Adlar ve Sanlar Ordusu
Deneme

Adlar ve Sanlar Ordusu

Barış Erdoğan

Yazdıklarımın örtüsünü kaldır.

Seni oraya sakladım.

Gökyüzü yıldızlarla doludur ama herkes yıldızını bilir.

Kimi adlar ve sanlar insanı şaşırtır. Fars mitolojisindeki “Neriman”ın beni yanılttığı gibi. Sanki “nerdüban”lardan (Farslar merdiveni böyle adlandırır.) ayağının ucuna basa basa inen hoş bir kadındır Neriman/ Nermin. Yahya Kemal de benzerini düşünüp işlemiştir Mahurdan Gazel’inde: “Nerdübanlar bûsiş-i nermîn-i dâmâniyle mest/ İndi bin işveyle bir kâşâne-i fağfûrdan” (Elbette Neriman ve Nermin adları arasında anlamsal bir bağ yok. Çünkü nermin yumuşak demektir ama ben Nermin’le Neriman’ı hiç ayırmadım ki birbirinden.)

 

Benim derdim adlar ise kaynağından bir bardak su içmeden yola koyulmam. Neriman sözcüğü Farsça kökenlidir; “yiğit”, “kahraman” ve “pehlivan” anlamlarına gelir. Bursalı Rahmî’nin “Her bergi yeşil kanlu birer hançere benzer/ Takup biline döndi Nerîmâna karanfül” beytindeki Neriman karşıma cesur ve pehlivan birisi gibi dikiliverince… Başıma musallat eden Firdevsi. Nerede? Elbette Şehname’de. Bursalı Rahmi’nin dilini temize çekip ben aktarayım: Karanfilin her bir “berk”i (yaprağı) yeşil kanlı bir hançere benzer. O hançeri beline takınca İranlı pehlivan Neriman’a döner.

 

Heyhat Zaloğlu Rüstem’in dedesi Neriman, Rahmi’yi gafil avlayamasan da beni yerle yeksan ettin. Demek cihan pehlivanı Sam’ın babası ve Zaloğlu Rüstem’in dedesisin ha?

 

İran şiirinden güç almasa da bazı çağrışımlarla bana divan şiirinin karanfilini koklatan Haşim’in karanfili acımızı katmerleştirir: “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre âlevdir bu karanfil,/ Rûhum acısından bunu bildi!” Ya Haşim’den güç alan Dıranas? Onun da diyecekleri vardır: “Seninçin dallardan süzülen ıtır,/ Seninçin karanfil, yasemin zambak…/ Bir kuş sesi gelir dudaklarından;/ Gözlerin, gönlümde açan nergisler.” Orhan Veli’nin alaylı karanfilini Haşim’e saygımdan buraya almayacağım. Biliyorum Edip Cansever’in karanfilini anmadan geçmek olmaz ama onun karanfili “yerçekimlidir”.

 

Bu satırların yazarının da Firuze’sine karanfilli bir göndermesi var ki Thomas More’un Ütopya’sına göndermedir: “üç sap beyaz karanfil düşürmüştü içime/ şimdi nerelerde kayıp bir ülkedir firuze”.

 

Seni bir ayrıntıda bulmuştum.

Alacakaranlığın taze kızı jaledir, şebnemdir, çiydir de ben “şebnem”de karar kılarım. Nasıl güzel bir addır tanrım şebnem? Taşlıcalı Yahya’yı bilmem ama Muhibbi’de mekân tutmuştu, Hayali’de eğlenmişti. Yoo, bizim Nurullah Arısoy’da: “Yeşiline gönül verdiğimiz çimen;/ Koklayıp koklayıp da sevdiğimiz/ Çiçeklerin her çeşidi,/ Sabahları şebnemlidir”. Jale’yi biraz daha yapmacık hareketleri olan, şımarık bir kadın olarak düşlerim. Sanki sinema dünyasında geziniyoruz; babasının korumasında. Eski bir Chevrolet arabada. Başroldeyim, yüz vermediğini sanıyor; ben şebnem’le şiirleşiyorum. İçimden sen aslında firuze’sin diye fısıldıyorum.

 

Şebnem’i Farisi topraklarında duyup da kim taşıdı dilinde, hiçbir bilgim yok. Üstelik şab-nam diye hecelenirken, törpülene törpülene, biraz da vernik… Onda bir tazelik var, dal gibi bir kızcağız. Bana geldiğinde yanağından dudağına inen ter damlacıklarını emmiştim birkaç kez. Jale demişti o servirevan, hayır şebnem demiştim. Çocuk kitapları yazarı Oğuz Özdeş’in de bir kitabının adıydı. Ali Nihat Tarlan, Fuzuli Divanı’nın Şerhi’nde, “İkd-ı şebnemdür gül-i ter üzre ya hod her taraf/ Katre katre terden ol ruhsar üze sular mıdur” beytine hoş bir yorum da getirir: “Taze gül üzerinde inci gibi dizilmiş çiğ tanesi midir, yoksa o yüz üzerinde ter damlaları mıdır?” Proust hayranı Hisar’ın hangi eserine uzansanız okuduğunuz sayfaya bir şebnem damlar. Fransızlar “rosee” adıyla karşılar. Çavuşoğlu hocam, Necati Bey Divanı’nı yorumlarken, gülşen’i (gül bahçesini), “Zemin yeşildir, ‘elvân çiçekler’ üstünde ve yeşillikte şebnem veya çiy dâneleri vardır, ‘mînâ’ rengindedir.” sözleriyle açımlar. Şunu da unutmadım: Sevgilinin inci gibi dişleri (dane-i şebnem) bir şebnem tanesini andırır. Ama ben gece gündüz dudağına damlayacak şebnemi emmek peşindeyim.

 

İçini kazabildiğin kadar yükselirsin.

Birkaç harflik bir ad içimde anafor. Kırpıp kırpıp yeni sözcükler yaratıyorum. Tersinden okunarak ah dediğim de oluyor. Sanki anlamsızlık “pia”nın yurdundan çok uzakta. Ben kendi adımdan bir “pia” yaratabilir miyim? Hayır, hayır!

 

Sözcük avcılığı kadar güç bir eylem yok. Ölü bir dilin diri sözcükleri o kadar “pia”dır ki… Latinlerin “pius”undan (anlamını merak edenlere: dindar, iyi kalpli, saygılı, sadık, görevine bağlı…) pia’ya varılmış. Attilâ İlhan’ın “Pakistan International Airlines” adlı kurum adının baş harfleriyle oluşturduğu söylenir ki bana inandırıcı gelmiyor. Ellerini avuçları arasında eritemediği bir kadından söz ediyor diyelim de bütün sular durulsun. Durgunluk sağlanamamışsa şiiri Lacan’a bırakıp yoktan var etmeye çalışan Attilâ İlhan’la ölüler diyarında bir diyaloğa girsin. 2000’li yıllarda bir dergi (Öküz) ciddi olarak “Pakistan International Airlines” sözcükleriyle bağlantılı olduğunu ileri sürmüştü de Attilâ İlhan’dan şamarı yemişti. “Private İnternet Access” sanal özel ağın kısaltması diyen de var ki beni şu noktaya getiriyor: Şairler yalancıdır, şiirleri gerçek: “ben bir şehre geldiğim vakit/ o başka bir şehre gitmese/ singapur yolunda demeseler/ bana bunu yapmasalar yorgunum/ üstelik parasızım pasaportsuzum/ ne olur sabaha karşı rıhtımda/ seslendiğini duysam pia’nın/ sırtında yoksul bir yağmurluk/ çocuk gözleri büyük büyük/ üşümüş ürpermiş soluk/ ellerini tutabilsem pia’nın/ ölsem eksiksiz ölürdüm”.

 

Sizi Bay Antipyrine’e de götürüp Tzara’dan şikâyeti olup olmadığını sormanızı isterdim. Ama vaktim yok.