Metinlerarası Bir Görme Biçimi Olarak Benim Adım Kırmızı
Orhan Pamuk Dosyası

Metinlerarası Bir Görme Biçimi Olarak Benim Adım Kırmızı

Bayram Sarı

Bayram Sarı

Türkiye’nin Batılılaşma süreciyle birlikte ortaya çıkan toplumsal ve siyasal gerilimleri, romanlarında “modern–gelenekçi” ve “laik–dindar” karşıtlıkları bağlamında ele alan Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, “kimlik” sorununda kesin tanımlamalardan özellikle kaçınır. Kendisini ve metinlerini tek bir kültürel çerçeveye yerleştirmek yerine evrensel bir boyutta anlamlandırır. Bu nedenle Pamuk, yazar olarak ne bütünüyle “Doğulu” ne de “Batılı” olarak bir çerçevenin içine sığdırılabilir.

 

Bu yaklaşımın belirgin biçimde görüldüğü yapıtlardan biri, yazarın “en renkli ve en iyimser romanım” olarak nitelendirdiği “Benim Adım Kırmızı”dır. Metin, 1591 yılının karlı İstanbul’unda, sarayın nakkaşları etrafında kurgulanan bir kumpasın hikâyesidir. Metinde padişahın emriyle Hicret’in bininci yılı anısına Venedik Doçu’na takdim  edilmek üzere resimli bir kitabın hazırlanma süreci anlatılır. Enişte Efendi, bu kitabın içeriğini Venedik’te gördüğü gerçekçi resim anlayışına benzer biçimde çizebilecek ve tasnif edebilecek bir kadro oluşturur. Ancak Osmanlı ve İslam dünyasında devrim sayılabilecek bu eylem, geleneksel minyatür sanatına bağlı nakkaşlarla Batılı resim anlayışını benimseyenler arasında ciddi bir çatışmaya yol açar. Özellikle perspektif kullanımı ve bireysel üslup gibi unsurların İslami sanat anlayışıyla bağdaşıp bağdaşmadığı tartışma konusu hâline gelir. Estetik ve ideolojik düzlemde başlayan gerilim, romanda bir cinayet etrafında düğümlenen dramatik bir çatışmaya dönüşür.

 

“Doğu–Batı” ikilemini doğrudan tartışmak yerine estetik kaygıları ön plana çıkaran Pamuk, “Benim Adım Kırmızı” metninde, yoğun biçimde kullandığı postmodern anlatı teknikleri ve alegorik öğeler aracılığıyla çok katmanlı bir anlam evreni kurar. Romanın bu çok katmanlı yapısını güçlendiren ana unsurlardan biri de metinlerarasılıktır. Postmodern anlatının belirgin özelliklerinden biri olan bu teknik, romanda oldukça yoğun biçimde kullanılmıştır. Kur’an’dan yapılan alıntılar, klasik Doğu hikâyeleri ve tarihsel göndermeler eserin anlam katmanlarını genişletir. Hüsrev ile Şirin ve Leyla ile Mecnun gibi anlatılar, Osmanlı saray yaşamına ilişkin ayrıntılarla birlikte romanın kültürel dokusunu zenginleştirir. Böylece metin, yalnızca geçmiş ile şimdi arasında değil, “Doğu ile Batı” arasında da bir diyalog alanı oluşturur.

 

Benim Adım Kırmızı”, farklı disiplinlerle kurduğu ilişkiler sayesinde salt tarihsel bir roman olmanın ötesine geçerken, özellikle görsel sanatların metin içinde yeniden kurgulanmasıyla hem estetik hem de düşünsel bir derinliğe kucak açar. Osmanlı nakkaşlarını merkeze alan roman, minyatür sanatını yalnızca konu edinmekle kalmaz; onu anlatının odak noktalarından biri hâline getirir. Bu doğrultuda resim, görme ve yorum kavramları iç içe geçerek sanat yapıtının anlamının nasıl kurulduğunu sorgulayan kuramsal bir zemin oluşturur.

 

John Berger’in belirttiği üzere birey, nesneleri yalnızca gözleriyle değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel arka planı aracılığıyla da görür. Dolayısıyla aynı nesne, farklı kişiler tarafından farklı biçimlerde algılanabilir. Pamuk’un metinlerarası bir evren içerisinde yeniden kurguladığı “Benim Adım Kırmızı”, kendi tarihsel ve mekânsal bağlamında tekil bir gerçeklik sunarken, kullanılan imgeler bu gerçekliği yeniden oluşturarak onu çoğul bir anlam alanına taşır. Böylece görme, özne ile nesne arasındaki basit bir ilişki olmaktan çıkar; zaman, mekân ve kültür tarafından belirlenen anlam üretici bir sürece dönüşür.

 

Romanda resim ile anlatı arasındaki bağ özellikle Enişte Efendi karakteri üzerinden görünür hâle gelir. Enişte’nin her resmin bir hikâye taşıdığı yönündeki yaklaşımı, görsel sanat ile anlatı arasında tamamlayıcı bir ilişki kurar. Bu nedenle minyatürler yalnızca estetik nesneler değil, aynı zamanda anlatının taşıyıcı unsurları olarak işlev görür. Roman tam da bu noktada, görsel sanatın yalnızca neyi gösterdiğini değil, aynı zamanda nasıl görüldüğünü de sorgular. Özellikle Doğu minyatür geleneği ile Batı resmindeki perspektif anlayışı arasındaki gerilim, farklı görme biçimlerinin kültürel temellerini görünür kılar. Böylece sanat eserinin anlamının tek ve sabit olmadığı, aksine bakış açısına göre sürekli yeniden üretildiği ortaya konur.

 

Sanat tarihine ilişkin anlatılar ise Doğu ve Batı resim gelenekleri arasındaki farkları çoğunlukla teknik düzlemde değerlendirme eğilimindedir. Perspektif kullanımı, anatomi bilgisi ya da mekânsal derinlik gibi unsurlar, bu karşılaştırmaların merkezinde yer alır. Ancak böylesi bir yaklaşım, söz konusu ayrımın daha derin boyutlarını özellikle gerçekliğin nasıl kavrandığına ve görmenin nasıl yapılandırıldığına ilişkin temel varsayımları açıklamakta yetersiz kalır. Bu nedenle Doğu–Batı ayrımı yalnızca teknik bir farklılık olarak değil, “gerçekliğin ne olduğu” sorusuna verilen iki farklı yanıt olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Batı resim geleneği, nesnel, ölçülebilir ve özne dışı bir gerçeklik anlayışı üzerine kurulurken, Doğu resim geleneği gerçekliği; algı, deneyim ve zamansallık temelinde şekillenen dinamik bir süreç olarak kavrar.

 

Batı resim geleneğinde görme, özellikle Rönesans’tan itibaren matematiksel ve rasyonel bir zemine oturtulmuştur. Erwin Panofsky bu yaklaşımı “perspektifin sembolik formu” olarak tanımlar ve perspektifin yalnızca teknik bir araç değil, belirli bir dünya görüşünün görsel ifadesi olduğunu ileri sürer. Bu anlayışta gerçeklik, gözlem yoluyla kavranabilen ve doğru tekniklerle yeniden üretilebilen bir olgu olarak değerlendirilir. Sanatçı, dış dünyayı mümkün olduğunca doğru biçimde yansıtma, dünyayı gözlemleme ve gözlemini görsel dile aktarma görevini üstlenmiş bir aracı konumunda olmalıdır.

 

Buna karşılık Doğu resim geleneklerinde, özellikle klasik Çin peyzaj resminde, görme sabit bir bakış noktasına göre organize edilmez. Resim, tek bir ânın donmuş temsili olmanın ötesinde, zaman içinde deneyimlenen bütüncül bir alan olarak ortaya çıkar. Özellikle Çin peyzaj resminde mekân, Batı resmindeki gibi merkezi bir perspektife indirgenmez; aksine çoklu bakış açıları ve bir görme pratiği aracılığıyla kurgulanır. Kompozisyon salt estetik değil, aynı zamanda düşünsel ve deneyimsel özellikler olarak da işlev görür. Dolayısıyla Doğu resminde “görmek”, yalnızca “optik” bir süreç değil, zihinsel ve sezgisel bir etkinlik olarak değerlendirilir.

 

Gerçekliğe ilişkin bu iki farklı yaklaşım, sanatçının konumunu da belirgin biçimde dönüştürür. Batı geleneğinde sanatçı, gözlem ve teknik ustalık aracılığıyla dünyayı temsil eden bir figür olarak öne çıkarken, Doğu geleneğinde ise, görünen dünyanın ardındaki düzeni kavrayan ve bunu görsel forma dönüştüren bir özne niteliği taşır. Bu ayrım, sanatın işlevine ilişkin daha geniş bir düşünsel farklılığa da işaret eder. Batı’da sanat, nesnel dünyayı açıklamaya yönelen bir bilgi üretim biçimi olarak görülürken, Doğu’da, öznenin dünya ile kurduğu uyumun ve deneyimin estetik bir dışavurumu olarak değerlendirilir. Batı geleneği gerçekliği sabit, ölçülebilir ve temsil edilebilir bir yapı olarak ele alırken; Doğu geleneği onu algı, deneyim ve ilişkiler üzerinden şekillenen dinamik bir süreç olarak yorumlar. Bu farklılık, sanatçının rolünü ve sanatın işlevini de köklü biçimde dönüştürmektedir. Dolayısıyla “Doğu–Batı” ayrımı, yüzeyde estetik bir farklılık gibi görünse de özünde farklı dünya tasavvurlarının görsel alandaki yansımalarından biri olarak değerlendirilmelidir.

 

“Benim Adım Kırmızı” romanı, görsel sanat ile sözel anlatı arasında güçlü bir ilişki kurarak görme ve yorum kavramlarını estetik, kültürel ve düşünsel düzlemde tartışmaya açmaktadır. Romanda sanat eserinin anlamı yalnızca yapıtın kendisinde değil, onu gören ve yorumlayan öznenin algı sürecinde de inşa edilir. Bu yönüyle roman, sanatın temsil gücü ile izleyicinin yorumlayıcı rolünü bir araya getiren çok katmanlı bir anlatı yapısı ortaya koymaktadır.