Ahmet Günbaş’tan İkna Edici Öyküler: Unutma Yarışı
Edebiyat

Ahmet Günbaş’tan İkna Edici Öyküler: Unutma Yarışı

Ayşen Deniz Onaral

Eserlerinde genellikle, kendi yaşantısından, kendi deneyimlerinden kesitlerle tanık olduğu yaşamları, yaşamın görülmeyen, umursanmayan yüzünü, kentin değişen suret ve siluetine direnen olguları hafıza ve vefa ilişkisini göz ardı etmeden dile getiren Ahmet Günbaş, Unutma Yarışı adlı kitabında da okuru bu umursamaz durum ile bir kez daha yüzleştirirken çok zamanlı yolculuklarda öyküsüz, romansız, özellikle şiirsiz edemeyen dostlarına, içsesiyle kesişen seslere odaklanıyor.

 

Unutma Yarışı adlı öykü kitabı “Unutma Yarışı”, ”Ansızın Foça”, “Karaduta Yaslandım”, “Masmaviydi Benim Abim”, “Karşılaşma”, “Bulut İçinde O Çocuk”, “Yıllar Sonra Bornova Büyük Park’ta”, “İkiyüzlü” ve ”Kapılardan Sonra” başlıklı dokuz öyküden oluşuyor.

 

Kitaba adını veren “Unutma Yarışı” adlı ilk öyküde müntehir şair Rabia Bayraktar anılırken Rabia Bayraktar’ı intihara sürükleyen nedenler, araştırma ve çağrışıma bağlı olarak toplum, kadın-erkek, aile, edebiyat hiyerarşisinde eril bakış genellemelerine eleştirel gözle bakmamızı sağlıyor. Sancılı bazı deneyimlerle şair kadın olmanın zorlukları öyküde devam eden “mavi ses”in içinde kendine yer buluyor.

 

“Ansızın Foça”, “Karaduta Yaslandım”, “Masmaviydi Benim Bisikletim”, “Bulut İçinde O Çocuk” yine mavinin kol gezdiği, ama birbiriyle kesişen öykülerin anılarla iç içe anlatıldığı metinler. Bu iç içe geçmişlik okuru bir dönemin İzmir’inde, İzmir’in edebiyat evreninde, anlatıcıyla birlikte bir gezintiye çıkarıyor. “Ansızın Foça” öyküsünde “Kentler hep yaşanmışlıklara çağırır eski yolcusunu. Foça’da öyle… Anılardan sıçrayan her çıngıda bambaşka sürprizler çıkar ortaya…” cümleleri gezintimiz sırasında sürprizlere hazırlıklı olmamız konusunda bir uyarı, aynı zamanda Foça’ya sesleniş niteliğinde.   Sürprizleri, sesleri çok yormadan öykünün dümenini Menendi Kafe’ye kırdığımızda 2011 yılında yitirdiğimiz şair-yazar Özcan Yalım’a rastlıyoruz. Özcan Yalım (Özcan dede) ile Aşıklar Yolu, Kybele Alanı, Foça Kitapçısı ve Foça çarşısından geçerek sardunyalı sokakta soluklanıyoruz. “Bir kez anıların tozunu aldınız mı arkası gelirmiş meğer.” sözü şimdinin devinimini dün ile besleyip eksik parçaları gün yüzüne çıkarma çabasına işaret ediyor. Satırlar arasında gezindikçe karşılaştığımız Foça’nın diğer sakinleri, Hüseyin Yurttaş, Tarık Dursun K., Süreyya Berfe, Ataman Avdan, Ahmet Yeşilyurt portreleri unutmayı önceleyen bir yarışta mesafeyi daraltırken Attila İlhan’ı, Ahmet Uysal’ı hatırlatmadan geçmiyor, hafızamızın tuzaklarla dolu ben dünyasına meydan okuyor.

 

Hüseyin Yurttaş, Ahmet Zeki Muslu ve 70’li yılların devrimci havası “Karaduta Yaslandım” öyküsünde bir dut ağacı imgesiyle temsil ediliyor “O dut ak mıydı kara mıydı, orasını anımsamıyorum şimdi. Ancak konuşkan bir dut imgesi gizlenip durmuş belleğimde. Ta ki çift kanatlı masmavi bir demir kapıya iliştirilen “Satılık” levhasına kadar!…” Bu temsile geçmiş günlerin huzuru yanında, değişen dünyanın, insan algısının neden olduğu hayal kırıklıklarına Dinçer Sümer’in hatırlatıldığı “Masmaviydi Benim Abim” öyküsünde de değinilen mübadele tarihi eşlik ediyor. “Karaduta Yaslandım” öyküsündeki Kömürcü Mihail, “Masmaviydi Benim Abim” öyküsündeki Alekos, unutmalara övgüler düzülen bir çağda edebiyata sığınmak için unutmak mı yoksa hatırlamak mı gerekir sorusuyla da baş başa bırakıyor bizi.

 

“Ben, her kentin gizli bir çekmecesi olduğuna inanırım. Orada, kentin ruhuna ilişkin her şey özenle saklanır. İzmir de öyle!… Gizliden izler olup biteni. Gözünden sakınır kentlisini. Resmi tarihe pek kulak asmaz. Bireysel tarihten yansıyan can alıcı ayrıntıları biriktirip çekmecesine atar.” tespiti, tarihin taraflı hafıza oluşturma çabasının aksine, edebiyata sığındıkça metruk derinliklere dalıyor, nefes almakla almamak arasına sıkışanı, gitmekle kalmak arasında sıkışanı bulup çıkartıyor, bütün bu travmaları es geçmiş tarihe “Unutmalar bize göre değil, bilesin!” diyebiliyoruz.  Öyküde, aynı zamanda “Maviydi Bisikletim” adlı tiyatro eserinden yola çıkıp Dinçer Sümer’in yalın, içe dönük ve algıladığı dış dünyayı alçakgönüllü dizelerle aktaran duruşuna da dikkat çekiliyor ki 2019 yılında, Seferihisar’da bir yaşlı bakım evinde sona eren hayat mücadelesi bu içe dönük dünyada kendine yer buluyor. “Düşlerinin birinde, Çeşme kıyılarında bir deniz fenerinin dibine dayadın mavi bisikletini. Senden başka kimseler yoktu. Sislerin ötesi Sakız’dı, biliyordun. Alekos karşılarda bir yerdeydi, buna adın gibi emindin. Bas bas bağırdın birkaç kez. Yankın karşılık bulur gibi oldu. “Bekle, geliyorum,” dedin Alekos’a. Mavi bisikletin yelkenliye dönüştü o an. Rotanı Sakız’a çevirdin.”

 

Zaman-mekân ve kişi ilişkileriyle sunulan etkileşim, metni anlamlandırma becerisi elbette öykülerdeki başlangıç ve sonuç mekânları hiçbir öykünün gökten inmediğini, her kurgunun gerçekle ilgisini vurgular. “Karşılaşma” adlı öyküde yazarın, yıllar sonra Alsancak Garı’nda eski bir arkadaşını görmesi, uzaktan, belli belirsiz bir anı figürü eşliğinde mekânla buluşan iç dökümü, daha çok yaşanmamışlıkla ilgili notlar barındırsa da trenlerle geçmişteki bir anıya yolculuğu “Yıllar Önce Bornova Büyük Park’ta” ve kitabın son öyküsü “Kapılardan Sonra” da devam ediyor. Adı geçen parktaki bir şiir dinletisi Ahmet Günbaş’ın şair-yazar kimliğinin oluşmasında etkili olayları ve mekânları belirleyici bir role büründürüyor. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu, sendika faaliyetleri, yazdığı bir şiir nedeniyle tutuklanması, yargılanması, “Biraz erken çıktı Büyük Park’ı dolaşmak için. Şimdilerde nikâh sarayı olarak kullanılan geçmişin adliye binasının çevresinde dolanıp durdu birkaç kez. O bina ki unutkan haliyle tırmıklarını patisine gömmüş yaşlı bir kedi gibi uyuklamakta…” betimlemesiyle karşılık buluyor okurda. Bu karşılık kitabın son öyküsü “Kapılardan Sonra”da da bizi bırakmıyor. Ahmet Günbaş, emekçi (proleter) bir şair-yazar. “Çiğli İstasyonu” adlı şiirinin film çekimleri için yolu yıllarca görev yaptığı Çamaltı Tuzlası’na düşürüyor. 50 yıl öncesi, politik ortam, Tekel emekçileri, Kanlı 1 Mayıs olarak adlandırılan süreç, sıkıyönetim, 12 Eylül, Tekel’in özelleştirilmesi… gibi ayrıştıran erozyonların dile getirildiği öykü 70’li, 80’li yılların fotoğraflarına dikkatli bir gözle bakmamızı sağlıyor. “Tuz ve tütün yakınken yarama/kanamayı seçtim her seferinde” dizeleri fotoğraflarla birlikte bize farklı okumaların kapısını açıyor. Öykülerde anılan kahramanların kendilerini başka öykülere taşıdığını, kendi öykülerinden de taştığını görüyoruz.

 

Unutma Yarışı’nda anıdan öyküye, öyküden anıya geçişte anılara ait zaman-mekân ve kişiler gerçekçi özellikleriyle tanıtılırken ara geçişlerde yazarın duygu ve düşünceleri arasındaki sürüklenme, bazen anı, bazen öykü, hatta bazen şiir diyebileceğimiz anlatımlarda birikiyor; anılara ait öyküler kendinden önceki ve sonraki anılar arasında yer alıyor. Spesifik bir metni okumamızı sağlayan algı yanılıyor.

 

Bence geçmişe yönelik ‘öteki’yi ilgilendiren her kanama, zamanla her türe dönüşebilir. Doğal ki bu noktada anıların o tıkız kıskacından kurtulmak gerek. Bilmiyorum, bunu ne ölçüde başardım. Öyle anlar oldu ki, o anı yaşar gibi duraksadım, boşlukta asılı kaldım. Uzun süre dosyayla bakıştık durduk. Bir bakıma iyi de oldu, zorunlu aralardan sonra yazdıkça üzerimdeki ağırlığı attım. sözleriyle kitabın yazılma sürecine dikkat çeken Ahmet Günbaş, Unutma Yarışı’nda geçmişi ıslaha çalışmıyor. Okuru zahmete sokmayan bir anlatımla günümüz tüketim kültürüne meydan okuyor. Okur, büyük bir gayret isteyen hafıza mekânına girmeye zorlanıyor. Anlatılanlar sözcüklerden çok hafızanın gücüne güveniyor. Zaman zaman şiirsel ifadelerle dilin sınırları dışına çıkarak bu sınırın ötesinden, yarışın bitiş çizgisinden, ipin göğüslendiği yerden sesleniyor okura. Tek mesele bu çizgiye varılırken geriye, yarışın başladığı yere cesaretle bakılıp bakılamayacağında düğümleniyor. Başlangıç noktası bir tür sessizlik olan, sessizlikten doğan eserlerin aksine kitabın giriş bölümünde yer alan  “beni soysuzca unuttular!” açımlaması hafızamızı sarsmaya, tedirgin etmeye, kendinden önce var olmayan kurgusal dünyanın kapılarını zorlamaya hazırlanıyor ve kendi kaynaklarını harekete geçiren hafıza -öykünün kendi sesi- hedefine ulaşmak için “unutmak” ile yarışıyor.

 

Unutma Yarışı karşısında biraz geri çekilip büyük resmi görebildiğimizde öykülerde en büyük güvencenin anlatıcı değil, anlatılanlar olduğunu kavrıyoruz. Okumanın ikna ediciliği, metnin mesajının yeni varsayımlara ulaşması tam da burada önemli hâle gelirken yazarın samimiyeti de anlam kazanıyor.