“Jack, sevgilim, yarın kumsala gideceğim, kıyıdan alabildiğince uzaklaşacağım, sonra gözden kaybolacağım. Basit bir boğulma olacak… Simone hep aklımda! Lütfen, ona bütün sevgini ver, nasıl yaşayacağını, olaylara nasıl bakması gerektiğini öğret. Tatillerde yanına gelsin. Seni benim yerime koyabilsin, lütfen, deneyimlerinle ona rehber ol; bana benzesin, benim ne olduğum için değil, kendisinin hayata tutunması için… Sana teşekkür ediyorum.” Ingrid Jonker
Onunla kurduğum o derin akrabalığa yani bir çift siyah kelebek olup birlikte Güney Afrika’ya kanat açmadan önce Ingrid’i sizlere biraz tanıtmalıyım. Ingrid Jonker, zamanının ve şiir geleneğinin ikonik ve gizdökümcü çılgın bir şairidir. Güney Afrika’nın Sylvia Plath’ı da denilen Jonker, 1933 yılında Güney Afrika’da doğdu ve 1965 yılının temmuz ayında yedi yaşındaki kızı Simone’yi ardında bırakarak sadece 32 yaşındayken doğup büyüdüğü, hatta annesi olarak gördüğü Cape Town’da denize yürüyerek hayatına trajik bir şekilde son verdi. “Annemin bir peri olduğuna inandım hep. O çok güzel ve saftı ama ruhu deliklerle doluydu. Varlığım, o delikleri kapamaya, onun güzel ruhunu ne yazık ki kurtarmaya yetmedi, şu an ikimizin yerine yaşıyorum ” diyecektir büyüdüğünde Simone.” Ona göre annesi Ingrid, aslında denize yürüyerek ölüme gitmedi. O, sözcükler denizinde boğulmaya, çok özlediği sessizliğini giyinip şiirevinde sonsuza dek dinlenmeye, hiçliğin bir taneciği olmaya gitti.
Kesip çıkarılan kâğıt bebeğim benim / boğuldu birkaç adım uzakta / derinliğinde sözcükler denizinin / şiirinin evinde[2]
Bir misyoner olan ve aynı zamanda o dönemin Sansür Kurulunun başında bulunan diktatör, ırkçı ve her an Ingrid’i değersizleştirmeye çalışan bir baba, sevgi ve nefret çizgisinde gidip gelen hayal kırıklıklarıyla dolu aşklar, evsiz ve parasız kalınan yoksul bir yaşam, sık sık ölümün eşiğine gelme, yaşadığı kürtajların ruhunda yarattığı çöküntüler ve acılar, yaşadığı haksızlıklar, anlaşılamama, dışlanma, terk edilme, ülkesinde yaşanan ırkçı rejim, gözünün önünde öldürülen çocuklar ve insanlar, yok sayılıp sömürülen Afrika halkı. Korku, yalnızlık, öfke ve yoksulluk ile mücadele içinde geçen, tek gücü olan şiiriyle tutunmaya çalıştığı bir hayat. Jonker’ın yaşadığı tam da buydu.
Ağlıyorum, deniz, senin kocaman, karanlık / gözlerin kadar gölgeli maviliğine / koruyamaz seni / tozlu ellerim / tesellisiz adımlarının / yosunlar içinde dinlendiği / yolumu değiştiremem / tozlu ellerim / tutunamaz uçurumlarına / martılar tutunabilir ama…[3]
Ingrid’in 33 yıllık yaşamı Güney Afrika’nın en eski şehri olan, halk arasında ‘anne şehir’ olarak da adlandırılan Cape Town’da deniz kenarında geçmiş. ‘Deniz’, Ingrid için sadece şiirsel bir imge değil aynı zamanda hayatındaki en önemli başlangıç ve bitiş durağıdır. İleride birlikte büyük mutlulukların yanında büyük kederleri de yaşayacağı biricik aşkı Romancı Jack Cope ile denizde tanışmıştır. Denizde bir anda çıkan fırtına sebebiyle boğulma tehlikesi geçiren Ingrid’i o sırada oradan tesadüfen geçmekte olan Jack kurtarmıştır. Denizin orta yerinde yaşanan bu büyülü ve tesadüfi buluşma ileride yaşanacak tutkulu bir aşkın habercisi gibidir. Daha sonraları bu büyülü ve tesadüfi buluşmayı “Kazanılmış Toprak” adlı şiirinde dillendirecektir Ingrid.
Denizden kazandım seni/ fırtına sularının olduğu yerde/ yeryüzüne dönüştürdüm seni
Arzu tohumu, söz güneşi / ağaçlar dikiyor kıyılarına senin / kıyılarına karşı ölümün [4]
Jonker ve Plath’ın yaşamlarında ve şiirlerindeki benzerliklerinin en başında kendi istekleriyle hayatlarına son noktayı koydukları ‘ölüm’ hakkındaki düşünceleri gelir. Sylvia için ölüm, yapmayı çok iyi bildiği bir sanat dalıyken; Jonker için ölüm, yaşam yalanını onaylayandır.
Her iki şair de yaşamlarını ilerde kendi elleriyle sonlandıracaklarının izlerini birçok şiirlerinde vermektedirler. Ölümünün ‘deniz’ de noktalanacağını fısıldar gibidir “Bir Otel Terasında Sohbet” adlı şiirinde Jonker: ‘Deniz’ ki onu, dünyanın adaletsizliğinden, kıymet göremediği hayatından, yalnızlığından, acı ve korkularından kurtarıp huzura kavuşturan olacaktır. Onu, denizin orta yerinde ölümün kollarından alıp hayata bağlayan Jack artık yoksa, hayatta olmayacaktır Ingrid için. Onunla ilk karşılaştığı yerde, denizin ortasında, onu hayata bağlayan bağı koparmaya kararlıdır. Ölümünü planlar ve kendine bir ‘deniz’ elbisesi dikmeye başlar:
Ay benzeri göz yuvalarımın arkasında ritim tutuyor ölümüm / Patlayan dalgaların ötesinde kımıldadığını biliyorum / bir salyangoz izinde ölçüyorum adımını / serçeler gibi düşüyor toprağa günler / hiçliğin şeklini alıyor her bir sözcük…
Yapıtlarında daha çok yabancılaşma, yalnızlık, ölüm ve intihar izleklerini işleyen Sylvia Plath’da da ‘deniz’ başat imgedir. Dibi bilirim, en büyük kökümden bilirim onu diyen Plath için ‘deniz’, Ingrid gibi ölümü çağrıştırmak yerine daha çok umut ettiği, özlem duyduğu hatta zaman zaman içinde taşıdığıdır. Aynasındaki huzursuz bir kıpırtıyı, içindeki derin hüznü paramparça edecektir deniz. Ölüm ise ancak deniz geri çekilirse ortaya çıkacaktır.
Bütün gece düz pembe güller arasında / Uçuşur güve soluğun. Uyanır, dinlerim / Uzak bir deniz kımıldar kulağımda…[5]
İngiliz yazar Virginia Woolf’da ‘ölüm’ izleğine aynı pencereden bakar. Savaşlar ve umutsuzluk sarmalında dünyanın gittikçe cehenneme dönüştüğünü gören Woolf, cebine taşlar doldurarak evinin yakınındaki Ouse nehrine kendini atarak hayatını noktalar. Onun için ölüm: Bir karşı koyma, bir iletişime geçme çabası, bir büyük kucaklaşmadır.[6] O da ilginçtir ki Ingrid gibi ‘deniz’den seslenir ölüme: Ey ölüm, yenilmeden, baş eğmeden / fırlatacağım kendimi sana doğru / sahilde kırıldı dalgalar…[7]
Kadın şairlerde ’deniz‘ in aşkın ve huzurun yanında çoğunlukla derinliği, sonsuzluğu, hiçliği, ölümü ve kayboluşu da imlediğini görüyoruz. Portekizli Sophia De Mello Breyner’de ise ‘deniz’ yaşayamadığı, içinde saklı kalan anları bulacağı yerdir: Öldüğümde geri döneceğim aramaya/ yaşayamadığım anları deniz kıyısında…
Kadında suçluluk, korku ve hüzün duygusuna sebebiyet veren her kürtaj aslında kadının intiharıdır bir bakıma. İstemediği halde mecburen yaşamak zorunda kaldığı kürtajlar, Ingrid Jonker’ın ruhunda derin yaralar açar. Özellikle ikincisinde ölümden dönmüştür. Yaşanan bu derin acı, bu kırgınlık ve öfke, kürtaj sonucu dölyatağının ‘lağım çukuruna’ benzetildiği sarsıcı bir şiire dönüşür “Hamile Kadın”da:
çıkmış döl yatağımdan ne ki kirlenmiş / göz yaşlarımla kirlenmiş / bulaşmış acıya
Lağım çukuru, ah lağım çukuru / yatıyorum titreye titreye, şakıyorum
ne yapabilirim ki başka, titreye titreye / dölümle senin suyunun altında[8]
Hayatın tek düzeliğini ve kadın olmanın acılarını şiirlerinde fazlasıyla yansıtan ABD’li Şair-Yazar Anne Sexton ise “Kürtaj” şiirinde: “Öldü, doğması gereken biri” diyecektir. O da arkadaşı olan Sylvia Plath gibi kendi sonunu kendi belirlemiştir.
Bazı şiirler zamanını bekler. Yeniden doğacağı, bazen bir slogana dönüşüp büyük kitlelere ulaşacağı, ezilene, sömürülene, zayıfa ve çaresize ses olacağı zamanı. “The Child” şiiri Ingrid Jonker’ın anavatanındaki ırksal adaletsizliğin trajedisini ve geleceğe yönelik umutları işaret eder. Babasıyla ters düşmesine, şiirlerinin onun tarafından yırtılıp atılmasına karşın, Güney Afrika’da yaşanan ırkçılığın ve adaletsizliğin şiirlerini yazdı Ingrid. Güney Afrika’da Apartheid sistemine bağlı şiddet ve ayrımcılığa karşı öfkeliydi çünkü. Özgürlük ve adalet arayan siyahi güney Afrikalıların acılarına tanıktı. 1960’da Güney Afrikalılar kendi ülkelerinde seyahat etmek için ‘hesap cüzdanı’ taşımak zorunda olmaları konusunda Nyanga’da protesto gösterileri yapmakta iken polisin ateş açması sonucunda annesinin kollarında küçük bir çocuk başından vurularak öldürülür. Olaya tanık olan, kendini ve kızını onların yerine koyan ve çok sarsılan Ingrid bir süre sonra “The Child” (Nyanga’da Askerlerin Vurduğu Çocuk) adlı şiirini yazar.
Hayır, o çocuk ölmemiştir. O çocuk artık sadece Afrikalıların değil ezilen ve sömürülen tüm dünya ülkelerinin önünde yumruklarını havaya kaldırarak yürüyen, ırkçılığı ve şiddeti lanetleyen, ‘özgürlük ve adalet’ diye bağıran kocaman bir adamdır, bir devdir artık o…
Çocuk ölmedi
kaldırıyor yumruklarını yaslanıp annesine
haykırıyor annesi: Afrika! Haykırıyor güzelliğini
özgürlüğün, haykırıyor bozkırları
kuşatılmış yüreklerin varoşlarında
Babasına yaslanıp kaldırıyor yumruklarını çocuk
kuşakların protesto gösterisinde
haykırıyor babası: Afrika! haykırıyor güzelliğini
adaletin ve asaletin
savaşçı gururunun sokaklarında[9]
Şairin lanetidir biraz da yalnızlık. Çünkü en kalabalıklarda bile yapayalnızdırlar. Nereye gitseler bir gölge gibi takip eder yalnızlıkları. Ta ki bir gün dağlardan aşağıya bakıp ölümlerini görünceye kadar…
tasarlayacağım uygar bir şekilde
toprakta nasıl yatacağını cesedimin
nasıl neşelendireceğini beni
yapılan övgülerin[10]
Yolculuk bitti. Bir çift siyah kelebek belki kısacık ama kocaman bir ömre tanık olarak usulca indirdi kanatlarını. Şimdi dinlenmenin, hiçbir yere oturamayan o tutkulu aşklara el sallamanın, boşlukta tüylenen küçük bir ok gibi patlayan dalgalar arasında yok olup gitmenin, bir tanecik olarak o büyük dinginliğe, o huzurlu hiçliğe kavuşmanın zamanıdır. Yani denize yürümenin, deniz giyinmenin zamanı…
[1] Gül Makası, Aydan Yalçın, Yazılı Kâğıt Yay.2013, s.56-57
[2] Ingrid Jonker Hiçliğin Tanecikleri, Çev.İlyas Tunç Meda Kitap Yay.2017, s.183
[3] Age, s.114
[4] Age, s.86
[5] Ariel ve Seçme Şiirler, Sylvia Plath, Kırmızı Kedi Yay, 2012 , s.7
[6] Dünya Kadın Şairlerinden Kadının Hâlleri, Agora Kitaplığı, 2011,s.254
[7] Age, s.218
[8] Age, s.62
[9] Age, s.53
[10] Age, s.109