İki Masa
Öykü

İki Masa

Aynur Türk

Masaya her oturduğumda aynı masa değildir bu. Ama fotoğraflara bakan herkes tek bir masa görür. Bunu ilk kim fark eder, bilmiyorum. Belki masa. Belki ben. Ama bir akşam, sandalyeyi her zamanki gibi çektiğimde masanın bana biraz daha yaklaştığını hissettim. Çok az. Gözle değil, dizlerle ölçülecek kadar.

 

Adım Triger K.

 

Bir zamanlar, bir şeylerin geri dönülebilir olduğuna inanırdım. Sonra bir akşam kapının önünde durdum. O andan sonra hiçbir şey geri dönmedi. Ahşap yüzey aynıydı. Çizikler yerli yerindeydi. Masanın köşesindeki küçük çatlak hâlâ oradaydı. Ama ağırlık değişmişti. Sandalyeyi çektiğim anda masa mı beni taşıyordu, ben mi ona yükleniyordum, karar veremedim. Dizlerim masanın altına girmeden önce durdu. O duruşu hatırlıyorum hâlâ. Sanki biri, adımı söylemeden beni çağırmıştı.

 

Oturmayı seçtim.

 

Işık soldan geliyordu. Sarı bir masa lambası. Masanın bir köşesini ısıtıyor, öteki tarafı serin bırakıyordu. Serinlik camdan gelmiyordu. Kapının olduğu taraftan geliyordu. O kapı odanın içindeydi; ama başka bir yere açılıyordu.

 

Masada iki bardak vardı. Biri bana daha yakındı. Öteki, kapıya dönüktü.

 

Bardakların üzerinde harfler vardı. Benim baş harfim soldaki bardağın altına kazınmıştı. Öteki harf, sağdakinde duruyordu. Camın içine değil, camın belleğine yazılmıştı. Bir zamanlar bu masada iki kişi vardı. Masa bunu biliyordu. Şimdi ortada hiçbir şey yoktu. Koku yine de geliyordu.

 

Bardaklardan birini aldım. İçmedim. Geri bıraktım. Cam masaya değdiğinde ses çıkmadı. O sessizlik, akşam boyunca duyduğum tek net sesti. Pencereye baktım. Dürbün masaya ait değildi. Masaya konmadı. Masadan alınmadı. Yalnızca yana kaydırıldı. Dürbünü yukarı kaldırmadım. Aşağı da indirmedim. Dışarı çevirdim demek de doğru değildi. İçeri baktım desem de değil. Yalnızca yana. Kapı deliğinden bakarcasına. Yakalanmamak için değil; zaten yakalanmış olduğumu bildiğim için.

 

Karşı apartmanın ikinci katında perde açıktı. İçeride biri vardı. Her sabah işe gitmeden önce. Her akşam eve döndüğünde. Beni bilmiyordu, masayı biliyordu. Bardaklar onundu. Ya da bir zamanlar olmuştu.

 

Dürbünü yeniden yana çevirdim. Perde açıktı. Pencere yerindeydi. Ama içerisi yoktu. Bir anlığına. Ne karanlık vardı ne ışık. Ne oda ne eşya. Boşluk değildi bu, boşluğun gelmemiş hâli gibiydi. Gözüm görüntüyü aradı, bulamadı. Dürbünün içi kör değildi ama bakacak bir şey sunmuyordu. Nefesimi tuttum. Tutmasam içeride bir şey yer değiştirecekmiş gibi geldi. Sonra görüntü geri geldi. Aynı oda. Aynı pencere. Aynı yer. Bu kez eller durdu. Baş yukarı kalktı. Beni arar gibi değil. Camı da değil.

 

Bakış, pencerenin biraz üstüne çıktı. Sanki bir şey, odanın içinde değil de odanın üstünde duruyordu. Gözler bir noktada oyalanmadı; orada kalmadı. Bir ölçü alınır gibi durdu. Sonra baş çok az yana eğildi. Bakış bana ait değildi artık. Dürbünün içi doluydu ama ben eksiktim. Görüntü, benim varlığıma ihtiyaç duymuyordu. Baktığı şeyin ben olmadığını biliyordu; ama benim orada olmadığımı da. Bakış, kapıya benzer bir yerde durdu. Ama benim kapımda değil.

 

Sonra hiçbir şey olmamış gibi baş indi. Eller yeniden hareket etti. Oda, eski düzenine döndü. Ben dönemedim. Kapıdan bir ses geldi. Bir vurma değildi. Bir çağırma da sayılmazdı. Yerini şaşırmış bir temas gibiydi. Koridorda biri yoktu. Ama kapının kolu çok hafifçe oynamıştı. Dönüp bakmadım. O an dönüp bakmamak, bakmaktan daha kolaydı. Sonra masaya döndüm. İşte o anda masa ikiye ayrıldı. Biri, herkesin gördüğü masa oldu. Öteki, kapıya sırtı dönük olan.

 

Birinde yazdım. Ötekinde baktım. Beklemek, sanıldığı gibi hareketsizlik değildir. Beklemek, insanın kendisini bir noktada sabitlemesidir. Kapıya gitmedim. Ayağa kalkmadım. O akşam hiçbir şey yapmadım. Ama bir şey olmuştu. Bunu sabah anladım.

 

Kapı hâlâ kapalıydı. Ertesi gün kapının koluna baktım. Aynıydı. Boyası dökülmemişti. Ama kol artık başka türlü duruyordu. Sanki bana dönüktü. Masaya her oturduğumda kapıyı sırtımda hissettim. Dürbün elimdeydi. Pencere karşıdaydı. Sayı saymaya başladım.

Bir.

İki.

Üç hiçbir zaman gelmedi.

 

Kayıt cihazını masanın kenarına koydum. Açık mı kapalı mı olduğuna bakmadım. Birinin duymasını istedim, kim olduğunu bilmek istemedim. Kamera çoğu zaman ellerimi kaydetti. Ellerim kapıya gitmediği için uzun süre kadrajda kaldı. Bardaklardan biri yerinden oynadığında görüntü titredi. O titremeyi defalarca izledim. Suç oradaymış gibi geldi. Hareket etmeyen yerdeydi zaten.

 

Bir gece, kapının arkasından nefes sesi duydum. Kapıya yaklaşmadım. Yaklaşsaydım o nefes bana ait olurdu. Sabah masasında defteri açtım. Yazmaya çalıştım. Yazı yarım kaldı. Kalem durdu. Kapı, defterden daha yakındı. Akşam masasında oturdum. Kapıya sırtımı döndüm. Bardaklardan biri hâlâ soğuktu. Masaya baktım. Bardaklar yerindeydi. Ağırlıkları değişmemişti. Camın soğukluğu da. Ama harflerden biri yoktu. Kazınmış değildi. Sanki hiç yazılmamıştı. Parmağımı camın üzerinde gezdirdim. Yüzey pürüzsüzdü. Oysa daha önce orada bir direnç vardı. Şimdi yoktu. Cam artık hatırlamıyordu. Kalan harfe baktım. Benimki mi, öteki mi ayırt edemedim. Bardaklardan biri hâlâ soğuktu. Hangisi olduğunu söyleyemedim. Ve o anda koku geldi. Zencefil. Bir zamanlar bir eşik açıldığında yayılan koku. Şimdi hiçbir şey açılmamıştı ama koku oradaydı. Bazı izler geçmez, yer değiştirir. Ayağa kalkabilirdim. Kapıya yürüyebilirdim. Ama masadan kalkmadım.

 

Şimdi masaya her oturduğumda masa aynı değil. Ama fotoğraflara bakan herkes tek bir masa görüyor. Kapıyı görmüyorlar. Dürbünü görmüyorlar. Baş harfleri de. Ben görüyorum. Kalkamıyorum.

 

Bir.

 

İki.