Çizgi-roman çalışmalarıyla sanat yaşamına başlayan Fellini, Rossellini’nin yeni – gerçekçiliği ortaya koyan ilk filmlerinin senaryolarına katılmıştır. 1950’den başlayarak kendi yönetmenliğini uygulayan bu büyük sanatçı kadar belli temaları, belli sevgi ve düşkünlükleri konu alır. Sokaklar, sokak insanları, fahişelere Roma, çocukluk günleri, Rimini (Rimini doğumlu) sirk, palyaçolar, iri memeli kadınlar, belli nefretleri içinde barındıran papazlar, dinsel eğitim, burjuva ahlakı, seçkinci sanat uygulayıcıları, Kazanova geçinen erkekler ve İtalyan televizyonundan oluşan temalarıyla dikkat çeker. Kendi dünyasını bu denli özgün bir biçimde kuran büyük bir yönetmendir. Sekiz Buçuk, Amarcord, Kadınlar Kenti, Gemi Gidiyor’a kadar, çokluk kendi anılarına, izlenimlerine dayanan, geniş ölçüde öz yaşamsal filmler yapan bir yönetmendir. Alabildiğine kişisel bu dünyayı çok geniş bir seyirci kitlesine kabul ettiren başka bir sinemacı aklınıza geliyor mu? Benzeri olmayan yönetmenimizin belli başlı filmlerine göz atarak bu önemli sanatçının dünyasına girmeye çalışalım.
Federico Fellini, tüm filmlerinde kendini anlatmaktadır. Anılarını eşelemekte, korkularını, komplekslerini, düşlerini, ruhunun en gizli köşelerini şaşırtıcı bir cüret ve eşi görülmemiş bir sinema ustalığıyla teşhir ederek beyaz perdeye yansıtmaktadır. Filmleinde iri göğüslü, dolgun kalçalı, aşırı dişi görünümleriyle “erkek yiyen” tipte kadınlar çok sık karşımıza çıkar. Çok sıkı bir Katolik eğitimin sonucunda dine karşı belli bir mesafe konarak yapılan çekingenlik, saygı tül perdesine bürünmüş alay ve eleştiri, kötü bir rüyadan fırlamışa benzeyen olumsuz sayılabilecek çeşitli duyguları yansıtan tiplemelerle yarattığı atmosfer becerisi sinema dünyasının unutulmazları arasında yerini alır. Kadın karşısında, günah karşısında, Tanrı karşısında, Tanrısızlık karşısında, ölüm karşısında insanı, baş döndürücü, simgesel, sürükleyici bir sinemada ortaya çıkarır.
Federico Fellini, En İyi Yabancı Film dalında 8 kere aday oldu. 4 kez ödüle uzandı. Ödül aldığı bu filmler sırasıyla, “La Strada, Cabiria Geceleri, Sekiz Buçuk, ve Amarcord filmleridir. La Dolce Vita filmi ile Cannes’ de Altın Palmiye alan Fellini, sinema tarihinin en etkili yönetmenlerindendir.
Federico Fellini ve Ödüllü Filmleri
- LA STRADA (Sonsuz Sokaklar-1954) – En İyi Yabancı Film Oscarı
- LE NOTTİ Dİ CABİRİA ( Cabiria’nın Geceleri-1957)- En İyi Yabancı Film Oscarı
- LA DOLCE VİTA( Tatlı Hayat-1960)- Cannes Film Festivali Altın Palmiye Ödülü
- SEKİZ BUÇUK -1963- En İyi Yabancı Film Oscarı ve En İyi Kostüm Tasarımı
- AMARCORD- 1973- En İyi Yabancı Film Oscarı
Fellini’yi anlamak için öncelikle Roma filmine göz atmak gerekir:
ROMA
Roma’da anlatılanlar, Fellini’nin kuşkusuz çok sevdiği taptığı bu “Ebedi Şehir”in kendisine esinlendiklerinin sırasız, düzensiz bir karmasıdır. Bu kente ilk ayak bastığı günden başlayarak edindiği izlenimlerin, yer yer zamansal bir sıra izleyen öz yaşamsal geçidini oluşturan bir filmdir Roma. İlk kez inilen fakir bir akraba evindeki kişilerin inanılmaz bir gerçeklikle verilişi insanı içine alır. Sıcak bir yaz gecesi akşamında, bütün bir mahallenin kaldırımda kurulan masalarda yemek yemesini gösteren bölüm çok etkileyicidir. Genç Fellini’nin lüks bir randevu evinde bir kadına âşık olmasının yanı sıra, Fellini’yi belki de bir ‘’kadın düşmanı” ilan etmeye yeterli olabilecek 1940’ların Roma’sında bir geneleve takılıp kalırız. Burada çalışan kadınların tüm zavallılıkları ile verilmesi çok başarılıdır. Yağmurlu bir gece vakti Roma çevresindeki şosede meydana gelen inanılmaz trafik kargaşası da yaşamdan bir sahnedir. Roma metrosunun inşası için yapılan kazılarda bulunan eski bir Roma evinin duvarındaki nefis fresklerin, taze hava ile temasa geçince yavaş yavaş silinmesi, yok olması eskinin yeni karşısındaki dayanıksızlığını, yitip gitmeye yargılı olduğunu mu simgeliyor? Eski bir sarayda tozlanmış, çürümüş mobilyaların arasında geçmiş parlak günlerini düşünen bir soylu kadının, din büyüklerinin katıldığı bir toplantıyı düşlemesi ve din adamları için özel giysilerin teşhir edildiği defilenin yer alması… Bunlar mizah ögesi taşıyan etkileyici sahnelerdir.
Roma Filminin oyuncuları: Peter Gonzales, Pia De Doses, Renato Giovannoli-1972 yapım yılı
Senaryo: Federico Fellini, Bernardino Zappani
KAZANOVA
Donald Sutherland’ın başrolünde oynadığı bu filmde aktör, Fellini makyajıyla tanınmaz yüzüyle kendini beğenmiş, çıkarcı, ikiyüzlü, kişiliğe ayna tutuyor. Kazanova’nın olgunluk çağıyla, yaşlılığı arasında geçen uzun yılları kapsayan bir dizi serüveni izletiyor bizlere. Kazanova ve Fransa Kralı, Kazanova ve Papa çağının İtalyan soyluları, sanat çevreleri bunların hepsi, Fellini’nin alaycı umursamaz ve küstah bakışı altında birer kukla, birer karikatür olarak beliriyor filmde. Yönetmen, aydınlanma çağının tarih kitaplarındaki karakterlere hiç benzemeyen acılı ve acıklı görünümlerini oldukça başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarıyor.
Kadınlar… Kazanova efsanesini tam bir ters yaklaşımla ele alıp didik didik ederken (Fellini’nin tüm filmlerinde belirgin bir şekilde kadına karşı bir tür hayranlık vardır.) bu kez Kazanova’nın kadınlardan nefret ettiğini bir ruh bilimci titizliğiyle gösteriyor. Fellini, bu durumu açıklarken karşı cinsle gerçek boyutta sağlam ve sürekli bir ilişki kuramama korkusunun ve yetersizliğinin yansıması vardır, diyor. Kazanova bir sinema ustasının, bir sinema büyücüsünün benzersiz dünyasının perdeye yansıdığı bir film. Filmin tek zayıf noktası da Fellini’nin gerçekten de 18. yüzyıl İtalya’sını sevmediğinin, giderek ondan nefret ettiğinin gözler önüne serilmesidir. Görkemli sinemasının ardında, bir sevgi filmi değil, bir nefret filmi olduğu gerçeğini sırıtıyor olmasıdır. Fellini sineması, taşıdığı karamsarlık çizgileriyle daha bireysel bir yere konumlanıyor. Kazanova’nın abartılmış bir makyaj altında son derece yaşlı haliyle gösterildiği son bölüm, bir ölüm, bir yaşlılık, bir tükeniş filmi olduğu gerçeğini vurguluyor.
Kazanova filmi oyuncuları: Donald Sutherland, Tina Aummont, Carmen Scarpitta- 1976 yapım yılı
Senaryo: Fellini, Bernardino Zappani.
AMARCORD
Kelime anlamı olarak, Güney İtalya diyalektiğinde “ Anımsıyorum” anlamına gelen bir sözcüktür. Dünya yüzünde kaç yönetmen yalnızca çocukluk, ilk ve gençlik anılarıyla yola çıkıp yaptığı filme “Amarcord- Anımsıyorum ‘’gibi öznel bir isim koymaya cesaret edebilir? Fellini bunu gerçekleştiriyor. 1935’lerde Adriyatik kıyısında bir küçük İtalyan kasabasında yaşanan bölük pörçük anılarını perdeye aktarıyor. Filmi izlerken bu anılar sanki herkesin, hepimizin anıları gibi hissediyoruz. Kimin gençliğinde ana- baba kavgaları, asalak akrabalar, antika öğretmenler olmadı ki? İlk cinsel istekler, köyün delisi, beyniyle cinselliği ters yönde gelişmiş azgın dişi, oynak kadınlarla kurulan ilişkiler… Fellini tüm bunları anımsıyor, anımsadıkları yaratıcılığın süzgecinden geçmiş imgeler halinde perdeye yansıdığında herkes kendinden, geçmişinden bir şeyler buluyor orada.
Amarcord, sinema tarihinin en varoluşçu filmlerinden birisidir. Fellini klasik anlamda gerçeklik duygusunu hiç önemsemeksizin bize hayatı sunuyor. Hayatın bir yansımasını değil, kendini, her anını, her görüntüsünü yaşayan, her karakteri soluk alan bir film. Filmdeki Gradisca karakterin (hayatı boyunca bir Prens arayan, hoppa görünüşlü ama iyi yürekli biri) sonunda jandarma çavuşuyla evlenip gitmesinin hüznünü, faşist parti yöneticisi onuruna düzenlenen “ Roma’nın Doğuşu’’ anma töreninin gülünçlüğünü filmin karakterleri ile birlikte duyumsamamak olanaksız bir hale geliyor.
Filmi izlerken insanın aklına ‘’Amarcord, politik bir film mi?’’ sorusu geliyor çoğu kez. Buna ne evet ne de hayır diyebiliriz. Bu filmde politika, hayatın içinde var olduğu oranda yer alıyor. Hem her yerde hem hiçbir yerde olan, görülmeyen, duyulmayan ama temelde her şeyi hayatımızın en özel yanlarını bile etkileyen o ağlar zinciri söz konusudur. Tören bayram gibi ortak yaşanan coşkulara düşkün bir Akdeniz toplumunda bu törensel merakın faşizmin yeşermesine uygun bir zemini nasıl hazırladığı, filmde çok iyi veriliyor. Yöneticiyi karşılama töreni, çiçeklerden yapılmış dev Mussolini portresi, bu portreyle konuştuğunu, ondan evlenme izni aldığını düşleyen genç çocuk bunlar çok iyi düşünülmüş ayrıntılar olarak dikkat çekiyor. Histerik çığlıklarla kendilerinden geçen Katolik kilisesinin beslediği bir duyarlığı “öndere tapınma” alanına kolayca kaydırıveren kadınlara tanıklık ediyoruz.
Fellini’nin “canavar kadınlar”ı kuşkusuz Fellini kadınları deyince akla gelen iri- yarı çok cüsseli kadınlar. Bluzlara sığmayan iri göğüslerini, bisiklet yarışına çıktıklarında pantolonlarını geren geniş kalçalarını, sinemaların önünde akşam gezintisine çıktıklarında takındıkları oynak ve kıvrak yürüyüşlerini, yeni yetişme çağındaki gençlerin düşlerinden eksik etmediği kadınlar. Fellini’nin doğurgan, üretken “ dişi canavarları” kadınlar.
Amarcord filmini şöyle özetlemek mümkün: Sinemanın ötesine geçen, sinemanın tüm yapaylığını ve düşselliğini açıkça taşıdığı halde bunların ötesine geçip hayatın kendisi oluveren bir film. Gerçekleri ve düşleri, hayaletleri, tutkuları ve karabasanları, kişiselliği ve siyasallığı, öznelliği ve nesnelliği alışılmadık yerlerden yola çıkıp beklenmedik yerlere ulaştıran bir film. Amarcord mutlaka birkaç kez izlenmeli diye düşünüyorum.
Amarcord filmi-1973 yapımı- Türkiye’de 1981 yılında gösterime girmiştir.
Senaryo- Federico Fellini, Tonino Guerra
Filmin oyuncuları- Maria Antoinetta, Magali Noel, Bruno Zanin, Josiane Tanzilli, Armando Brancia.
SEKİZ BUÇUK
Bu film, yarattığı etkiyle, yönetmenin adını sinema tarihi içerisinde kavramsallaştırmıştır. Hayal gücünü, sembolleri, düşleri çağrıştıran “Felliniesk’’ ifadesinin yerleşmesinde ise İtalyan besteci Nino Rota’nın müziğinin payı büyüktür.
Çekmeye giriştiği filmle ilgili tüm özgüvenini ve ilhamını yitiren yönetmen Guido’yu merkezine oturtan Sekiz Buçuk, baştan sona karakterin iç dünyasına odaklanır. Hayalle gerçek, geçmişle şimdi arasında mekik dokur film. Hem özel hayatında hem de meslek yaşamında çıkmaza saplanmış, ilham perisini yitirmiş, kafası karışık yönetmen Guido rolünde Marcello Mastroianni’yi görürüz. Sekiz Buçuk filminin çıkış noktası, “ Tatlı Hayat”la yakaladığı başarının ardından yaratıcılık krizi çeken Fellini’nin kendi açmazlarıdır aslında. Öyle ki tüm filmlerinde kendi hayatından, kendi düşlerinden ve takıntılarından yola çıkan Fellini’nin en otobiyografik filmi sayılır.
Sekiz Buçuk filmi -1963 yapımı
Senaryo – Fellini, Tullio Pinelli, Ennio Flaiano, Brunello Rondi
Filmin oyuncuları – Marcello Mastroianni, Claudia Cardinale, Anouk Aimee, Sandro Milo
Çağımız sinemasında bir tek Fellini var. Böylesine öznel, böylesine kişisel bir yerde çağın sorunlarından, toplumların çözüm bekleyen problemlerinden kopmuş, uzağa düşmüş bir sinemayı kaç kişi yapabilir, kaç kişi bize kabul ettirebilir? Kuşkusuz böyle bir sinemayı yapmak, günümüz sinemasında sayıları bir elin parmaklarını aşmayan birkaç kişiye özgü bir davranıştır. Ancak bir Fellini’den ve daha birkaç yönetmenden gelirse bu tür bir sinema kabul edilebilir. Gerçek ve büyük sanat eseri hiçbir kural, sınır, bağlanma tanımaz. Fellini sinema tarihinde yerini koruyacaktır.
KAYNAKÇA
Yönetmenler,Filmler,Ülkeler-Atilla Dorsay-Varlık Yayınları