Beyaz Kale’de Kimliğin Kuruluşu: “Öteki”den “Ben”e
Orhan Pamuk Dosyası

Beyaz Kale’de Kimliğin Kuruluşu: “Öteki”den “Ben”e

Burçin Maya Çankaya

Burçin Maya Çankaya

“Ben” dediğimiz şey, köklerimizden getirdiğimiz kodlarla sınırları zaten çizilmiş olan bir öz müdür, yoksa zaman içinde dünyayla kurduğumuz ilişkilerle mi şekillenir? İnsanın kendini anlama çabasında, “Öteki”nin anlattığı “Ben” üzerinden kendi kimliğine yaklaşması, aslında bakışların toplamından oluşan ve sürekli değişen bir “Ben”e ulaşma çabası olarak düşünülebilir mi?”

 

Orhan Pamuk’un üçüncü romanı olan Beyaz Kale, kahramanları Hoca ile Venedikli kölesinin anlatıları aracılığıyla bazen kendilerini bazen birbirlerini tanımladıkları, kimlik sınırlarının belirsizleşerek kimi zaman birbirlerinin yerine geçtikleri güvensiz bir anlatı zemininde gelişir.  Bu roman, “Ben”e dair sorgulamayı iki kişiyle sınırlamaz, iki farklı kültürün (Doğu–Batı) karşılaşması üzerinden derinleştirir. Yazar, Doğulu ve Batılı iki figür üzerinden kimliğe ve hayata bakışa bir ayna tutar.

 

Romanda kimlik, yalnızca yaşanarak değil, anlatılanların yazılması ve yazılanların sürekli değişmesiyle de oluşturulur. Her yeni anlatıyla farklılaşan kimliğin izini sürmek zorlaşır; süregelen belirsizlik okuru zorlar. Anlatının küçük farklılıklarla yinelenmesi, kişinin öncekiyle aynı olmayan, başkalaşmış bir kimliğinden söz etmeyi mümkün kılar. Örneğin, Padişah’ın isteğiyle Hoca’nın yerine saraya giden Venedikli’nin, yeni kimliğine uygun olarak değiştirdiği ve uydurduğu kimi şeyler, Padişah’a dair kimsenin bilmediği gizli bir özellik olarak onu daha da farklılaştırır. Bu yeni kişi iddia ettiği geçmişi yaşamamıştır; onu kurmuştur. Bu, kimliğin sabit değil; oluşturulan ve oluşumu devam eden bir yapı olduğunu gösterir.

 

Pamuk, romanın sonuna eklediği “Beyaz Kale Üzerine” adlı metinde, yazmayı düşündüğü bu roman için araştırdığı bilim ve astronomi kitapları arasındaki Arthur Koestler’in The Sleepwalkers adlı eserini de sayar ve Kepler yorumu bağlamında “Niye benim ben?” sorusunu kahramanların dünyasına yerleştirir. Metinde ifade şöyle geçer: “…Hoca, günlük ve olağan bir şeyden söz eder gibi bana, “Niye benim ben?” dediği zaman, onu cesaretlendirmek isteyerek cevap verdim. Niye kendisi olduğunu bilmediğimi söyledikten sonra, bu sorunun orada, onlar arasında, çok sorulduğunu, her gün daha çok sorulduğunu ekleyiverdim.”Metnin devamında Venedikli bu sözü söylerken hiçbir dayanağı olmadığını ve yalnızca soruyu cevaplamak için ya da basit bir içgüdüyle bunu bir oyun unsuru yapmak istediğini, oyundan hoşlanacağını sezdiği için olabileceğini ifade eder. Ancak kitabın sonundaki Beyaz Kale Üzerine bölümünde, bunun aslında çok eski bir düşüncenin kaynaklık ettiği ve insana dair varoluşsal bir sorunun dile gelmesi olduğunu görürüz. Bu durum, kitap boyunca kimliğin ne olduğuna ve nasıl oluştuğuna dair soruların devam ettiğinin bir göstergesidir.

 

Bir romancının yaratıcı, sanatçı olarak erişebileceği en yüksek nokta, romanın biçimini bir muamma olarak kurabilmesidir.” (Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2011) Bu görüşe sahip olan Pamuk’un biçim ve dille ilgili farklı yaklaşımları Beyaz Kale’de tespit edilebilir. Romanda, sınırları tahmin edilemeyen kimliğin değişkenliği yalnızca hikâyede hissedilmez, anlatının dilinde de görülür. Kimliği kurmacanın şaşırtma aracı hâline getiren Pamuk, sürekli hareket eden, geçişin izlerini belirsizleştiren “Ben” ile okuru “Konuşan kim?” sorusunun peşine takar ve onu belirsizlik içindeki sorularla baş başa bırakır. Metnin giriş kısmında bir elyazmasının çevirisi şeklinde tanımlanan metnin yazarı da Pamuk’un başka bir kitabının kahramanı olarak sunulur. Bu, okur için yine belirsiz bir anlatıcıyla metnin gerçekliğini sorgulanabilir hâle getirir. Metnin içindeki belirsizlik, yer yer bilmece hissi veren bir anlatım biçimiyle ortaya çıkar. Görünürde kısa, bazen tek sözcükle ifade edilecek cümleler okuru düşünmeye ve hayal gücünü kullanmaya sevk eder. Dilin sadeliğine karşılık, anlamsal olarak okuru çelişkiye düşüren ve birden fazla anlamı işaret eden kelimeler romanda gerilimli bir belirsizlik atmosferi kurar.

 

Hoca ile Venedikli’nin isimleri romanda geçmez. Oysa isim, kimliğin en belirgin göstergelerinden biridir. Aralarındaki benzerlik ya da aynılık roman boyunca çeşitli kişilerce dile getirilir. Paşa, sanki bir bütünün iki yarısı olduklarını düşünerek, birbirlerini tamamlayacaklarını söyler. Hoca ile Venedikli sefer için Edirne’ye gittiklerinde, Hoca’nın aile evine uğrar. Burada yenge, eve gelen ziyaretçilerin padişahın kaçan aslanlarını arayan görevliler olduğunu düşünen oğluna, o iki yabancının aslında onun amcası ve amcasının kardeşi olduğunu söyler. Yani Venedikli köle, Hoca’ya kendi kardeşi kadar benzemektedir. İlginç olan ise başlangıçta Venedikli’yi dehşete düşüren bu benzerliği Hoca’nın fark etmemiş gibi davranmasıdır. Zaman içinde Hoca’nın bitmeyen merakı, yazdıkça yazma isteği ve bilgiye, bilime duyduğu açlık, yazılanlar üzerinden bir kültürü ve bu kültüre ait bir kimliği tanıma çabası olarak görünür. Bu sırada Venedikli bir kısmını uydurduğunu ifade ettiği bir geçmişi Hoca’ya ve okura anlatmaktadır. Okur, isimlerini bilmediği bu kahramanların ayna karşısındaki konuşmalarını, bir rüya içindeki hâllerini, Doğulu ya da Batılı olsun insan olmanın verdiği bazı davranışlarının ortaklığına şahitlik eder. Beyaz Kale’de Doğu-Batı arasındaki çizgilerin kaldırılmasına yönelik bir çaba olarak değerlendirebileceğimiz Hoca’nın bir Batılı gibi, Venedikli’nin ise bir Doğulu gibi düşündükleri zamanlar olması, yine kimliğin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin kestirilememesine sebep olur.

 

Romanda zamanın doğrusal bir akışla ilerlemediği, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki sınırların iç içe geçmesinin kimliğin kuruluşunda sınırları belirsizleştiren bir unsur olarak işlediği görülür. Hoca ile Venedikli’nin ilişkisinde, geçmiş ve gelecek kurguları yapan iki adamın, zamanın belirsizliği içinde  sürekli sorular ve değişen cevaplar karşısında kendi “Ben”lerinin sınırlarını çizememeleri söz konusudur. Roman boyunca hatırlamalarla kurulan anlatılar, her hatırlayışta unutulan ya da eklenen ayrıntılarla yeniden ve farklı şekillerde biçimlenir. Bu durum, Paul Ricoeur’ün zaman ile anlatı arasındaki ilişkiye dair düşüncelerini hatırlatır: zaman, ancak anlatı aracılığıyla anlam kazanır; anlatı ise zamanı dönüştürerek yeniden kurar. (Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı I: Zaman-Olay Örgüsü-Üçlü Mimesis, Çev. Mehmet Rıfat – Sema Rıfat, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007)

 

Kimliğin sona kadar bir bütünlüğe ulaşmadığını, olan ile olabilecek olanın da kimliğin tasavvuru içinde yer aldığını söylemek mümkündür. Venedikli’nin mukallit ile karşılaştığı sahne de bu açıdan dikkat çekicidir. Ne Hoca’ya ne de kendisine fiziksel olarak benzeyen bu adam konuşmaya başlayınca önce Hoca’yı, ardından Venedikli’yi taklit eder. Bu durum, kimliğin yalnızca görünüşle değil, davranış ve anlatıyla da kurulduğunu düşündürür. Padişah’ın Hoca ve Venedikli’yi gözlemlemesi ve Venedikli’nin “Kendi kişiliğimin benden ayrılıp Hoca’nınkiyle, Hoca’nın kişiliğinin de benimkiyle biz farkına varmadan birleştiğine, Padişah’ın da, bu düşsel yaratığı yerli yerine yerleştirerek bizleri, bizden iyi tanıdığına inanasım geliyordu,” cümlesiyle kimliklerinin birbirlerine karıştığını ifade ettiği görülür. Padişah bunu her ikisinin sözlerini ve davranışlarını ayırarak yapmaktadır. Bu ifade, kimliklerin anlatı ve davranışla tanımlandığına dair bir işarettir.

 

Hikâye boyunca benzerliklerini ve farklılıklarını gözleyen bu iki karakter, romanın sonuna doğru birbirlerinin yerine geçer. Söz konusu yer değiştirmenin fiziksel olup olmadığı bile net değildir; Venedik’e dönenin kim olduğu belirlenemez. Burada da “Anlatılan Ben” olmuşlardır çünkü artık kendileri de anlattıklarının ne kadarının yaşadıklarıyla aynı olduğunu bilemezler.

 

Sonuç olarak Beyaz Kale’de “Ben”, yeniden ve yeniden yazılan bir oluşlar dizisidir. Hoca ile Venedikli’nin birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişkiler içinde anlatılan hikâyeler, rüyalar, hayaller, korkular ve anılarla sürekli dönüşür. Geçmişe gidiş ve dönüşler, geleceğe bakış ve şimdiye dönüşler içinde “Ben”, bitmeyen, kendi içinde hareketli ve sonsuza uzanan bir kimlik döngüsüne dönüşür.