum, duyguyu geçiştiriyorum, “ben hallederim” diyorum. Hâlbuki bazen mesele halletmek değil, yanında durmak. Zırhı hurdacıya verme süreci benim için önce bunu fark etmekle başladı: Erkeklik adına öğrendiğim bazı şeyler beni özgürleştirmiyor, tam tersine daraltıyor.
Erkeklik çalışmaları burada çok şey öğretiyor. Michael Kimmel’ın da vurguladığı gibi erkeklik çoğu zaman başka erkeklerin bakışı altında ispatlanıyor. Yani erkek, sadece kadınlara karşı değil, diğer erkeklere karşı da sürekli “erkekliğini kanıtlamak” zorunda kalıyor. Özgürleşme sadece kadınların patriyarkadan kurtulmasıyla değil, erkeklerin de patriyarkadan gelen sahte ayrıcalıklarla ve gerçeklerle yüzleşmesiyle mümkün.
A.A. Kitapta insanın toplumdaki rollerini gösteren “Yahu yazar da beni anlatmış” dedirten yerler var. Yazar, empati gücünü gözlemlerinden mi yoksa yaşantısından mı alıyor?
E.B. İkisinden de alıyor. Gözlem olmadan yazı kuru kalır, yaşantı olmadan da sahici olmaz. Ben bu kitabı yazarken sadece dışarıdaki erkeklere bakmadım; kendime de baktım. “Ben “Nerede güçlü görünmek için duygumu sakladım?”, “Nerede bakım emeğini kadınların doğal görevi gibi gördüm?”, “Nerede kurtarıcı rolüne soyundum?” diye düşündüm. Kitaptaki prens bu yüzden tek bir kişi değil; kolektif bir karakter. Plaza çalışanı da olabilir, baba da olabilir, sevgili de olabilir, solcu bir erkek de olabilir. Çünkü baba olmak, feminist olmak ya da iyi niyetli olmak bizi otomatik olarak patriyarkanın dışına çıkarmaz. Feminist literatürde buna erkek ayrıcalığının farkına varmak diyebiliriz. Erkekler çoğu zaman “ben kötü biri değilim” diyerek meseleyi kişisel ahlaka indirger. Oysa mesele sadece iyi ya da kötü erkek olmak değil; hangi toplumsal konumdan konuştuğunu fark etmektir.
A.A. Kitapta “Duygularını Göstermekten Korkmayan Şövalyeler Kulübü” var. Bu kulübe üye olmanın ilk şartı ne? Kapıdaki koruma bize “Hop! Zırhını çıkarmadan içeri giremezsin” mi diyor, yoksa içeri yalnızca farkındalık cinini görebilenler mi giriyor?
E.B. Kulübe giriş şartı çok basit: Egonu kapıda bırakmak.
Aslında kitapta da kulübe giriş şartı şöyle özetleniyor: “Kapıdaki paspasa egonuzu ve erkeklik gururunuzu bırakmanız rica olunur.” Çünkü erkeklik çoğu zaman kırılgan bir gurur üzerine kuruluyor. “Ben bilirim”, “ben hallederim”, “ben ağlamam”, “ben özür dilemem”, “benim otoritem sarsılmaz.” Kulübe girmek için önce bu cümlelerin gevşemesi gerekiyor. Bu kulüpte kahramanlık ölçüsü değişiyor. Eskiden kahramanlık savaşmak, kazanmak, korumak, hükmetmekti. Burada kahramanlık; dinlemek, ağlamak, özür dilemek, yardım istemek, bakım vermek, eşit ilişki kurmak. Feminist literatürde bu, erkekliğin yeniden inşası ile ilgili. Amaç, erkeklerin patriyarka ayrıcalıklarından vazgeçerek eşitlikçi, bakım veren, duygu kurabilen özneler haline gelmesi.
A.A. Okur, Farkındalık Cinini Prensten daha çok benimseyebilir. Bu yeşil cini toplumun insanlara yüklediği rolleri görünür kılmak için mi yazdın?
Evet, Farkındalık Cini tam olarak bunun için var. Cin, prensin iç sesi gibi çalışıyor ama klasik vicdan sesi değil. Çok kibar, çok bilge, çok steril bir figür değil. Biraz kaba, biraz komik, biraz mahalleden biri gibi. Çünkü farkındalık her zaman zarif bir aydınlanma anı gibi gelmiyor. Bazen insanın içinden “Yeter artık!” diye patlıyor.
Farkındalık Cini, toplumsal rollerin doğalmış gibi görünmesini bozuyor. “Erkekler öder”, “erkekler ağlamaz”, “erkek her şeyi bilir”, “baba sert olur”, “erkek ev işi yaparsa eksilir” gibi cümlelerin aslında toplumsal olarak üretildiğini gösteriyor. Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet fikri burada çok anlamlı. Yani erkeklik doğuştan gelen sabit bir öz değil; tekrar tekrar oynanan, öğretilen, onaylanan bir performans. Cin de bu performansın ortasına girip “Bir dakika, bu rol sana mı ait, yoksa sana mı giydirildi?” diye soruyor. Çocuk okur için Cin eğlenceli bir karakter. Yetişkin okur için ise rahatsız edici bir ayna.
A.A. Senin de Farkındalık Cinin var mı? Varsa hangi anlarında ortaya çıkıyor?
E.B. Var tabii. Bazen çok geç geliyor, bazen de tam zamanında enseme vuruyor. En çok şu anlarda ortaya çıkıyor: Bir konuda hemen açıklama yapmaya kalktığımda, bir kadının sözünü kesme eğilimi gösterdiğimde, “ben hallederim” diyerek karşımdakinin öznesini küçülttüğümde, duygumu söylemek yerine içime attığımda. Bazen de yorgun olduğumu kabul edemediğimde ortaya çıkıyor. Çünkü erkeklere yorgunluk bile yakıştırılmıyor. Oysa “yoruldum” diyebilmek de politik bir cümle bence.
Benim için Farkındalık Cini sadece özel hayatta değil, politik alanda da ortaya çıkıyor. Mesela bir toplantıda erkekler daha çok konuşuyor mu? Kadınların emeği görünmez mi kalıyor? Bakım emeği yine kadınlara mı yükleniyor? Bunları fark etmek gerekiyor. Farkında olmak, sadece doğru cümleler kurmak değil; gündelik pratikte kendi konforundan vazgeçebilmek. Cin de bana bunu hatırlatıyor.
A.A. Diyelim ki bir sabah uyandık ve bugüne kadar bizi koruduğunu sandığımız zırhlarımızı yoldan geçen hurdacıya verdik. Günün sonunda nasıl bir insan olurduk?
E.B. Muhtemelen önce biraz korkmuş olurduk. Çünkü zırh ağırdır ama tanıdıktır. İnsan bazen kendini ezen şeyi bile güvenlik sanabilir. Ama günün sonunda daha hafif olurduk. Daha çok nefes alırdık. Kitapta prensin ilk gerçek nefesini alması benim için çok önemli bir sahne. Çünkü zırh çıkınca sadece duygular değil, beden de rahatlıyor. Daha iyi dinleyen biri olurduk. Daha az bağıran, daha az ispat peşinde koşan, daha az “ben bilirim” diyen biri. Sevdiklerimizi “korunacak varlıklar” olarak değil, eşit özneler olarak görürdük. Bu çok önemli. Çünkü patriyarka yapı bazen sevgiyi bile tahakküm diliyle kuruyor: “Ben seni korurum”, “ben senin için çalışırım”, “ben senin yerine düşünürüm.” Hâlbuki eşit ilişkide korumaktan çok birlikte yürümek vardır.
Sosyal yeniden üretim tartışmalarının hatırlattığı gibi, hayat sadece ücretli emekle dönmüyor. Ev içi emek, bakım emeği, duygusal emek de hayatın merkezinde. Zırhı çıkaran erkek, bu emeği “yardım” diye değil, ortak sorumluluk diye görmeye başlar. Günün sonunda daha az “erkek gibi” ama daha çok insan gibi olurduk.
A.A. Kitabı bitirip kapağını kapatan yetişkin ve çocuk okurlarında en çok hangi duygu uyansın istersin?
E.B. Çocuklarda şunu uyandırmasını isterim: “Ben duygularımı gösterebilirim. Ağlamak ayıp değil. Korkmak kötü değil. Yardım istemek zayıflık değil.” Erkek çocuklarda özellikle “güçlü olmak zorunda değilim” duygusu kalsın isterim. Kız çocuklarda da “beni kurtaracak bir prens beklemek zorunda değilim” duygusu kalsın isterim.
Yetişkin okurda ise biraz gülme, biraz utanma, biraz rahatlama ve biraz da yüzleşme uyansın isterim. Bu kitabın kapağını kapatan bir baba belki çocuğuna daha rahat “seni seviyorum” desin. Bir erkek belki partnerine “ben bunu bilmiyorum, beraber düşünelim” diyebilsin. Bir çocuk belki ağlayan bir arkadaşına “erkekler ağlamaz” demek yerine yanında dursun. Feminist çocuk edebiyatının gücü burada: Sadece çocuğa mesaj vermez, yetişkinin dilini de dönüştürür.
A.A. Son olarak bu kitap özelinde okurlarınla paylaştığın ortak bir duygun var mı?
E.B. Evet, ortak duygumuz bence hafifleme arzusu. Hepimiz bir şekilde toplumsal roller taşıyoruz. Kadınlar başka türlü yükler taşıyor, erkekler başka türlü. Ama toplum hepimizi belirli kalıplara sıkıştırıyor. Bu kitabın ortak duygusu, o kalıplardan çıkma isteği.
Benim okurla paylaşmak istediğim duygu şu: “Yalnız değilsin.” Zırhını çıkarmak isteyen, ama bundan korkan çok insan var. Ağlamak isteyen ama tutan, yoruldum demek isteyen ama diyemeyen, güçlü görünmekten bıkmış çok erkek var. Ama burada erkeklerin acısını merkeze alıp kadınların yaşadığı eşitsizliği görmezden gelmek istemem. Tam tersine, erkeklerin dönüşümü kadınlara bir lütuf değil.
Benim için mesele bireysel iyileşmenin ötesinde. Daha eşit, daha şefkatli, daha adil bir toplum istiyorsak; evde, sokakta, işte, ilişkilerde ve politikada erkekliğin iktidarla kurduğu bağı sorgulamamız gerekiyor.
Bu kitabı yazarken ortak duygum şuydu: Gerçek güç zırhın kalınlığında değil, kalbini açabilme cesaretinde.