Görsel dünya bu romantikleştirmeyi tamamlar. Görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın sis, rüzgâr ve ışık kullanımı filmi neredeyse gerçeküstü bir mekâna taşır: Yorkshire kırları doğa değil kader gibidir. Karakterler bir manzaranın içinde yaşamaz, manzara adeta onların ruh hâline dönüşür. Bu noktada sinema tarihinde yenilikçi ışık kullanımı ile çığır açan görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın hakkını bir kez daha teslim etmek gerekir. Toland’ın ilk kez bu filmde ortaya koyduğu estetik, birkaç yıl sonra Citizen Kane’de devrim yaratacak ustalığa erişecektir.
Film 1939’un olağanüstü rekabetçi Oscar sezonunda — aynı yıl Gone With the Wind ve The Wizard of Oz gösterimdedir — tam on iki dalda aday olur ve siyah-beyaz görüntü yönetimi ödülünü kazanır. En iyi film ve en iyi erkek oyuncu dahil pek çok büyük ödülü kaybetse de prestij başarısı elde eder; yaklaşık 1.8 milyon dolarlık bütçesine karşılık 4 milyona yaklaşan hasılatıyla dönemine göre güçlü bir gişe performansı gösterir. Ancak asıl başarısı ticari değil kültüreldir: Film yeniden gösterimlerle klasikleşir ve romanın popüler algısını kalıcı biçimde değiştirir.
Bugün birçok okurun Heathcliff’i bir tutku kahramanı olarak hatırlamasının nedeni Brontë’den çok bu filmdir. 1939 uyarlaması, Uğultulu Tepeler’i gotik bir intikam anlatısından kaderci bir aşk efsanesine dönüştürmüş; edebiyat tarihindeki en vahşi ilişkilerden birini sinema tarihinin en romantiklerinden biri haline getirmiştir. Bu yüzden film yalnızca bir uyarlama değil, romanın hafızasını yeniden yazan bir yorum olarak yaşar.
Televizyon: Romanın gerçek evi
Aslında Uğultulu Tepeler sinemadan çok televizyona aittir desek yanlış olmaz. Çünkü roman kısa bir aşk hikâyesi değil, nesiller boyunca süren bir ruhsal miras anlatısıdır. Bu yüzden TV uyarlamaları filmlere göre aslına daha sadıktır. 80’lerde TRT’de yayınlanan BBC yapımı uyarlamayı hayal meyal hatırlıyorum. Keşke bir yerlerde önüme çıksa da bugünkü aklımla yeniden izlesem diye bekliyorum.
2009’da çekilen tv uyarlaması ise kitabın karanlık psikolojisini en doğrudan hissettiren versiyonlardan biri sayılır. Televizyonun zamanı genişletme imkânı, romanın anlatı yapısına sinemadan daha yakındır kuşkusuz.
1939 filminden sonra Uğultulu Tepeler sinemacıların ve özellikle televizyonun vazgeçemediği metinlerden biri oldu; ama hiçbir uyarlama aynı yolu izlemedi. Neredeyse her dönem romanı kendi ruhuna göre yeniden yorumladı. 1954’te Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği versiyon (Abismos de pasión) hikâyeyi İngiliz kırlarından çıkarıp tutku ve saplantının daha ilkel, daha bedensel olduğu bir dünyaya taşır. Bu film romantik değil neredeyse hastalıklı bir aşk anlatır; karakterler kaderden çok içgüdüyle hareket eder. Brontë’ye ruh olarak en yakın uyarlamalardan sayılır.
1970 yapımı Robert Fuest filmi ise dönemin gotik modasına uyar; daha dekoratif, daha melodramatik ve yıldız oyuncuların cazibesine yaslanan bir yapımdır. Romanın sertliği korunmaz, daha çok trajik bir aşk hikâyesi olarak ele alınır. Özellikle aktör Timothy Dalton’un Heathcliff’i vahşi bir ruhtan çok melankolik bir âşık olarak yorumlanmıştır.
Televizyon özellikle İngiltere’de romana tekrar tekrar döner. 1960’lar ve 70’lerde BBC uyarlamaları metne en sadık olanlar kabul edilir; iki kuşaklı yapıyı koruyarak romanın aslında bir aşk hikâyesi değil, miras ve karakter döngüsü anlatısı olduğunu gösterirler. Türkiye’de 80’lerde TRT’de yayımlanan versiyon da işte günümüzde büyük ölçüde modası geçmiş olan BBC geleneğinin parçasıydı.
1992’de Peter Kosminsky’nin filmi (Ralph Fiennes – Juliette Binoche) uzun süre en doğru modern uyarlama sayıldı. İlk kez hem anne hem kız Catherine’i aynı oyuncu oynadı ve ikinci kuşak hikâyesi sinemaya geri döndü. Atmosfer romantik ama karanlıktır; Heathcliff yeniden tehlikeli bir figür haline geldi.
2011’de Andrea Arnold ise bambaşka bir şey yaptı ve neredeyse belgesel gerçekçiliğinde, çamurlu ve sert bir doğa filmi çekti. Bu filmde diyalog az, beden ve tabiat çoktur. Heathcliff ilk kez açık biçimde dışlanmış bir yabancı olarak hissedilir. Romanın sınıfsal ve fiziksel şiddeti en çıplak haliyle burada görünür.
Emerald Fennel’ın Filmine Gelince..
Bu yazıyı kaleme almak için romanın son Hollywood uyarlamasını izlemeyi beklemedim; doğrusu buna gerek de duymadım. Çünkü incelemenin odağı, hedefi ve amacı 2026 tarihli film değil. Muhtemelen Catherine rolündeki Margot Robbie’ye tahammül edemeyeceğimden filmi hiç izlemeyeceğim de.
1985 doğumlu kadın yönetmen Emerald Fennell önce oyuncu ve senarist olarak tanındı; keskin mizahı ve karanlık tonu, masum görünen dünyaların altındaki huzursuzluğu açığa çıkaran metinleriyle dikkat çekti. Yönetmen koltuğuna geçtiğinde de aynı yaklaşımı korudu: hikâyeyi gerçekçi kılmaktan çok, duygusal bir etki yaratmayı hedefliyor.
Bilgisayarın başına geçtiğimde elbette ki filmle ilgili çok sayıda okuma yapmıştım. Genel kanı şu ki Emerald Fennell’in yorumu romanı uyarlamaktan çok yeniden icat etmiş . Zaten Bronte’nin romanı da keşiflere de icatlara da açık bir metin. Yönetmen zaten tavrını saklamıyor; hatta film başlığına tırnak işareti koyarak kendi versiyonunu ürettiğini açıkça ilan etmiş bile diyebiliriz. Açıkçası o tırnak işaretini entelektüel anlamda son derece namuslu buldum.
BBC’ye göre filmde başrol oyuncularından Margot Robbie’nin Catherine’i vahşi ve bencil ama aynı zamanda vicdan sahibi; Jacob Elordi’nin Heathcliff’i ise yakışıklı ve kırılgan. Çocukluk bölümü korunuyor, ancak film kısa sürede stilize bir girdaba dönüşüyor: yağmur, rüzgâr, dokular, kostümler ve bedenler anlatının önüne geçiyor.
Bu tespitler beni şaşırtmıyor; çünkü Fennell sinemasının temel tercihi iç dünyadan çok yüzeydir. Karakterlerin ne hissettiğinden ziyade nasıl göründüğü önem kazanır. Beyaz perdede izleyenler, filmin bir anlatıdan çok bir vitrin gibi ilerlediği konusunda hemfikir. Moda çekimlerini andıran ışık kullanımı, 80’ler müzik klibi montajları ve 90’lar reklam estetiği öne çıkan unsurlar. Ancak bunların yönetmenin bilinçli tercihleri olduğunu, bir kısmının belirli dönemlere gönderme taşıdığını da not etmek gerekir. Buna rağmen, romanda damgasını vuran iki karakter arasındaki metafizik bağın burada bedensel arzuya indirgenmesi —ya da indirgenmiş görünmesi— filmin en çok eleştirilen yönlerinden biri.
Fennell sineması: pop melodram
Fennell’in sineması büyük, gösterişli ve doğrudan. Alt metinden çok yüzeye odaklandığı bilinen bir tercih. Bu nedenle filme verilen tepkiler uçlarda: kimine göre şaşırtıcı derecede boş, kimine göre büyüleyici.
Independent’a göre bu Uğultulu Tepeler iyi bir Brontë uyarlaması değil, fakat iyi bir çağdaş kültür belgesi. Romanın derinliğini kaybederken çağın görsel alışkanlıklarını yakalıyor. Ve şu tespit meseleyi özetliyor: Artık trajedileri bile estetik olarak deneyimlemek istiyoruz.
1848’de kitabı okutan bir eleştirmen şöyle yazmıştı: “Öyle bir eser ki başlayıp bitirmemek imkânsızdır; bitirdikten sonra hakkında hiçbir şey söylememek de.”
İnsan sevdiği kişiyi yok edebilir mi?
Her dönem bu soruya kendi yanıtını verdi:
Victoria çağı “günah” dedi.
20. yüzyıl “kader” dedi.
Modern çağ “travma” diyor.
Bu yüzden “Heathcliff ölmez. Sadece yeniden yorumlanır,” diyerek bitirelim.
En azından şimdilik…