Doğmamış Şeyler
Kadın Öyküleri

Doğmamış Şeyler

Gaye Kılıçdağı

‘’Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!’’

 

Nilgün Marmara
Daktiloya Çekilmiş Şiirler

“Ve bazı kadınlar, her sabah doğuruyormuş gibi uyanır; her gece gömüyormuş gibi uyur.”

 

Hastane odası üç kadının nefesini taşıyacak kadar genişti, fakat sessizliğini taşıyacak kadar da değildi. İçeride ne bir bebeğin taze kokusu vardı ne de bir doğum telaşının aceleciliği. Yine de kadınlık, görünmeyen bir yerinden hafifçe kıpırdıyor gibiydi; göğsün içinden, boğazın gerisinden, insanın kendine itiraf edemediği cümlelerden dışarı sızarak. Odadaki hava, doğmamışla kaybolmuş olanın arasında sıkışmış gibiydi.

 

Gözde yatakta doğrulmuş, çarşafın kenarını parmaklarının arasında usulca dürüyordu.
Kıvırdığı kumaşı düzeltti, sonra yeniden bozdu; parmakları kendi ritmini yaratmıştı, Gözde ise bunun farkında bile değildi. Odadaki sessizlik, onun küçük hareketlerine bile yankı olup geri dönüyordu.

 

“Yanıldım…” dedi Gözde; sesi hem alçak hem de sıkışmış bir nefesin içinden çıkmış gibiydi.
“Biliyordum aslında… korunmadığımızı. Ama işte… insan bazen kendi aklını bile kandırıyor. Denk gelmez sandım.”

 

Yanağındaki küçük çizik, eski bir hatıranın izini taşıyan soluk bir çizgi gibi duruyordu. Ojesi çatlamış parmaklarının arasında çarşafın ince iplikleri kayıp gidiyor, sanki her dokunuşunda başka bir kararsızlık dağılıyordu. Bir an parmak eklemlerini sıktı; kemikleri sanki kendi içindeki gerginliğe karşı dayanak arıyordu. Omuzları hafifçe düştü; cümlenin ağırlığı bedeninden süzülmüş gibiydi.

 

“Üç oldu… üç,” diye fısıldadı Gözde; kelimeler dudaklarından düşen kırık taşlar gibiydi.
“Her seferinde biraz daha inanmışım. Kendime, ona, hayata… bir şeylerin değişeceğine. Ama hep yanlış yere tutunmuşum. Artık neye inandığımı, neyi bıraktığımı… bilmiyorum.”

 

Konuşurken bakışları boşluğa kaydı; sanki o üç sayı hâlâ bir yerlerde asılı duruyor, odanın içinde görünmeyen bir ağırlık gibi nefesleri bastırıyordu. Üç, bir rakam değildi artık; yarım kalmış üç hayat, üç ihtimal, üç gölgeydi.

 

Ceyda yatakta sırtüstü uzanıyordu; gözleri kapalıydı ama yüzündeki gergin çizgiler, uykuda bile rahat edemeyenlerin ifadesini taşıyordu. Karnındaki iz kabuk bağlamıştı; günlerin nasıl aktığı belirsizdi ama o iz, sözlerden daha doğru bir tarih tutuyor, yaşananların sessiz bir kaydı gibi duruyordu.

 

“Kendini suçlamak kolaydır,” dedi, gözlerini açmadan; sesi hem yorgun hem de yıllardır aynı cümleyi içinde taşıyormuş gibi derindi.
“Zor olan… neyin gerçekten sana ait olmadığını fark etmektir. İnsan bazen başkalarının bıraktığı yükleri kendi yükü sanıyor. Kimin acısını taşıdığını bile karıştırıyor.”

 

Gözde başını eğdi; bakışı dizlerine değil, sanki kendi içine doğru kaymıştı. Dizlerinin üzerindeki ince titreme bile ona yabancıymış gibi duruyordu.

“Ben… duyamıyorum artık kendimi,” dedi; sesi kısık olduğu kadar yorgundu da; insanın kendi sesini kaybettiğinde çıkan o boşluğun tonuyla.

 

“İçimde biri konuşuyor gibi… ama o ben değilim. Uzun zamandır değil. Sanki birileri yıllardır içimde yer değiştiriyor, ben de artık hangisinin gerçek olduğuna karar veremiyorum. Bir ses var… ama bana ait olduğunu düşündüğüm o eski ses çoktan kaybolmuş gibi.”

 

Ceyda gözlerini ağır bir hareketle açtı; tavana bakarken yüzünde, uzun süredir içinden geçen bir cümleyi sonunda dile getirenlerin sakin kararlılığı vardı. Bir süre tavandaki çizgileri izledi, sanki orada kendi geçmişinin gölgelerini görüyormuş gibi.

 

“Bir kadın kendini duyamıyorsa,” dedi, sesi yumuşak ama keskin bir gerçeği taşıyordu,
“başkaları çok kolay konuşur onun yerine. Çünkü sessizlik boşluk bırakır… ve insanlar o boşluğu doldurmayı kendine vazife sanır.”

 

Gözde, Ceyda’nın sözünü içine çeker gibi derin bir nefes aldı; sanki anlamakla kabul etmek arasında sıkışmıştı.

Çarşafı bıraktı, parmaklarının boşlukla karşılaşmasına şaşırmış gibi kısa bir an durdu; sonra aynı belirsiz hareketle yeniden tuttu. Göğsü ağır bir dalga gibi yükselip indi, ama dalga hiçbir yere ulaşmadı.

 

“‘Bırak kendini’ demişti bana…” dedi, dizlerine bakarken.
“Ben de bıraktım galiba. Sandım ki bırakınca özgürleşirim. Ama şimdi… toplamak istediğimde bulamıyorum. Parçalarımı çağırıyorum ama gelmiyor. Kendim… gelmiyor.”

 

Elini saçlarına götürdü; parmakları tutunacak bir tel arıyormuş gibi aralarında dolaştı. Saçlarını istemeden dağıttı, sonra toparlamaya çalıştı ama hareket yarım kaldı. Eli havada asılı durdu; devam edemeyecek kadar yorgun, bırakamayacak kadar alışkındı. En sonunda elini indirip çarşafın kıvrımına yeniden sarıldı.

 

Odanın sessizliği iki kadın arasında ağır ağır dolaştı; ne tamamen rahatsız edici ne de gerçekten huzur vericiydi. İkisinin ortasında gri bir alanda duruyor, hem içeri hem dışarı ait olmayan bir nefes gibi oyalanıyordu. Hastanelerin zamanı farklı akardı; saatler değil, nefesler birikir burada. Bir nefesin titremesi dakikanın yerini alır, bir suskunluk yarım günü anlatır.

 

O sırada koridordan uzak bir tekerlek sesi duyuldu; ne aceleciydi ne de yavaş. Bir nöbet devrinin içinden geçen sıradan bir ses. Yine de oda, bu sesi birkaç saniye tutup geri bıraktı; sanki her ses burada yankılanmadan kabul edilmezmiş gibi.

 

Ceyda başını hafifçe yana çevirdi; hareket küçük ama içindeki yorgunluğu gizlemeye yetmeyecek kadar ağırdı.
“Ben dört gündür buradayım,” dedi, duraksayıp. “Belki beş. Zaman karıştı. Rüyamda hep aynı yüz geliyor. Saçları ince, elbisesi beyaz. ‘Bu kez geleceğim,’ diyor. Ama gelmiyor. Her gece söz veriyor, her sabah yok.”

 

Gözde gözlerini koridora çevirdi; sanki oradan bir ses, bir haber, bir işaret bekliyordu.

 

“Gelen nedir, giden nedir… bilmiyorum artık,” dedi; sesi, cevabı çoktan unutulmuş bir soruyu tekrar eder gibiydi.
“İçimde bir boşluk var. Sanki biri yıllar önce bir şey bırakmış oraya ve ben o boşluğu taşıyorum. Ne büyüyor ne küçülüyor… bir ağrı gibi değil, daha çok bir gölge gibi. Öylece duruyor. Ben nereye gitsem geliyor.”

 

Cümleyi bitirirken omuzları hafifçe düştü; boşluk konuşurken ondan bir parça daha almış gibiydi.

 

Ceyda ona baktı; bakışında merhamet yoktu, çünkü merhamet yukarıdan inerdi. Onun bakışı daha çok tanıdık bir eşitliğin, aynı yaradan geçmiş iki insanın birbirini sessizce tanımasının bakışıydı. Gözleri kısa bir an yumuşadı; sanki Gözde’nin içindeki boşluğu kendi içinden biliyormuş gibi.

 

“Durması da bir şeydir,” dedi, sesi alçak ama kesin bir kararlılıkla.
“İnsan bazen durmadan yürüyemez. Durmak… kayıp değildir. Bazen nefesin yetişmesi için, bazen kalbin hızını düşürmek için… bazen sadece hayatta kalmak için gerekir. Durmak, tükenmek değil; yeniden başlamak için yer açmaktır.”

 

Gözde bu sözlere cevap vermedi; sanki cevap vermek için önce kendini duyması gerekiyormuş gibi sessiz kaldı. Çenesini eline dayadı; parmakları birbirine sürtündükçe çıkan hafif ses, odanın geniş sessizliğinde beklenmedik bir yankı gibi duyuldu. O küçük tedirginlik sesi, yalnızca parmaklarının değil, içindeki kararsızlığın da titreşimi gibiydi.

 

Bir süre sonra parmaklarını bıraktı, avucunu dizine koydu. Konuşmadı. Sessizlik, söylemediği cümlenin üzerine yerleşti ve onu ezmeden, onunla birlikte durdu.

 

Gamze içeri girdiğinde kapı tam kapanmadı; aralık kalan o boşluk bile odanın havasını değiştirmeye yetti. Birinin geldiğini duyurmak için ses çıkarmasına gerek yoktu; hastane odaları insanın ağırlığını adımından önce hissederdi. Gamze’nin varlığı da böyleydi.

 

Bir süre ayakta durdu; sanki sandalyeyi nereye koyarsa kimi ne kadar rahatsız edeceğini, kimin sessizliğine dokunacağını tartıyordu. Bu tereddüt, nezaketin değil, yük taşımayı bilenlerin alışkanlığıydı. Sonunda sandalyesini, çantasını sıkıştırmadan, bir eşyaya bile değdirmeden çekti ve yatağın yanına yerleştirdi. Oturuşunda ne acele vardı ne de geç kalmışlık hissi. Daha çok, “yeterince koştum, şimdi burada duracağım” diyen birinin kabullenişi vardı.

 

Yüzündeki yorgun dikkat, insanı bunaltan bir odaklanma değil; uzun bir yolculuktan sonra hâlâ etrafı görebilenlerin sakin farkındalığıydı. Oda onunla birlikte biraz daha ağırlaştı ama bu ağırlık batıran değil, taşıyan bir ağırlıktı.

 

“Bazen kendimi duyduğumu sanıyorum,” dedi Gözde; sesi, fark edilmekten korkan ama saklanmaktan da yorulmuş bir ses gibiydi.
“Sonra bir bakıyorum… ses benim değil.”

 

Kelimeler dudaklarından çıkar çıkmaz sanki havada ağırlığını kaybetti; söylemek bile onu yormuştu. Tekrar etmedi. Artık tekrarlayacak gücü yoktu ya da tekrarlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu.

 

“İçimde biri konuşuyormuş gibi geliyor,” dedi.
“Bu sesin bana ait olmadığını biliyorum ama… galiba alışmışım ona. O konuştukça ben susmuşum. Bir süre sonra hangisinin önce başladığını hatırlayamaz oldum.”

 

Gözleri bir noktaya değil, bir boşluğa odaklandı; sanki o ses orada bir yerlerde dolaşıyor da o sadece ona yetişemiyordu.

 

Gamze başını hafifçe eğdi; bu küçük hareket bile onun nasıl dinlediğini ele veriyordu. Çoğu insan karşısındakini duymak için bekler, o ise gerçekten dinlemek için susuyordu. Sessizliği, içinde sabır biriktiren bir sessizlikti; acele etmeyen, sözün ağırlığını ölçen, karşındakine yer açan bir tür sessizlik.

 

Parmak uçları dizinin kenarında çok hafif bir hareketle kıpırdadı; sanki kelimeleri içine çekerken onların bıraktığı izleri tartıyordu. Sonra durdu. Bu duruş, yorum yapmadan önce düşünme çabasından çok, karşısındakinin acısına müdahale etmemek için kendini geride tutanların dikkatli kararlılığına benziyordu.

 

Gözlerinde, söylemek için değil, anlamak için orada bulunan birinin sabrı vardı.

 

“İnsan,” dedi Gamze yavaşça; sesi sanki düşüncelerinin arasından süzülerek geliyordu,
“en çok alıştığı şeyi duyar.”

 

Kısa bir duraksadı, bakışını yere indirdi; sanki kendi alıştığı sesleri de hatırlamış gibi.

“Ama bu… onun kendi sesi olduğu anlamına gelmez. Bazen yıllarca duyduğumuz ses, bize öğretilmiş olan olur. Bazen sevdiğimizi sandığımız bir ses bile, aslında bize ekilmiş bir korkunun yankısıdır. İnsan kendi sesini kaybettiğinde, başkalarının sesi ona kendiymiş gibi gelir.”

 

Bu sözler havada ağır ağır genişledi; odanın sessizliği bile dinlemek için yer açmış gibiydi.

 

Ceyda gözlerini açtı; bakışı doğrudan hiçbirine değmedi. Daha çok havada asılı duran sözü izliyor gibiydi, sanki cümle önce kendi içinden geçmeliymiş gibi. Kelimeleri tartan, onların ağırlığını ölçen bir yüz ifadesi vardı. Kendi yaşadıklarını hatırladığı belli olan bir donukluk geçti bakışından.

 

“Sen kendine yabancılaşmışsın,” dedi; sesi kırıcı değil, gerçeği yavaşça ortaya seren bir tondaydı.
“Ve bu… öyle hemen fark edilen bir şey değildir. İçine sessizce yerleşir. Bir bakmışsın, düşüncelerine sinmiş, sesine yerleşmiş… Kendini artık eskisi gibi duyamaz olmuşsun.”

“Yabancılaşma bağırmaz,” diye ekledi neredeyse fısıltıyla, “ama geldiğinde oturduğu yerden kalkmayı da bilmez.”

“Ben… iyi bir insan sandım kendimi hep,” dedi Gözde; sesi bu kez yalnızca kısık değil, derinden gelen bir kırılmayla doluydu.
“Yıllarca iyi olayım, doğru olayım, kimse üzülmesin diye uğraştım. Kendimi geri çekmenin, susmanın, hep idare etmenin iyilik olduğunu sandım.”

Nefesi hafifçe titredi.
“Meğer… iyi olmaya çalışırken en çok kendimi bırakmışım. Sessizce, fark etmeden. Kendimi korumayı değil, kendimden vazgeçmeyi öğrenmişim. Habersiz… hem de çok habersiz.”

 

Cümle biterken bakışları boşluğa kaydı; insanın ilk kez fark ettiği bir yanlışı içinden sökmesi gibi acı bir yüz ifadesi geçti gözlerinden.

 

Gamze hafifçe doğruldu; bu hareket bir itirazın değil, bir düzeltmenin, hatta bir hatırlatmanın yumuşak tonunu taşıyordu.

 

“İyi olmakla kendini yok saymak aynı şey değil,” dedi; sesi sert değildi ama tartışmasız bir netlik taşıyordu.

 

Sözlerini söylerken bakışını pencereye çevirdi; camdan dışarı sanki uzak bir manzaraya değil, geçmişte bıraktığı bir anıya bakıyordu.

 

“Bazı insanlar bunu karıştırıyor,” diye ekledi.
“Aldıkları yükü sevgi sanıyorlar, kendi yok oluşlarını fedakârlık. Oysa kimseye faydası yok bunun… en çok kendine zararı var.”

 

Ceyda’nın dudaklarının kenarı kısa bir anlığına kıpırdadı; gülümsemeye benzeyen ama gülümsemenin öncesinde duran o hafif hareket… İçinde bir şeyin çözülüp yeniden yerine oturması gibi bir gevşeme geldi yüzüne.

 

“Biz hep karıştırıyoruz zaten,” dedi; sesi yorgun ama anlaşılır bir kabullenişle.
“Kendimizi unutmayı iyilik sanıyoruz. Kırılmamak için susmayı fedakârlık, herkes için parçalanmayı sevgi zannediyoruz. Ama en çok kendimize yanlış yapıyoruz.”

 

Sessizlik bir süre odanın üzerinde ince bir örtü gibi durdu; ama bu örtü yumuşak değildi, daha çok üç kadının nefeslerinden örülmüş, ağırlığı kendiliğinden çöken bir dokuydu. Kimse konuşmadı. Konuşmaya kalksalar bile kelimelerin bu örtünün altından çıkıp çıkamayacağı belli değildi.

 

Gamze, pencerenin yanındaki sandalyede kıpırdamadan oturuyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti; hareket etmiyordu ama içindeki ince bir dalganın zaman zaman yüzüne vurduğu belli oluyordu.

 

Gözde, çarşafı parmaklarının arasında buruşturuyor; sanki kumaşın liflerinde tutunacak bir anlam arıyor, bulamayınca yeniden bırakıyordu. Her buruşma hareketi, içindeki sıkışmışlığın küçük bir yankısıydı.

 

Ceyda ise karnındaki izi uzun uzun inceliyordu; sanki o iz şimdiye kadar sadece bir yara olmuşken, bu anda geçmişin bütün ağırlığını yüzeye çıkaran bir işaret hâline gelmişti. İlk kez gerçekten bakıyormuş gibi bir dikkat vardı gözlerinde.

 

Üçü de susuyordu, ama bu suskunluk birbirinden uzaklaştıran değil, aksine aynı noktada durduklarını fark ettiren bir suskunluktu.

 

Gamze parmaklarını dizinin kenarında birleştirdi; parmaklarının birleşme anındaki gerginlik, içinden geçen cümlenin ağırlığını ele veriyordu. Sonra bu gerginliği fark edip yavaşça gevşetti. Sanki söylemek üzere olduğu şey önce kendi bedeninden izin almak zorundaymış gibi kısa bir tereddüt yaşadı.

 

“Ben bazen…” diye başladı; sesi dışarı çıkmakla geri dönmek arasında kararsızdı, neredeyse kendi içine konuşur gibiydi.

“…doğurmaya cesaret edemediğimi sanmıyorum.”

Bu cümleyi söylerken bakışları hafifçe yere kaydı; sanki bu itiraf gözlerine bakılsa kırılır gibi. Cümlenin yarısında durdu, nefesini yeniden toplamak için. Bu bir pişmanlığın değil, içinde biriken korkunun yavaşça dışarı sızmasının tonuydu.

 

“Asıl korktuğum…” dedi Gamze, kelimeleri boğazından çıkarmak için hafifçe yutkunarak,
“…bir gün bir çocuğun bana öyle bir hayatla ‘çiçeğim’ diye seslenmesi ki… sonra o hayatın bir anda kesilmesi.”

 

Bu sözleri söylerken sesi neredeyse fısıltıya dönüştü; sanki yüksek sesle söylerse o ihtimal gerçeğe yaklaşacakmış gibi.
Bakışlarını yerdeki ince çiziğe sabitledi. Çizginin üzerinde gezinirken, parmaklarını kıpırdatmadan sadece gözleriyle takip ediyordu; sanki o çizik, zihnindeki bir yarığın dışarıya yansımış hâliymiş gibi.

 

“Sosyal medyada bir videoya denk gelmiştim,” dedi, nefesini hafifçe vererek.
“Bir çocuk, annesine… öyle bir masumiyetle ‘çiçeğim’ diyordu ki… insanın içini hem ısıtan hem de tuhaf bir şekilde acıtan bir ses. O an… sanki dünya bir anlığına durdu.”

 

Gamze’nin gözleri kısa bir an parladı ama bu bir mutluluk ışığı değildi; daha çok, geçmişte takılı kalmış bir anının yansımasıydı.

 

“O ses hâlâ duruyor bende,” diye devam etti.
“Bir yere saplanmış gibi… ne çıkıyor ne de tamamen yok oluyor. Kalbimin içinde bir yere oturdu ve oradan hiç kalkmadı.”

 

“Sonra…” dedi Gamze; sesi belirgin şekilde titredi,
“…başka bir görüntü çıktı karşıma.”

 

Cümle boğazında düğümlendi; sanki kelimeler çıkmak istemiyor ama içeride de kalamıyordu.
Bir an gözlerini kapadı, nefesini düzenlemeye çalıştı.

 

“Bir terlik,” diye fısıldadı,
“Küçük bir kız çocuğuna ait olduğu çok belliydi. Yanaklarına sürülmüş toz kadar hafif, pembe bir terlik…”

 

Gözleri boşluğa sabitlenmişti.

 

“Ama ortada çocuk yoktu.”
Bu cümleyi söylerken sesi kırıldı; yalnızca hüzünden değil, dünyanın taşıyamadığı bir gerçeğin ağırlığından.

 

“Dünya bir anda sessizleşmiş gibi oldu,” dedi.
“Öyle bir sessizlik ki… insanın kulaklarına değil, göğsünün tam ortasına çöküyor. Nefesini bile sahiplenemiyorsun.”

 

Yutkundu; boğazındaki düğüm somut bir acı gibiydi.

“Kimi zaman bir oyuncağın yanına düşüyor o sessizlik,”
dedi ve eli istemsizce parmak uçlarında titredi.
“Kimi zaman taşların arasına sıkışıyor, kimse fark etmiyor. Ama en çok…” Bir an durdu, gözleri donuklaştı.
“…insanın içini tersyüz eden manzaralarda yankılanıyor.”

 

“Suya bırakılmış bir çuval gördüm.”
Sözcükleri titrerken göz bebekleri küçüldü sanki.
“Çuvalın ağzı açıktı… ve içinde… kırık bir bacak görünüyordu.”

 

Bir an nefes alamadı; sonra çok küçük bir nefes çekti içine.

 

“İnsan… anlamamak için bakıyor,” dedi; sesinin kırıkları belirginleşerek.
“Bakarken dua ediyor: ‘Yanlış görmüş olayım.’ Ama görüyor yine de. Görmekten kaçınmak, gerçeği değiştirmiyor.”

 

Koridordan aceleci bir ses daha duyuldu; tekerleklerin metalik titreşimi bu kez daha yakın, daha telaşlıydı. Kapı aralandı ve genç bir kadın içeri girdi.

 

Yüzündeki telaş, bir hastanın telaşından çok daha derindi; sanki adım attığı yer oda değil de kendi içine açılan bir boşlukmuş gibi bakıyordu etrafa. Gözleri odanın çizgilerine değil, kendi içinde dönüp duran bir fırtınaya odaklıydı.

 

O sırada çantasından minik bir patik düştü yere. Öyle küçüktü ki, bir an odanın soluk ışığında kaybolacak gibi oldu. Kadın fark etmedi; belki görse bile eğilecek hâli yoktu.

Kimse eğilip almadı.

 

Hemşire başını içeri uzattı; sesi alışılmış bir sakinlikle:
“Biraz dinlen,” dedi genç kadına. “Doktor birazdan bakar.”

 

Sonra diğer üç kadına döndü, haberi sıradanlaştıran bir tonda:
“Bir kız bebek daha geliyor.”

 

Cümle basit bir bildirimdi ama odanın içinde anlamını büyüttü.
Üç kadın da aynı anda nefes almayı unuttu sanki.

 

Kapı kapanınca sessizlik yeniden çöktü.

 

Ceyda yastığa biraz daha gömüldü.Bu, sadece rahatlamak için değil; sanki vücudunu korumaya almak, içindeki kırılgan yeri saklamak için yapılan bir hareketti.

 

Gözde, parmaklarının arasındaki çarşaf kıvrımını bıraktı.

Saatlerdir tutunduğu o küçük kumaş parçası elinden kayarken, yüzünde hafif bir boşluk ifadesi belirdi. Sanki o kıvrımla birlikte içinden bir gerilim de çözülüp yere düşmüştü. İlk kez hiçbir şeye tutunmayan parmakları havada kısa bir an durdu; ne yapacağını bilmez bir çocuk eli gibiydi.

 

Gamze, uzun süredir yapılmamış bir şeyi yapar gibi, derin bir nefes aldı.

Nefes göğsüne dolarken yüzünde çok kısa bir süreliğine gevşeme oldu; gözle fark edilmeyecek kadar küçük ama hissedilir bir değişim.

 

Söz değil, nefes dolaştı aralarında; ve bir an için nefes kelimeden daha doğru, daha dürüst geldi.

 

Oda, ilk kez üç kadına birden, aynı anda, küçük ama gerçek bir yer açtı.