Kalk Marry, uyan bu puslu hayatın kanaviçesinden.
Notori
Kalk Marry, uyan bu puslu hayatın kanaviçesinden.
Notori
Dağa taşa, aşa Hu…
Râviyân-ı ahbâr, nâkılân-ı âsâr, o muhaddisân-ı rûzigâr şöyle rivayet ve bu tarz üzre hikâye ederler ki, uzak ülkelerin birinde… Hani ülkede acaba? Var mı gerçekten öyle bir yer? Olabilir mi? Belki var, belki yok…
Bir kadın, çığlık çığlığa sancılar içinde, kendinden üç tane daha doğurdu; bir ormanın tam ortasında. Görenler görmedi, duyanlar duymadı, anlatanlar anlatamadı… Koklayanlar oldu; evet, dediler, bu aynı koku… Fakat kimse bunun nasıl olduğunu anlayamadı…
Neyse bakalım; at atlananın, yol gidenin, hikâye anlatanın…
Adı Marry. Neden adı Marry? Neydiyse o yüzden adı Marry. Marry sıradan biri. Elleri, kolları, gözleri sıradan; bakışları sıradan, sözleri sıradan… Bir Leyla değil, bir Şirin değil, bir Züleyha hiç değil… Peki, neden sıradan bir kadın, bir hikâyenin konusu olsun ki? Oldu. Çünkü sıradanlığından o kadar sıradanlaştı ve sıkıcı bir hâle geldi ki, kendinden üç tane daha doğurarak saçılıverdi o karanlık ormanın her yerine…
Durun, başlamadı henüz hikâye; acele ettirmeyelim hikâyenin iyelerine…
Marry sıradan; dandadan, taktakadan, tuktukatan… Yürürken taşa takıldı ayağı; hoop, gümbedek, pattakadak indi… Dizi sıyrıldı, kolu kanadı, yüzüne küçük taşlar battı. Tam da işte o anda, tiptipitip tuhaf bir şeyle göz göze geldi yerde. Bedeni yerde, yüzü toprakta, kalbi ağzında bir şey… Ne olabilir? Bir taş, bir dal, bir kırık cam parçası? İnsan dese değil, nesne dese değil. Hayvan değil, cin değil, peri değil… Bir çift göz. Kocaman, koskocaman… Sadece gözleri ve elleri var… Sıradan Marry’nin sıkıcı hikâyesi başlıyor; hazır mısınız? O zaman selam vererek başlayalım kadim meddahları ve devralalım sözü onlardan:
Halk önünde gereklidir nezaket, Hüner elden bırakmamak zarafet. Söyledikçe macerayı saçılmalı şetaret, Ezgi kulunuz söyler bir Marry’li hikâye.
Hak dostum, hak…
Gittim pazar yerine, koydum aklımı satışa “iyidir” diye;
Verdiler bir yirmi beşlik, almadım “iridir” diye.
Dediler: “Ver aklını, al dünyayı.”
Almadım; dünya dertle doludur diye…
Kıskandım bu dünyada bir tek Márquez’i; “Aşk ve Öbür Cinleri” yazdı, ne yazık ki.
Geçtim öyküden, attım kendimi aynı zindana; “Yüzyıllık Yalnızlığı” fırlattı diye ruhuma.
Ah! Ah! dedim, neden uzakta? “Kıskanma, kendine bak,” dedi her satırda. Baktım, içimden fırladı bir eski mânâ; Dursam mı? Devam etmesem mi acaba? Edelim mi? Etmeyelim mi?
İsim isme, cisim cisme; o kız sıradan Marry’e…
Dizi acıyan Marry yerdeyken, gördüğü ve ne olduğunu bilmediği, sadece gözleri ve elleri olan o tuhaf şeye (bir insan, bir hayvan, bir nesne olmadığı için “şey” demek zorundayız) baktı, baktı, baktı… O şey de ona baktı, baktı, baktı… Sonunda sorusuz duramayan Marry sordu:
“— Kimsin sen?”
“— Notori ben,” dedi o şey ve ekledi:
“— Hiçliğin içine hapsolmuş ve kimsenin anlamayacağı bir yerde kimsesiz bir şeyim.”
Marry için tuhaf sözlerdi bunlar. Karşısında ne olduğu belli olmayan, bir çift kocaman göz ve ellerinden başka bir şeyi olmayan bu şey konuşmuyordu. Ama Marry onu işitiyordu. Sesi yoktu ve sözcükleri… Ama Marry onu duyuyordu. Marry içinden düşündü: “Ağzı olmayan bir şeyi duyuyor muyum? Onu işitebilir miyim? Yok canım, sadece yine bir hikâye uyduruyorum.”
Notori de onun içini işitebildi ve onu duydu:
“— Marry! Marry, seni duyuyorum.”
“— Konuşmadım ki; beni nasıl duyabilirsin?”
“— Seni konuşmadan duyabiliyorum. Tıpkı senin beni duyduğun gibi.”
Marry o gün hayatının en tuhaf gününü yaşıyordu. Belki de bu absürd bir rüyaydı; belki de değildi. Marry bir insandı ve insan olmayan—ya da hayvan ya da nesne olan—biriyle, ağzı ve kulakları olmayan bir şeyle nasıl konuşulabilirdi? Márquez’e olan kıskançlığı fantastik dünya tarafından böyle cezalandırılıyordu belki de… Al sana “Aşk ve Öbür Cinler”, al sana “Yüzyıllık Yalnızlık”…
Marry baktı, baktı… Kocaman bir çift göze ve kocaman ellere. Notori de ona baktı, baktı… Sessizliği yine Marry bozdu:
“— Seni bir şeye benzetemiyorum.”
Notori kahkahalarla güldü. Kahkahalarından yer gök inledi. Sarsıla sarsıla güldü; tıpkı bir Gargantua gibi her yeri inletti ve ekledi:
“— Ah Marry, ah zavallı Marry… Ben bir ahtapotum; vurucu kollarım ve uçlarında sessiz ve görünmez testereleri olan. Bak mesela, seni kaldırıyorum şimdi kollarımla…”
Marry’yi kaldırdı; Marry yükseldi Notori’nin kollarında. Bunu sevdi. Notori’nin kollarında gökyüzüne yaklaştı. Ona baktı, baktı, baktı… Sonra tekrar şöyle dedi:
“— Seni bir şeye benzetemiyorum.”
Notori yeniden kahkahalar attı. Sarsıla sarsıla güldü, yerleri gökleri inletti ve şöyle dedi:
“— Ah Marry, ben senin tanıdığın bildiğin kimseye benzemem. Ben bir insan değilim; bir hayvan, bir nesne değilim.”
Sonra yeniden sessizce ve uzun uzun Marry’e baktı. Marry’nin gözlerinde, ellerinde sıyrıklar vardı; sızlıyordu ve tam da kaşının üzerine bir cam parçası saplanmıştı, incecik sızıyordu kanı. Notori o kanı işaret parmağıyla sildi, sonra elini ağzına götürüp yaladı; bir kahkaha daha attı ve şöyle dedi:
“— Dikkatli ol Marry, kaşında derin bir iz kalacak.”
Marry ona baktı ve dedi ki:
“— Sen bir vampir olabilir misin? Kan yalıyorsun.”
Notori buna daha çok güldü. Öyle güldü ki kahkahasından etraftaki servi ağaçları bir o yana, bir bu yana yattılar.
“— Ben bir şey değilim Marry. Sadece ellerim ve gözlerim var. Sen hep durmadan soru mu sorarsın Marry? Çok sıkıcısın.”
“— Bilmem,” dedi Marry, “sana sorasım geliyor.”
“— Sorma; bana soru sorarsan içinde küçük, sessiz testereler birikir.”
Bu defa Marry güldü. “Bu duyduğum en saçma şey. Seni salak… Böyle bir şey mümkün olabilir mi?” Notori ona uzun uzun baktı. Durdu, bir daha baktı. Gözlerinin önünden bulutlar hızlı hızlı geçti ve Marry’e bakmaya devam etti. Marry tekrar dedi:
“— Seni salak saçma şey… Alt tarafı düştüm ve muhtemelen bayıldım. Sen bir şey bile değilsin. Ağzın bile yok. Benim içimde nasıl sessiz testereler biriktirebilirsin?”
Notori ona baktı ve onu yavaşça yere indirdi. Şimdi aynı hizadaydılar. Marry’nin kulağına fısıldadı:
“— Bana soru sormaya devam edersen karnında iki yönlü sessiz testereler biriktiririm ve sen her yerinden kanarsın.”
Marry de ona baktı ve eliyle gözlerine dokundu:
“— Bana bu kadar dikkatli bakmaya devam edersen gözlerinde bir deniz oluşur ve sürekli dalgalanır; etrafı net görememeye başlarsın.”
Notori elbette buna da güldü ve dedi ki:
“— Sen bir yalancısın Marry; tefecisin sen. Her şeyin karşılığını veren ve onu isteyen.”
Marry buna şaşırdı ve biraz da sinirlendi:
“— O ne demek Notori? O kelimenin anlamını bilmiyorum.”
“— Soru sorma Marry; testereleri düşün.”
Marry sinirlendi:
“— Testereler umurumda bile değil; sorumu cevapla.”
Notori yine kahkahalarla güldü. Marry’nin gözleri doldu; karnında ufak bir sızı hissetti. Sonra Notori’ye uzun uzun baktı; Notori de ona… Marry ona sordu:
“— Sen hiç elma şekeri yedin mi Notori?” Ve bu bir soruydu…
“— Kokusunu ve tadını hissediyorum ve çok seviyorum. Ama benim ağzım yok ki Marry.”
“— O zaman ben yerim, sen de hissedersin; olabilir mi Notori?” Ve bu da bir soruydu…
Notori’nin o kocaman gözlerinden bulutlar geçti ve deniz göründü; dalgalıydı…
“— Ne o, duyguların mı var?” dedi Marry ve bu da bir soruydu.
“— Yoo, böyle salak saçma şeyler dikkatimi dağıtır,” dedi; ama deniz biraz daha büyüdü.
“— Ama ‘hissederim’ demiştin. Duyguların yok mu?” dedi Marry; bu da bir soruydu.
“— Yoo, sadece öylesine,” dedi ve deniz kıpırdandı yeniden…
Sorulardan kesikler ve cevaplardan bir deniz oluşurken, bu şey Marry’e o kadar yakın gelmeye başladı ki Marry cevapları değil, Notori’nin kimsesizliğini duymaya başladı ve ona elma şekerini uzattı… Elma şekerini ellerine dokundurdu. Kokusunu ve tadını anlattı. O anlattıkça Notori’nin gözlerindeki mavilik belirginleşmeye başladı. Marry sordu:
“— Sen üzgün bir şey misin Notori?” Ve bu da bir soruydu.
Notori yeniden kahkaha attı. Yine ağaçlar bir o tarafa, bir bu tarafa devrildiler. Marry aynı soruyu yeniden sordu.
“— Ben üzülmem,” dedi Notori. “Üzüntü nedir bilmiyorum; hiç üzülmedim.”
Marry ona baktı, dedi ki: “Ama ellerin ve gözlerin nemli; ağlamışsın gibi.” Ve bu da bir soruydu.
Notori tekrar güldü… Notori her güldüğünde Marry ona merakla baktı ve bir soru sordu. Bir soru, bir soru daha… Her soruda bir sızı, bir sızı daha; ama Marry’nin merakı sızıdan öndeydi… Bir süre sessizlik oldu. Notori, Marry’nin kalbinin üzerine çıktı ve ona “Burada biraz uyusam olur mu?” dedi ve daha cevabını almadan uyudu. Marry ona baktı; ellerine baktı, kapalı gözlerine ve kirpiklerine… Sonra Notori gözlerini açtı ve sordu:
“— Evin nerede Marry?”
“— Evim yandı,” dedi Marry.
“— Boş ver,” dedi Notori, “bence kimsenin evi yok.”
“— Senin de mi evin yok?”
Notori yine o çınlatıcı kahkahasını attı:
“— Marry, ah salak Marry… Benim nasıl bir evim olabilir?”
“— Peki, uykun geldiğinde ve acıktığında ne yaparsın?” dedi Marry.
“— Kendime uyuyacak bir kalp ve içecek bir kan bulurum; sonra yoluma devam ederim. Çok yorulduğumda birinin avuç içlerinde otururum. Ellerimle gözlerimi kapatır, dinlerim.”
Marry bu tuhaf şeyi giderek daha da çok merak etmeye başladı. Evi yanmış ve sokakta kalmıştı. Hiç bilmediği bir sokakta, sıradan bir günde, sıradan bir şekilde yürürken düşmüş ve en çok kıskandığı yazarın romanlarını aratmayan bir hikâyenin içinde bulmuştu kendisini. Giderek merakı artıyor, sorular soruları getiriyordu ve tuhaf bir his kaplıyordu her tarafını; bir acı gibi, bir sızı gibi… Yine de bunları görmezden gelerek sordu:
“— Avuçlarımda dinlenmek ister misin biraz?”
Notori cevap vermeden Marry’nin ellerini kavuşturdu ve içine atladı; orada kendini küçücük yapıp kaldı. Marry onu seyretti, seyretti. Dikkatlice baktı; gözlerine, kirpiklerine, ellerine ve parmaklarına… Sonra dedi ki:
“— Sen ne tuhaf şeysin Notori.”
“— Sen daha tuhafsın Marry ve bir o kadar da sıkıcı. En azından daha öncesinde karşılaştığım insanlar şaşırıp, korkup, bağırıp uzaklaşıyordu. Bir heyecan belirtisiydi bunlar.
Sen ama sanki her şey çok normalmiş gibi konuşuyorsun benimle. Beni duyuyor ve sorular soruyorsun. Beni kalbinin üstünde uyutuyorsun ve avuçlarının içinde dinlendiriyorsun. Ah Marry, bunları olağan kabul edip devam ediyorsun; korku yok, endişe yok… Çok ama çok sıkıcısın. Sana neler yapacağıma dair bir fikrin bile yok.”
Bu defa Marry kahkahalarla güldü; güldü, güldü ve dedi ki:
“— Avucumun içinde bir çift göz ve bir çift elden başka bir şey değilsin ve bu hâlinle beni mi tehdit ediyorsun?”
Notori de kahkahalarla güldü. Bir süre birlikte güldükten sonra:
“— Ah Marry… Kendi sorularının—hem de bu basit, sıradan sorularının—sana ne yaptığını hissedemeyecek kadar duygusuz birisin sen ve hiç farkında değilsin.”
Notori’nin gülüşünü Marry’nin sorusu böldü:
“— Gözlerindeki denizi daha önce gördüler mi?”
— Saçmalama, dedi. Gözlerim kahverengidir ve asla bir deniz yoktur.
Ama Marry, Notori’nin sinirinin arkasında yine o denizi ve dalgaları gördü; üzerinden bulutlar geçtiğini fark etti. Ve bir soru daha sordu:
— Peki, mavi balıkları gördüler mi?
Notori yine ağaçları sağa sola yatıran kahkahasını attı.
— Ah Marry, gerçekten o hayranı olduğun salak yazar gibisin. Ben bir çöl sırtlanıyım.
Bu defa Marry kahkaha attı:
— Sen neden böylesin, Notori? Yalnızlığına çarpıyorum. Denizine, balıklarına çarpıyorum. Neden olmadığı bir şey gibi davranmayı seçiyorsun? Gel, dinlen avuçlarımda; iyileş, biraz ısın.
Notori buna çok ama çok öfkelendi, bakışları sertleşti. Marry’nin avucunun içinde çırpınmaya başladı:
— Kaşındaki iz hiç geçmeyecek Marry, dedi. Dahası, sorduğun soruların sana ne yaptığını ben birden yok olduğumda göreceksin ve böyle sıradan ve saçma sorularla kimseyi rahatsız etmemen gerektiğini anlayacaksın.
— Gitmesen olmaz mı? dedi Marry. Kalamaz mısın?Ve bu da bir soruydu ama dayanılmaz bir sızıya neden oldu.
— İstersen pamuk şekerlerim var; onları da istemez miydin? Ve bu da bir soruydu. İstersen ellerimde dinlenebilir, kalbimin üzerinde uyuyabilirsin; iyi gelmez mi? Ve bu da bir soruydu.
Notori her soruya kahkaha attı. Kahkahaları ağaçları sarstı, böcekleri korkuttu, kuşları ürküttü ve Marry’nin ellerinden fırlayarak kayboldu. Marry onu her yerde aradı: sokaklarda, ağaç dallarında, kayaların arkasında, insanların avuç içlerinde, yüzlerinde… Notori hiç olmamış gibi gitmişti.
O aramaya devam ederken yoldan geçen biri ona dedi ki:
— Karnınızdan kanlar sızıyor.
Marry o an bedeninin her yerinden kanlar sızdığını, her yerinde küçük küçük kesikler olduğunu fark etti ve büyük bir acıyla yere yığıldı. Acılar her yerden hissediliyorken, sokakta Marry’nin Notori’ye sorduğu sorular aynı anda çınlamaya başladı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Sorular durmadan, aynı anda etrafta yankılanıyordu. Kimse Marry’e yardım edemiyordu.
Sonra karanlığın içinden üç kadın geldi. Saçları uzun ve örgülüydü. Uzun elbiseleri ve kapkara gözleriyle geldiler ve Marry’i kaldırdılar. Onu uzakta, çok uzakta bir kayın ormanına götürdüler. Marry’nin tüm derisini çıkardılar ve kemiklerini büyükçe bir kazana koydular. Kaynattılar ve kaynattılar; etrafında hikâyeler anlatarak ve şarkılar söyleyerek… Sonra derisini şifalı bitkilerle yeniden diktiler; kantaron otu sürerek, dağ kekikleri ve naneleriyle ovarak… Marry’nin kemikleri sızlaya sızlaya kaynadı ve kemikleri yeniden derisiyle birleşti. Sonra Marry’nin kemiklerinden üç kadın doğdu. Birinin kocaman gözleri; diğerinin kocaman elleri ve üçüncünün sırtında mavi kanatları vardı. Mavi kanatları olan uçtu ve gökyüzünde kayboldu. Kocaman gözleri olan, büyük bir kayın ağacının görünmeyen tepesine kadar çıktı ve orada kimseye görünmeden zamanın dansını seyretmeye başladı. Kocaman elleri olan kendine sarıldı ve yola çıktı; bir çölde, bir kaktüsün dibine yerleşti.
Peki Marry… O günden sonra Marry’yi bir daha gören olmadı. Ormanın içine doğru yürüdü ve kayboldu. Onun gibi birinin var olup olmadığı bile akıllarda şüpheliydi… Belki de öyle biri hiç olmadı…
Ve sona gelince hikâye iyelerine ve Marquez’e selam ederek kadim meddahlardan alınan mirasla öykü tamamlandı: Efendim, sakiye sohbet olmazmış bâkî; her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola…