Apokaliptik / Distopik Bir Film: “Aden”
Sinema

Apokaliptik / Distopik Bir Film: “Aden”

Mehmet Toygar Özdemir

Barış Atay’ın 2018 yapımı filmi “Aden”, bir dram ama aynı zamanda bir çağın ruhuna tutulmuş karanlık bir aynadır. Düşük bütçeyle çekilmiş olmasına rağmen, sinemanın olanaklarını zorlayan, anlatısını masalsı bir atmosferle örerek izleyiciyi distopik bir evrene davet eden bir yapımdır. Kültür Bakanlığı’nın desteklemediği bu film, kendi imkânlarıyla var olmayı başarmış bir direniş örneğidir. Bu yönüyle, anlatısıyla olduğu gibi üretim biçimiyle de politik bir duruş sergilemiştir.

 

Film, savaş sonrası kıtlıkla boğuşan bir dünyada hayatta kalmaya çalışan Aras ve Marba adlı evli bir çiftin hikâyesini anlatır. Yaşadıkları yer cehenneme dönmüştür, cennet artık başka diyarlardadır. Bu cennet; bir arayış, bir kurgu, bir hayaldir. Gerçeklikten kopmuş, zaman ve mekânın belirsizliğinde savrulan bir umut kırıntısıdır. Aras’la Marba, bilinmeze doğru yola çıkarlar. Dağ, tepe demeden yürürler; yüzlerinde korkunun, tedirginliğin izleri belirginleşir. Bir gece vakti, umutlarının tükendiği anda bir ırmakla karşılaşırlar. Suya kavuşmak, çölde vaha bulmak gibidir. Ellerini yüzlerini yıkayıp bir meşaleyle ırmağa girerler. Irmak, köprü ve bir kadınla bir erkek… Cennet burası dedirten bir kadraj. Kâbustan uyanır gibi bir doğuş. Bu sahne, sinematografik olarak filmin en güçlü anlarından biridir. Görüntü yönetmeni Barış Aygen, sınırlı olanaklara rağmen bu sahnede bir görsel şiir yaratır. Işık, suyun yüzeyinde kırılırken karakterlerin yüzüne düşer; bu kırılma, hem umut hem de kırılganlık olarak okunabilir. Kamera, karakterlerin yüzüne yaklaşırken, izleyici de bu doğuşa tanıklık eder.

 

Aras ve Marba, yaşam izleri gördükleri bir çiftlik evine yaklaşırlar. Marba, kendi can güvenliğini düşündüğünden karısını kardeşi olarak tanıtmaya karar verir. Libak ve Pukay adlı iki kardeş, bu davetsiz misafirleri büyük bir kararsızlıkla evlerine kabul eder. Bu sahneyle birlikte film, göçebeyle yerli arasındaki gerilimi kurar. Aras ve Marba, savaş yüzünden terk ettikleri yurtlarına dönmeyi düşünmezler; ama nereye gideceklerini de bilmezler. Tek istedikleri hayatta kalmak ve karınlarını doyurmaktır.

 

Film, göçebelik ile yerleşiklik arasındaki çatışmayı, mültecilik ile mülk sahipliği arasındaki gerilimi işler. Arka planda mültecilik, yerleşme, hayatta kalma mücadelesi, güç, savaş, yıkım, kıskançlık, iktidar, haksızlık, açlık, kadın sorunu ve sınıfsal mücadele vardır. Ancak bu temalar, derinlemesine işlenmek yerine, yüzeyde bırakılmıştır. Film, çok şey anlatmaya çalışırken hiçbirini yeterince derinleştirememiştir. Bu da anlatının bulanıklaşmasına neden olmuştur.

 

Barış Atay, filme politik bir arka plan yüklemiştir. Ancak bu defa, solun geleneksel takıntısı olan toplumsal gerçekçilikten uzaklaşılmıştır. Bu tercih, anlatının masalsı yapısını güçlendirmiştir. Film, dinsel mitolojiyle kuşatılmış bir anlatı kurar. Tevrat’a göndermeler yapılır, mitolojik anlatım güncellenir. Ancak bu göndermeler, senaryonun bulanıklığı içinde kaybolur. Onur Orhan’ın kaleme aldığı senaryo, bir havuzda inci aratır; ama su bulanıktır. Kadın konusu, özellikle Marba karakteri üzerinden oldukça yüzeysel kalmıştır. Kadının meta olarak algılanması, doğuyu ve Ortadoğu’yu çağrıştırır. Ancak bu çağrışım, derinleştirilmeden geçilir.

 

Funda Eryiğit, oyunculuğuyla filmi sırtlamış; bu performans ona ödül de kazandırmıştır. Sermet Yeşil ise karakterine ruh katmayı başarmıştır. Ancak Libak ve Marba karakterleri anlatının ritmini düşürür. Özellikle Marba’nın oyunculuğu, filme mecburen eklenmiş bir katkı gibi durmaktadır. Film, sinema için çok da derli toplu değildir; kısıtlı bir mekâna sıkıştırılmış anlatı, daha çok tiyatroya uygun bir yapı sunar. Belki bu metinden bir televizyon dizisi çıkarılabilirdi.

 

Final sahnesi ise anlatının en zayıf halkasıdır. Film bir an önce bitsin de kurtulalım denmiş gibidir. Gerilimli ama sakin seyreden film, finalde hızlanır; bu hızlanma anlatının ritmini bozar. Ses miksajı kötü olsa da kurgu başarılıdır. Görüntü yönetmeni, tüm imkânsızlıklara rağmen iyi bir iş çıkarmıştır.

 

Filmde mekân, zaman ve atmosfer masalsı bir biçimde yeniden yaratılmıştır. Ancak bu yaratım izleyiciyi yormaktadır. Savaşla birlikte oluşan mültecilik sorunu yalnızca yüzeyde işlenmiştir. İki kardeş neden orada yaşar? Bu sorunun cevabı tatmin edici değildir. Belirsiz zaman ve mekâna yapılan yolculuk, izleyiciyi sürekli bir gerilim hâlinde tutar. Bu gerilim anlatının merkezidir, fakat çözüm sunmaz.

 

Tevrat’ın Gölgesinde Bir Cennet Arayışı

“Aden”, bir apokaliptik film olarak insanın cennet arayışında cehennemi yaşamasını anlatır. Her sınıftan insanın dramı resmedilmiştir, ancak bu resim net değildir. Film, bir rüya gibi başlar; bir kâbus gibi sona erer. Cennet bir hayaldir, cehennem ise her yerdedir. İnsanlar, iliklerine kadar bu cehennemi yaşar. Bu cehennem, insanın kendi içindeki karanlığın da bir yansımasıdır.

 

“Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu.” (Tekvin, 2/8) Barış Atay’ın “Aden” filmi, bir distopya olmakla birlikte aynı zamanda kutsal metinlerin gölgesinde şekillenen bir cennet arayışıdır. Yönetmen, bir röportajında filmin adının Tevrat’taki “cennet bahçesi” anlamına geldiğini belirtir. Bu bahçe, Adem ile Havva’nın kovulmadan önce yaşadığı yer; yani insanın düşmeden önceki hâlidir. Film, bu düşüşün ardından kalan enkazda cenneti yeniden kurma çabasını anlatır. Ancak bu cennet, umuttan çok bir yanılsamadır.

 

Aden, cennet bahçesi… Aranan yer. Yoksa burada bir kadın adı mı ima edilmiştir? Kadının olduğu yer cennet midir? Geldikleri yer cennet değildir. Belki de Adem ile Havva’nın dünyaya düşüşü olarak yorumlanabilir. Distopik bir dünya… Hristiyanların günaha bakışı; günah sonrası çile, loş kiliseler.

 

Tevrat’ta Aden, Adem ile Havva’nın kovulmadan önce yaşadığı cennet olarak bilinir. Kur’an’da “Adn” olarak geçer. “Dünya üzerinde bir yerdir,” diyenler de vardır. Tevrat’a göre bu bahçe dünyevidir, başka âlem değil. Yeri belli olmayan bir bahçe… Tevrat’ta yapılan tasvirlerde buranın “Allah’ın Bahçesi” olduğu anlatılır. Burada dört kola ayrılan bir nehirden bahsedilir. Filmdeki dört ana karakter bu dört kollu nehir metaforuyla örtüşür: Aras, Marba, Libak ve Pukay. Her biri ayrı bir akış, ayrı bir yön, ayrı bir kaderdir; ama sonunda aynı karanlıkta birleşirler.

 

Tek mekânda, flu bir zaman biriminde masalımsı bir anlatım filmin omurgasını oluşturur. Dinsel mitolojilere göndermeler yapılarak hikâyeye derinlik verilmek istenmiştir. Karakter isimleri mitolojik göndermelerle ters çevrilmiştir. Seyirciye âdeta “Hikâyeyi anlamakta zorlanırsanız isimleri tersten okuyun!” denmektedir.

Aras (Sara): (Sara, İbrahim peygamberin karısı.) Güzel ama çaresiz. Erkek egemen bir dünyada var olmaya çalışan bir kadın. Kadın olmak başlı başına zor bir şey. Erkek egemen bir toplumda kadınca yaşamak da zor. Aras, savaş ve kıtlık nedeniyle bir erkeğin ardına takılıp gidiyor. Yoksulluk ve sahipsizlik onu çaresiz bırakıyor. Kocası ne derse onu kabul ediyor. Kocasına karşı itaatkâr, hamile olduğu hâlde kocasının, “Kardeşim gibi davran,” demesini de kabulleniyor. Aras, erkekler arasında eziliyor. Eşi kendi hayatını kurtarmak için kardeşi olduğunu söylemesini istiyor. “Eğer kocan olduğumu anlarsalar sana sahip olmak için beni öldürürler,” diyor. Aras, itaat eden kadın. Kim ne söylüyorsa onu yapıyor. Çaresiz. Libak tarafından tecavüze uğrarken çocuğunu korumak adına buna ses çıkarmıyor ama kocasının bu olaya sessiz kalmasına da çok içerliyor.

 

Marba (Abram/İbrahim): Kaderci ama hayatta kalmak isteyen. Karısını kardeşi gibi tanıtarak onu korumaya çalışır. Tıpkı Tevrat’taki Abram gibi. Abram, Nemrut’un elinden kurtularak Babil’i terk edip karısı Sara ile birlikte Mısır’a gitmiştir. Sara’nın güzelliği Firavun’un kulağına kadar gitmiş. Abram,  Firavun’a Sara’nın kardeşi olduğunu söylemiştir. (Marba’nın Aras’ı kardeşi gibi sunması buraya göndermedir.)

 

Kadın bütün dengeleri değiştiriyor. Bütün erkekler etrafında pervane. Ama kadına eşya gibi bakıp sahip olmak istiyorlar. O yüzden onun düşüncesinin bir önemi yoktur. Kadın erkekler için sadece ele geçirilmesi gereken bir metadır. Cinsel arzuların giderilmesi için bir nesnedir. Marba, kardeş olduğu söylediği için Libak’ın karısının odasına girmesine ses çıkaramıyor. Kadının buradaki pozisyonu çok da önemli değil. Marba’yla Aras ev sahibi olsaydı, iki kardeş dışarıdan gelseydi, Aras yine cinsel taciz edilirdi.

 

Marba’nın tüm amacı hayatta kalmak ve rahat bir yaşama kavuşmaktır. Bunun için iki kardeşi soyup kaçma planları yapıyor. Marba ( Abram/ İbrahim) kaderci ama iyi yaşamak istiyor. En azından hayatta kalma çabasındadır. Aras’ı kontrol ediyor. Kendisini dinlemesini, ne derse onu yapmasını istiyor Aras’tan. Sınıfsal çatışmalarda işbirlikçiliği de temsil ediyor. O, cennetine yaklaşmıştır; çünkü hayatta kalmıştır.

 

Libak (Kabil): Güç, iktidar, zorbalık. Kadına sahip olma arzusu, savaşın fitilini ateşler. Tecavüzü bir hak gibi görür. Libak; ağabey, ağa, devlet, güç. Sahip olma egosu zirvede. Çekinmeden, hesap sorulamayacağını bildiğinden Aras’ın odasına girerek tecavüz ediyor. Bunu hakkı olarak görüyor. Kötülük, zorbalık, aç gözlülük bu işte. Kabil’den beri bu böyle. Kadın paylaşılamıyor, Kabil-Habil hikâyesinde olduğu gibi. Kadına sahip olma arzusu  savaşın fitilini ateşliyor.

 

Pukay (Yakup/Habil): Daha duygusal, daha insani. Kadına yaklaşımı daha yumuşak. Ama yine de sistemin bir parçası. Bukay, ağa diye hitap ettiği büyük kardeşinden karakter

 

olarak daha iyi. Kadına duygusal yaklaşıyor. Ona sahip olmak istiyor ama bunu oyunlarla zamana yayıyor. Aras’ı banyo yaparken çıplak seyrediyor, onun hamile olduğunu görüyor. Bu vesileyle Marba’nın kardeşi değil de kocası olduğunu anlıyor.

 

Filmin ilerleyen bölümlerinde evde başka birinin varlığı ortaya çıkar. Libak ve Pukay, anne babalarının onu daha çok sevdiğini düşünerek küçük kardeşlerini kuyuya atmışlardır. Bu, doğrudan Yusuf kıssasına bir göndermedir. Bodrumdaki sakat kalan kardeş, Josef (Yusuf) figürünü çağrıştırır.

 

Bu göndermeler, filmin alegorik yapısını güçlendirir. Ancak anlatımın bulanıklığı, bu göndermelerin etkisini zayıflatır. Senaryo, daha net çalışılabilirdi. Mitolojik hikâyeler, alt metin olarak işlenmek istenmiş; ama bu metinler yüzeyde kalmış. Çok şey anlatılmak istenmiş, ama hiçbir şey derinlemesine anlatılamamış.

 

Filmdeki arabalar, modern zamanı işaret etmezken varlıkları sırıtır. Arabada avcılık izleri vardır. Film boyunca çok az kullanılır. Bu, anlatının zaman ve mekân belirsizliğini daha da artırır.

 

Final belirsizlikle örülüdür. Libak, Marba’yı öldürür; Pukay’ı vurur. Küçük kardeş çığlık atarak saldırır ama Libak tepkisizdir. Aras özgürlüğüne mi kavuşmuştur? Hayatta kalan hangi kardeşin tahakkümüne girecektir? Yusuf hayatta kalabilecek midir? Yoksa yeni efendiler mi arayacaktır?

 

Film bir döngüye bağlanır; kader, Sisifos, tekrar eden çile… Kadın bu döngünün hızı, nedeni, merkezi. Belki de cennet; acının, arzunun ve mücadelenin içinden geçen bir arayıştır.