Aynanın buğusunu elinin tersiyle sildikten sonra bir süre yansımasına baktı. Gözlerinin altı iyice çökmüştü; kalın diye övündüğü boynunda halka halka yağlar birikmiş, seyrek sakallarının arası sivilcelerle dolmuştu. Omuzları dar, göğsü kılsız, oldukça kilolu bir görüntü vardı karşısında. Bakışlarını biraz daha yukarı kaydırıp saçlarıyla oynadı. Onların da elle tutulur bir tarafı yoktu; aylardır berbere gideceğini söylediği halde gitmemişti. Kafasının şeklini hiçbir zaman sevememişti ama bir de yaralarla dolu oluşu canını fazlasıyla sıkıyordu.
Yanaklarında çocukluğundan kalma minik çukurlar vardı. On yedi yaşında merak saldığı boksun getirisi, iki yana sivri şekilde incelmiş kıkırdaklı burnu kırıktı. Ellerini istemsizce aynanın üzerinde gezdirdi. Buğunun ıslaklığıyla yansıyan suratının şeklini değiştirebileceğini düşündü. Olmadı. Ellerini aynadan ayırıp yüzünde ağır ağır dolaştırdı, kulaklarını parmaklarının arasına aldı, dudaklarına hafifçe dokundu. Her şey gerçekti.
Sönmüş közden yeniden alevlenmeye çalışan bir kıvılcım gibi ince bir ses duydu ya da öyle olduğunu sandı. Gözleri aynaya sabitlenmişti. Dakikalar geçse de bir daha ses duymadı. Bakışlarını yine de yansımasından ayıramadı. Ellerini lavabonun kenarlarına yaslayıp, “Böyle…” dedi, gerisini getiremedi. Kimle konuştuğunu bilmiyordu. Sözcükler boğazında birikti, yalnız bir tanesi döküldü ağzından: “…istemezdim.”
Başka bir şeyler daha demeye çalıştı; kelimeler bir türlü sesine kavuşmuyordu. Elini yumruk gibi sıkıp ağzına götürdü, birkaç kez öksürdükten sonra lise yılları ardından gelen, ne kadar hızlı geçtiğini anlayamadığı zamanları düşündü.
On ikinci sınıfta cuma günleri kimya dersinden kaçıp arkadaşlarının evindeki havuza giderlerdi. İstiklal Marşı’na yetişebilmek için üstleri ıslak, suratlarında hiçbir şeyi ciddiye almaz gülümsemeleri ile koştururlardı. “On sene,” diye geçirdi içinden, “sanki her şey birkaç hafta önceydi.”
Yanaklarındaki çukurlar ıslanmıştı. Ellerini yeniden sıktı, yeniden birkaç kez öksürdü. Derin bir iç geçirip tekrar aynadaki yansımasına baktı. Zihninden geçenleri sıraya koyamıyordu. Aynı düzlemde bir araya gelip bir şeyler anlatmak istiyorlardı. On altı, on yedi yaşından beri denediği her şey birbirine karışmış yığın gibi üst üste biniyordu. Karmaşık yığının en altından, sökülüp atılamayan o iki yılın tortusu sızdı zihnine. Ne zaman köşeye sıkışsa kendini hep aynı caddede, o hastane kapısının önünde buluyordu.
Antalya Eğitim Araştırma Hastanesinin onkoloji koridorlarındaydı. Her hafta sabahın altısında sıra beklediği anlar doldurdu zihnini. Göğsünden ilaç alırken babasının takındığı o “Merak etme iyiyim ben.” ifadesini düşündü. Çevresinde bünyesi ilacı kabul etmeyen genç, yaşlı birçok hasta olurdu. Kiminin yanında onun gibi bir refakatçi, kimi de yapayalnız… Bazısı ilacı on saat damarlarında gezdirir, bazısı ise bir saatte çıkar giderdi.
Liseden mezun olduktan sonra, o çok istediği bölümün ancak iki yıllığını kazanabilmişti. O haliyle hastanedeki çaresiz insanları izlerken, geçmişte dersten kaçıp gittiği eğlencelerin üzerine kara bir örtü serildiğini hissederdi. Sessizlik içerisinde bekleyen hastaların arasından koridora döner, babasının gözlerini yumup başını eskimiş koltuğa dayadığını görürdü. Suratı onu ele vermese de neler hissettiğini tahmin etmeye çalışırdı. Fakat babasında ne kendi geçmişindeki o kaygısız gülüşleri bulabiliyordu ne de acılı bir ifade. Kabullenmiş, her şeyin çoktan sonuca bağlandığını hissettiren hareketsiz bir yüz yalnızca. Böyle olduğunda yüreğinin bir noktası inceden sızlardı.
Sızı büyüdü, yayıldı. Kendini ansızın bir başka düğümün içinde, Alanya halinin karşısında buldu. Cadde boyunca eczaneler sıralanmıştı; hemen karşısında onlarca insan duygusuz, bir kafeteryada oturuyordu. Birkaç kez hızlı hızlı nefes alıp verdi. Burayı, bu hastaneyi iyi biliyordu. Bir cumartesi sabahı yıllardır görüşmedikleri halasından, babasına bir telefon gelmişti: “İbrahim’i vurmuşlar!” Çocukluğunda yanından ayrılmadığı halasını yıllar sonra bu koridorun ruhsuz ışıkları altında, saçları darmadağın ağlarken görmüştü. O gün o sedyenin üzerinde yatan amcasından geriye sadece keskin bir tentürdiyot kokusu ve koridora taşan o ilk çığlık kalmıştı. Kötü haberin bıraktığı acı, beyaz fayanslara sinmişti.
Şimdi yeniden buradaydı. Yeniden geçmeliydi aynı koridorları.
Altında toptancı hali, karşısında ışıl ışıl parıldayan denize bakan hastanenin dördüncü katına çıktı bu sefer. 404 numaralı odadan içeriye girdi. Ortalık sessizdi. Birkaç adım atınca yatakta annesinin uzandığını gördü; bedeninde tentürdiyota bulanmış kanlar vardı. Kasığının üzerinde beş kiloluk bir kum torbası duruyordu. Odadan hızla çıkıp 405 numaraya girdi; burası da sessizdi, adımlarını korkarak atıyordu. Biraz daha ilerleyince aynı kum torbasının bu sefer babasının üzerinde durduğunu gördü. O an başını ellerinin arasına alıp sanki göremediği bir şeyden korunmaya çalışır gibi sallandı. Odadan çıkıp koridorun ruhsuz beyazlığı içerisinde birkaç adım atıp durdu.
Yeniden aynanın karşısında olduğunu fark ettiğinde elleri sol göğsünün üzerindeydi. Gözyaşları, boğazından çıkacak sözlerin bitmesine izin vermemek için tetikte bekliyordu. Hiçbir şey söylemedi. Aynadaki yansımaya baktı; gözlerini kapatıp açtı ama zihnindeki o koridorlar, odalar çoğalıp durdu.
Islak başını birkaç kez sallayıp arkasında asılı duran havluya sarındı. Banyodan çıktığında, yatak olarak kullandığı kanepenin hâlâ açık olduğunu fark etti. Zaten uykuya dalabilmek için her seferinde verdiği mücadelenin ardından gece yarıları sarsılarak uyanır, karanlığın ortasında buzdolabının döndürüp durduğu suyun sesini işitirken bulurdu kendini.
Havluya biraz daha sarınıp yatak odasına geçti. On gün önce astığı çamaşırları hâlâ teldeydi; alıp katlamaya yanaşmadı. Dolabın önüne geçip giyindi. Ne yapacağını düşündü. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Ne birkaç gündür duran bulaşıkları yıkamak ne kedisinin gide gele dağıttığı kumu süpürmek geçiyordu içinden. Yalnız aynadaki yansıması vardı aklında.
Giyindiği kıyafetlerin ağırlığı altında ezilerek adımlarını salona doğru sürükledi. Toplamaya hiç yeltenmediği kanepenin tam ortasına bıraktı kendini. Gözlerini pürüzlü tavandaki karanlık bir noktaya dikti. Silemediği o görüntüler, nefes alırken ciğerlerinin genişlemesine izin vermeyen hareketsiz bir ağırlık gibi çökmüştü üzerine.
Başını kanepenin sert kolçağına yaslayıp iyice uzandı. Ayaklarının ucuna yerleşen kedinin sıcaklığını hissetti. Boğazındaki o darmadağın yığın yeniden kabardı. Kolunu kanepenin kenarından aşağı, halıya doğru sarkıtıp parmak uçlarını toza bastırdı. Kedi ayakucundan kalkıp gövdesi boyunca yavaşça ilerledi, kasığına yerleşip kıvrıldı. Mırıltıları, buzdolabının dönüp duran sesine karıştı
