Yaprak Döker Bir Yanımız

Yaprak Döker Bir Yanımız
Öykü

Yosun

Güneş doğmadan minibüs yola koyuldu. Kıvrıla kıvrıla dağa doğru gidiyordu. Yolun iki yanında koca çam ağaçları vardı. Hava soğuktu. Yosun, minibüsün camına kafasına dayamış dışarıyı izliyordu. Ördüğü saçın değdiği ensesini birkaç defa kaşırken aşağıdaki evlerin içinden kendi evini seçmeye çalıştı. Evinin hemen yanında minaresi olmayan camiyi aradı gözleri. Yıllar önce çıkan şiddetli bir fırtınada devrilen bir ağaç minareye zarar vermişti, bir gece vakti de ansızın yıkılıvermişti. Birkaç defa tamir edilse de tekrar yıkılmıştı. Zamanla adı Yamalak Minare kaldı. Yosun ne zaman evini tarif etse “Yamalak Minareyi geçince…” diye cümleye başlardı.

 

Yamalak Minare’yi görünce özlemle yanındaki beyaz boyalı eve baktı. Birazdan uyanacak olan bebeğinin “Anne!” diyerek ağlayacağını biliyordu. Süt dolu memeleri sızladı.  Camdan uzaklaştı. Buğulanan camı hırkasının ucuyla sildi. Kollarını bedenine doladı, minibüsün içini dolduran türküye içinden eşlik etmeye başladı.

 

“Öyle bir yerdeyim ki

Bir yanım mavi yosun dalgalanır sularda”

 

Minibüsün ani bir frenle durmasıyla Yosun’un kafasını cama vurması bir oldu. Canı çok acıdı. Örgüsünü açtı, saçını sağa sola savurdu.  Elinde kocaman bir sepetle, sadece gözleri dışarda kalacak şekilde kapalı bir kadının minibüse bindiğini gördü. Onunla içeriye soğuk bir hava doldu. Kadın kararsız bir şekilde etrafına bakındıktan sonra Yosun’un yanına oturuverdi. Çiğ süt kokusu alan Yosun istemsiz bir şekilde iki eli ile gür saçlarını okşuyor hem de kadını izliyordu.  Bir elini önündeki koltuğa atan kadın öylece ileriye bakıyordu. Tırnaklarındaki koyu kırmızı renge ellerindeki siyahlık eşlik ediyordu. Buradaki kadınların elleri zeytin hasadı başladı başlayalı hep böyleydi; siyah, çatlak, kuru. Annesinin de elleri hep kınalıydı, kınanın örtemediği yerlerinde çatlak, yıpranmış derisi görünürdü. Gece en geç o yatağa girer, sabah en erken o kalkardı. Yosun uyandığında sobanın yandığını, üzerindeki demlikte çayın demlendiğini görürdü. Beşikteki kardeşinin altı temiz, karnı tok olurdu. Etrafına gülücükler dağıtırdı. Kahvaltı masasına oturduğunda Yosun’un gözü babasının bir zamanlar oturduğu köşeye takılırdı. Babasının orada olduğunu hayal etmek ona iyi geliyordu. Çoğu zaman annesini üzmemek için babasının yokluğunu umursamıyormuş gibi yapardı. Sıcak olup olmamasına aldırmadan çayını içerdi.  O çayın kokusunu alır gibi derin bir nefes çekti.

 

Fatıma

Fatıma yanında oturan kadına gözünün ucu ile baktı. Yemyeşil bir çift göz gördü. Nasıl bir yeşil bu? İncir yaprağının tazecik hâli ya da asma yaprağının olgunlaşıp tadını bulduğu andaki gibi. Derin nefes alıp verdiğine göre kokumdan rahatsız oldu diye düşündü. İnekleri sağdıktan sonra üstünü değiştirmeye vakit bulamamıştı. Öğle yemeği için çantasına birkaç domates, peynir, bir parça bazlama koyuvermişti. Yukarıdaki köye zeytin toplamak için gidiyordu. Geceden o kadar dua etmişti belki yağmur yağar da evde kalırım diye. Kızları ile vakit geçirmeden ömrü akıp gidiyordu.

 

Köyde iş hiç bitmezdi. Zeytin bitti mi, künar ilaçlaması başlar sonra bahçe işleri. Hava ısındı mı da yaylaya göç etmek gerekirdi; hayvanıydı, peyniriydi, sütüydü uğraşır dururdu Fatıma. Bunlar yetmezmiş gibi her gece, erkek çocuk isteyen kocasının sıcak, terli bedeninin altında nefessiz kalırdı. Yine de sesini çıkarmazdı. Bir oğlu olacaktı, inanıyordu. Sırtını dikleştirdi, koltuğa iyice yerleşti. Yanında oturan kadının güzel saçından yayılan kokuyu içine çekti. Radyoda çalan türküye içinden eşlik etmeye başladı.

 

“Dostum dostum güzel dostum

Bu ne beter çizgidir bu

Bu ne çıldırtan denge

Yaprak döker bir yanımız

Bir yanımız bahar bahçe”

 

Yosun

Yosun yanındaki kadına baktı, nasıl da güçlü görünüyordu. Belki de çok mutludur, kendi işinde gücünde, doğanın göbeğinde yaşayıp gidiyor. Kokusu bile doğal. Onun yerinde olsam, dağ bayır gezsem… İyice küçülen evlere baktı, annesinin sabah söylediği geldi aklına; “Bir gün her şeyi unutacağım, seni, torunumu hatta kendimi.”  Annesine sarılıp “Hayır annem benim, doktorun söyledi ya her şeyi değil, bazı şeyleri unutacaksın zamanla. Hem herkeste var unutkanlık, sen de birazcık daha fazla, o kadar. Yaşadıkların sende travmaya sebep olmuş.” derken söylediklerine kendisinin ne kadar inandığını düşündü bir an, sonra da annesinin çökmüş yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdu.

 

Evden çıkarken annesinin yaşadığına şükretti. İki ay önce memleketinde meydana gelen depremde ailesinin bulunduğu bina çökmüş, annesi enkazdan yirmi üç saat sonra çıkarılmıştı. Hiç konuşmamıştı. Yosun sedyede taşınan annesinin elini tutup öpmüş, dualar etmiş sonra da kardeşi Mehmet’i sormuştu. Annesi kısa da olsa bir tepki vermiş, titremişti. Bir hafta boyunca bir daha tepki vermemiş, susup dünyasına çekilmişti. Doktor yaşadığı şoktan demişti.

 

Mehmet’in, eşi ve iki minik kızının cansız bedenleri günler sonra enkazdan çıkarıldı. Yosun onları teşhis etmekte zorlanmıştı. Sessizce başlarında durmuş, onları bulabildiği için dua etmişti. Yakınlarının cenazesini bile alamayan o kadar çok insan vardı ki…

 

Yıllar önce dünyadan göçüp giden babasının yanındaydı Mehmet artık. Yosun annesini cenaze törenine götürüp götürmeme konusunda kararsızken, hastaneye geldiğinde onu hazırlanmış, doktorla konuşurken görünce hem şaşırmış hem de sevinmişti. Yosun da artık yas tutabilir, bağıra bağıra ağlayabilirdi. Binanın kolonunu kesip yıkılmasına sebep olan dükkân sahibine kızabilirdi.  Hiçbirini yapamadı. Annesi, küreğin toprakla buluştuğu anda yeri göğü inletmişti. Doktorun yaptığı sakinleştirici iğnenin hiçbir faydası olmamıştı.

 

Yosun annesini alıp çalıştığı şehre getirmişti. Artık dört kişilik bir aile olmuşlardı. Yosun bebeğini hâlâ emzirdiği için mutluydu, herkesin dediği gibi güçlüydü, çok güçlüydü Yosun.

 

Fatıma

Fatıma uzaktan görünen zeytinliğe baktı. Birazdan arabadan inecek, zeytinliğe örtüler serilecek, sepetler dağıtılacak, “Hayde gari!” diyerek çalışmaya başlanacaktı. Eline eldiven taksa da elleri yağlanacak, üstü başı ıslanacak, yiyeceği hiçbir şeyin tadını alamayacaktı Fatıma.

 

Yanındaki kadının ütülü, güzel kıyafetlerine, lüle lüle parlak saçlarına göz ucuyla baktı. Belki bir oğlum olursa şehre taşınırız, ben de artık şu şalvarı giymem. Hem evim de var. Künar ve zeytin hasatlarını, günlük yevmiye paralarını, sütçünün verdiği her kuruşu biriktirip şehirde bir daire almışlardı. “Bir gün,” demişti kocası “bir gün taşınırız.” O gün hiç gelmemişti.

 

 Derin bir nefes aldı.

Şoförün “Haydi Fatma zeytinliğe geldik.” demesiyle kendine geldi. Fatma değil Fatıma! Babaannesinin ismi olan ‘Fatma’ya fazladan bir ‘ı’ harfi ekleyen nüfus memuru, Fatıma’nın babaannesinden alacağı çeyizinden de mahrum olmasına sebep olmuştu. Fatma değil Fatıma! Bari ismimi doğru söyleyin. Hemen toparlanıp, çantasını aldı. Hırkasının cebinden kırış kırış olmuş parayı şoföre uzatıp paranın üstünü bekledi. Avucuna girmesi ile yere düşen demir para yuvarlanıp arabadan düştü. Fatıma paranın arkasından bakakaldı.

 

Yosun

Yosun elinde çantasıyla salınarak zeytinliğe giren kadının arkasından bakarken tek bir şey geçti içinden; o zeytinlikte yürümek.

 

Araba yol almaya devam etti. Uzaktan çocuk sesleri gelmeye başladı. Sesler çoğaldıkça içindeki istek arttı. Araba okulun demir kapısında durdu. Okulda çalışan Mahmut gülümseyerek açtı kapıyı. “Günaydın müdürüm.”  Dili, üst dişinin boşluğuna takıldı.

 

Yosun odasına girip kapısını kapattı. Aynada kendisine baktı. Bir anda peruğunu çıkarıp tek tük saç teli kalmış kafasını kaşıdı. Saçkıran fena şeydi, çok fena! “Müdürüm, tören için hazırız” diye seslendi Mahmut. “Geliyorum” dedi Yosun, çoktan peruğunu takmıştı.