Baba Eli
Öykü

Baba Eli

Vicdan Özerdem

Vicdan Özerdem

Ferzan geldi sandım. Açtım kapıyı, karşımda İlker.  Hiçbir şey söylemeden bakıştık.

 

”İlker, bir şey mi oldu, iyi misin?”

 

Bakışlarını yere indirdi, yüzü iyice düştü. Aklıma yüzlerce kötü senaryo hücum etti. Kafamı eğdim, gözlerine baktım. Ağlamamak için aynı annem gibi dudaklarını ısırdı. Omuzlarını kaldırıp indirdi, hâlâ bir çocuk. Ağzının içine bakıyorum, çıkacak tek harfi, kelimeyi kaçırmamak için. Karşımda kekelerken birden kapının yanına çekildi. Bir sihirbazlık numarasının içine düştüm sanki. İlker’in yerine yaşlı adamla karşı karşıya kaldım. Düşük gözkapaklarının içinde zeytin çekirdeği kadar gözlerini kaçırarak bana baktı adam. Babam.

 

”Hayır İlker… Hayır böyle bir şey yapamazsın.”

 

İlker babamın elinden tuttu, ”Gel baba” diye içeri çekti. Kimse beni görmüyor mu? Elim ayağım dondu, bir film seyreder gibi içeri girişlerine baktım. Önümden ayaklarını sürüye sürüye küçük adımlarla geçtiler. Boyu bu kadar kısalmış olabilir mi?  Her gün jilet kaydı yüzü nasıl böyle kırışmış. İlker babamı içeri oturtup geri geldi yanıma.

 

”Abla çok zor bir dönemdeyim. Aysel çocukları alıp gitti evden. Bakamıyorum babama, o da rezil oldu.”  Şimdi gözlerini kaçıran, dudaklarını ısıran benim.

”Mecbur kalmasam getirmezdim.”

 

Kafasını yana çevirdi. Ağlıyor. Bir süre sonra kapıdan fırlayıp çıktı. Yaşananları yeni yeni idrak edip, arkasından merdiven boşluğuna seslendim. Apartman kapısının kapanışını duydum yalnız.

 

Koltukta arkası bana dönük, başını öne eğmiş. Yıllardır taşıdığı albay şapkasının kafasına oturan kısımları dökülmüş, kalan saçları çoktan kırlaşmıştı. Yaklaştığımı anlayınca sırtını dikleştirerek toparlandı. Bir horoz gibi kabardı omuzları. Başını öne doğru uzattı, dimdik karşı duvara baktı. İyice yaklaştım, koltuğa dokundum. Koltukta ondan arta kalan boşluğa oturup oturmamakta kararsızım. Titreyen elini, dizlerinin üzerinden bir karış havaya kaldırdı.  Boşlukta sallanan ve zaman uzadıkça daha çok titreyen eline baktım uzun süre. Bugüne kadar sık sık hatırladığım bu el, şimdi bana öyle yabancı ki.

 

Yemek masasından bir sandalye çektim koltuğun yanına. O ise hâlâ inatla duvara bakıyor. Pişman ya da üzgün mü? Hâlâ gururlu mu yoksa? Aslında zavallı görünüyor, bir zamanlar bu adamın aslan gibi kükrediğine, karşısında duranı parçalayıp attığına kim inanır?

 

Bir bekleme salonunda yabancı birisiyle oturur gibi sessizce oturduk.  Duvar saati tik tak ilerledikçe geçmiş zamanlara çekti beni. Geçmiş zaman geride kalmamış meğerse. Her şey capcanlı. Şimdi kırış kırış olmuş bu el bir silah gibi üzerimize doğrulmuştu. Ferzan’ı vuracak gibi nişan almış.  ”Defolun! Bu adam benim evime giremez,” diye kükrüyordu. Babam bunları unutmuş olabilir mi? Ben hiç unutmadım.

 

Zil çaldı. Çocuklar içeri koştular hemen. Ferzan beni görür görmez bir şey olduğunu anladı, yüzüme baktı. ”İlker babamı getirdi. Sorup sual etmeden bırakıp gitti. Zor durumdalarmış. Sanki biz hiç zor durumda kalmadık.”   Ferzan hiçbir tepki vermeden dinledi. ”Ne yapacağız?” dedim. Yine yanıt vermedi. Salonu işaret ettim, ”İçeride oturuyor.”

 

Fırtına kopmadan derin bir nefes aldım. Babam hâlâ duvara bakıyor. Ferzan tam karşısına geçti. Film şimdi başlıyordu işte.

Babamın yanına yaklaştı, çoktan dizine düşmüş elini alıp öptü. ”Hoşgeldin baba.”

Bir an yutkunamadım, tüm tükürüklerim ağzımda birikti. Bu gerçek miydi şimdi? Ferzan nasıl bu kadar sakin? Ya babam? Ben elimi öptürmem o ne idüğü belirsiz adama diyen adam nerede şimdi?  Yuttu mu tüm söylediklerini. İnanamıyorum, Ferzan nasıl öper o eli?

Koşarak mutfağa sığındım. Küçücük mutfağın içinde ne yaptığımı bilmeden döndüm durdum. Ağzımdan kelimeler yerine böğürerek, köpürerek tükürüklerim taştı.

Ferzan yanıma geldi. Sarılmak ister gibi açtı kollarını. Omuzlarından itekledim onu, ‘’Bu mu şimdi? Yaşanan onca şeyi yok mu sayacağız! Tüm çektiklerimiz boşuna mı?”

Ferzan mutfak masasının yanındaki sandalyeye oturdu, gömlek cebinden bir sigara çıkardı. ”Hiçbir şeyi yok saymıyoruz.”

Bu kadar sakin oluşu beni daha da çileden çıkardı.

”Yıllar sonra çıkıp gelecek ve senin ilk sözün hoş geldin baba mı olacaktı.”

Çocukların mutfağa girişiyle ikimiz de sustuk. Sorarak bakan gözlerini görünce, elime tencereyi aldım. ”Acıktınız mı?”  Ferzan önüme geçti,” Gelin bakın, dedeniz sizi ziyarete gelmiş.”  Çocukları alıp götürdü odaya. Tencereye su doldurup, ocağın üstüne koydum. Cızırtılı bir ses yayıldı ortalığa.

Arkalarından girdim salona.

”Baba bu Rîzgar büyük torunun, bu güzel kız da Hevîn.”

 

Babam hiç durmadan kafasını aşağı yukarı sallıyor. Çocuklarsa pür dikkat onu seyrediyorlardı. İlk defa görüyorlar bu dedelerini. Ferzan beyaz bir peçete tutuşturdu, babamın eline. Ağlıyor sanırım. Timsahları hatırlatıyor.

 

”Dedeniz yorgun bugün, uzaktan geldi sonra konuşursunuz,” diye, çocukları odadan çıkardı Ferzan,

 

Babamın hırıltılı ağlayışı kaldı odada. Hırıltılar benim boğazıma gelip oturdu. Mutfağa girdim, kaynayan suyun buharından göz gözü görmüyordu. Nefesim kesildi. Mutfak penceresinde, annemin gizlice İlker’le gönderdiği dantel perdeyi araladım. Ah annem, ah annem bu adam seninle vedalaşmama bile izin vermedi. Ben bunları nasıl unuturum. Ferzan nasıl unutur? Kaç kere karakola çektirip dövdürdüğünü. Kürtçe söylüyorlar diye düğünümüze polis gönderdiğini.  Hiçbir şey yaşanmamış gibi nasıl baba derim bu adama. Yok hayatta diyemem. Ferzan da diyemez.  O adam bu evde kalamaz.

 

Ferzan mutfağa girince bağırmaya başladım.  ”Sen ne yapamaya çalışıyorsun, sen nasıl bir insansın?”

 

Bir bardak alıp su doldurdu, ”Sonra konuşalım.”  Mutfaktan çıkarken kolunu sert tuttum, bardaktaki su çalkalandı.  ”O adam bu evde kalamaz Ferzan, böyle bir adam, benim babam olamaz, sen de ona baba diyemezsin. Bu adam hemen bu evden gidecek, kesinlikle benim evimde kalamaz!”

 

Ferzan mutfak kapısını kapadı. Elinde tuttuğu bardakta, su hâlâ çalkalanıyor.  ”Ya sen, sen ne yapıyorsun? Tıpkı baban gibi davranıyorsun şu an.”

 

Sıktığım kolunu bıraktım, burnumun içi titredi. Çakılıp kaldım mutfağın ortasında. Beni o halde bırakıp salona girdi Ferzan. Makarna suyunu çekmiş, ocağın altını kapadım. Altı tutmasın diye kenara çektim tencereyi.  Salondan sesleri geliyor. Konuşacak ne buldular ki… Görünmemeye çalışarak kafamı uzattım. Babamın sesini, hem de bağırmayan sesini yıllar sonra ilk defa duydum.

 

”Sağ ol oğlum, çok sağ ol.”