Giderek yaygınlaşan uygulama alanlarıyla yapay zekâ, çoğumuzun deneme yanılma yoluyla anlamaya çalıştığı, üzerinde çokça konuştuğumuz, merak ettiğimiz yeni bir ilgi alanı. Salt bir ilgi alanı olmanın ötesinde, giderek gündelik hayatımızı biçimlendiren yeni bir olgu. Yapay zekânın öncüsü olarak kabul edilen Nobel ödüllü bilim insanı Dr. Geoffrey Hilton’a göre “Yakın zamanda yapay zekânın insanlardan daha zeki hale gelmesi sadece bir zaman meselesi.” (Aktaran Orhan Bursalı, Cumhuriyet, 16 Şubat 2026). ABD’li bilim kurgu yazarı Daniel Keyes’in Algernon’a Çiçekler adlı romanının yalnızca edebiyat okurları arasında değil, genel okuyucu kitlesi arasında da ilgiyle karşılanmasının gerisinde yapay zekâya duyulan popüler ilginin de payı olsa gerek. Bu ilgiye Covid-19 salgınıyla birlikte endişeli bir bekleyişle içimizdeki dünyaların derinliklerine daldığımız yeni hayatımızın payını da eklemek gerek.
Algernon’a Çiçekler yeni bir kitap değil ama dünyada ve ülkemizde yıllar sonra gördüğü yoğun ilgi bize bazı kitapların okunmak için kendince bir zamanının olduğunu ve sabırla o zamanı beklediğini anımsatıyor. Kitap ABD’de ilk kez 1959’da kısa öykü olarak yayımlandı. O yıllarda insan psikolojisinin derinliklerine yönelik bilim kurgu ya da edebi kurgu türündeki kitaplar, distopik anlatılar çok ilgi görüyordu. Nitekim kitap yayımlandıktan bir yıl sonra 1960’da ABD’deki saygın ödüllerinden Hugo Ödülü’ne değer görülür. Kitabın gördüğü ilgi üzerine Daniel Keyes, anlatının kapsamını biraz genişleterek 1966’da roman olarak yeniden yayımlar. Kitap yayımlandığı yıl Nebula Ödülü’ne değer görülür. O yıllarda roman, eleştirmenlerce “duygusal psikoloji” yönü ağır basan bilim kurgu türünde bir roman olarak değerlendirilir.
Kitap Türkiye’de -epey bir gecikmeyle- 1994’te yayımlanır. N. Ekrem Düzen’in anlatıdan çok akademik yönü ağır basan çevirisiyle Ark Yayınları tarafından yayımlanan roman, Türkiye’nin o yıllardaki çalkantılı siyasal gündemi dolayısıyla ve bir de o yıllarda bu tür bilim kurgu ürünü anlatıların –mizah da öyleydi- pek edebiyat içi görülmemesi nedeniyle sınırlı bir okur kitlesine ulaşır. Kimi eleştirmenlerce Algernon’a Çiçekler romanının adı, Mary Shelley’in Frankenstein’ı ile birlikte anılmaktadır. Diğer bilim kurgu romanlar gibi Frankenstein da ülkemizde uzun süre edebiyat dışı bir kitapmış gibi okundu. Frankenstein’ın bir edebiyat ürünü olarak edebiyat okurları arasında kabul görmesi, hatta popüler bir romana dönüşmesi henüz yenidir. Algernon’a Çiçekler’in ülkemizde popüler olması, Handan Ünlü Haktanır’ın kitabı, roman kahramanının içinde bulunduğu durumla empatik ilişki kurarak yeni bir yaklaşımla çevirmesi ve bu çevirinin popüler bir yayıncılık anlayışıyla Koridor Yayıncılık tarafından 2015 yılında yayımlanmasıyla başlar.
Handan Ünlü Haktanır, çevirisinde, roman kahramanı Charlie Gordon’un (Charlie 32 yaşında, düşük IQ’lu, zihinsel engelli biridir. “Artırılmış zekâ” ile ilgili bir bilimsel çalışmanın klinik deney aşamasında “denek” olarak kullanılacaktır. Söz konusu deney, Algernon adlı bir fare üzerinde yapılmış ve -görünüşe göre- olumlu sonuçlar alınmıştır.) içinde bulunduğu durumla ilgili günlük tarzındaki ilerleme raporlarını yazarken yaptığı yazım yanlışlarını, söylediği gibi yazmaya dayalı söyleyiş (telaffuz, fonetik) kusurlarını; ameliyat sonrası zekâ seviyesinin arttığı zirve dönemlerinde yazdığı raporlarda kendisini gösteren geniş sözcük dağarcığını ve kusursuz cümle yapısını; geri dönüş döneminde, o zengin kelime hazinesinin gittikçe “azalarak” başlangıçtaki o kusurlu, eksik, yetersiz “dil”e geri dönüşü roman boyunca empatik bir bakış açısıyla başarılı bir biçimde okura yansıtır. Charlie’nin, ilerleme raporu adını verdiği günlükleri martt 3’te başlayıp Kas 21’de sona eriyor. Charlie Gordon’un 3 Mart’ta “Benim adım Charlie Gordon. Donnerin fırınında çalışıyorum, orda bana haftada 11 dolar ve eğer istersem ekmek ve çörek veriyorlar. 32 yaşındayım ve gelecek ay benim doumgünüm.” (s. 7) diye başlayan günlükleri 21 Kasım’da geride bıraktıklarına hitaben yazdığı hüzünlü bir veda ve dostlarından Algernon’un arka bahçedeki mezarına birkaç çiçek konulmasını istediği bir not (s. 323-325) ile sona erer. 3 Mart’tan 21 Kasım’a Charlie’nin günlüklerini okuyunca kendime şu soruyu sordum: Yaşıtlarına göre düşük IQ’lu da olsa, zihinsel engelli de olsa, kendisiyle ve çevresindeki insanlarla barışık, hayata karşı iyimser bir insanın kendi hâlindeki düzenini, sonucu belirsiz bir deney uğruna, 8-9 aylığına, kelebeğin ömrü kadar kısa süreliğine bozmaya, altüst etmeye, onu önce ümitlendirip sonra da bir atık gibi kaldırıp atmaya değer miydi? 21 Kasım’daki veda günlüğünde Charlie benim bu sorumu her zamanki iyimserliğiyle, her şeyin başlangıcındaki kargacık burgacık yazısıyla şöyle yanıtlıyor:
“Bayan Kinnian eğer bunları okursanız lütfen bana acımayın. Sizinde dediğiniz gibi hayatta bana akıllı olmak için ikinci bi şans verildi ve ben bunun için mutluyum çünkü bu dünyada var oldunu bile bilmeden bisürü şey örendim ve onları çok azda olsa görebildim için çok mutluyum. Aylemle ve kendimle ilgili bisürü şey örendim içinde mutluyum. Eskiden hiç aylem yok gibiydi ama onları hatırladım ve onları gördüm ve şimdi biliyorumki benim bi aylem varmış ve bende herkez gibi bir insanmışım.
Neden tekrar aptal oldum ve ya neyi yannış yaptım onu bilmiyorum. Belkide yeterli çaba göstermedim ve ya biri bana nazar deydirdi. Ama eğer çok çalışırsam ozaman nelkide biraz daha akıllı olurum ve bütün sözcüklerin ne oldunu bilirim.
Birşeyler bilmek ve akıllı olmak güzel şey ve keşke dünyadaki herbişeyi bilseydim diye düşünüyorum. Keşke diyorum şu anda tekrardan akıllı olabilsem. Eğer olabilseydim oturur durmadan okurdum.” (s. 324)
İnsanlar üzerinde yapılan ve sonuçları kestirilemeyen deneyler, bu uğurda insanların ve hayvanların (Etik değerlerin gözetilmesi yönünden geçmişte klinik deneylerde hayvan deneklerin gelişigüzel kullanılması üzerine kamuoyunda yeterli düzeyde bir duyarlık yoktu, günümüzde ise bu duyarlık bir hayli gelişmiştir.) deney nesnesi/denek olarak kullanılması her zaman tartışmalı olmuştur. Bu amaçla yapılan ameliyatlar, verilen ilaçlar hep kuşkuyla karşılanmıştır. Böylesi deneylerin yol açabileceği korkunç sonuçların tartışılması bakımından Daniel Keyes’in Algernon’a Çiçekler’i, eleştirmenlerce kimi zaman Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ile birlikte ele alınmıştır.
Çok düşük bir IQ ile yaşamını sürdürmekte olan Charlie, zihinsel engelli bireylerin zekâlarını artırmaya yönelik bilimsel bir çalışmada denek olarak seçilir. Charlie üzerinde uygulanacak klinik deneyler daha önce Algernon adlı fare üzerinde uygulanmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır. Öyle ki deney öncesinde Charlie’nin zekâ düzeyi, üzerinde deneyler yapılan Algernon’dan daha geridir. Algernon’un kolaylıkla içinden çıktığı labirentlerden Charlie çıkamamaktadır. Deney kapsamında yapılan ameliyattan sonra Charlie’nin durumu Algernon ile birlikte günlük olarak yakından izlenir. Alınan ilk sonuçlara göre deney önemli bir buluş olarak değerlendirilir. Artırılmış zekâ çalışmasını yürüten klinik ekibi -daha şimdiden- sempozyuma sunacakları bildirinin ve o bildirinin gerisindeki “başarı hikâyesi”nin heyecanı sarmıştır. Ama Algernon’da gözlenen bir gerileme (regresyon/geriye dönüş), oluşan iyimser havayı dağıtır. Ekipte kuşkular artar: Acaba aynı gerileme Charlie’de de baş gösterecek midir ya da belirtileri ne zaman görülmeye başlayacaktır?..
Algernon’a Çiçekler çeşitli bakış açılarıyla okunmaya/tartışılmaya açık bir romandır. Romanın temel meselesi özünde şudur: Çok düşük bir IQ ile zihinsel engelli olarak yaşamak zorunda kalan bireylerin tedavisinde çığır açacak bir bilimsel ilerleme uğruna -kendi isteği ile bile olsa- çok düşük seviyeli bir bireyin (Charlie) ya da bir farenin (Algernon) feda edilmesi ne kadar doğrudur, ne kadar etiktir? O çok düşük IQ’lu Charlie, kendi dünyası içinde mutluydu, hayata ve -ne kadar ona kötü davranıp alay etseler de- çevresindeki insanlara karşı iyimserdi, ama zekâsı yapay olarak artırılınca dünya onun için daha acı verici bir yer hâline geldi. Dünyanın ağrısıyla birlikte acıları da arttı.
Öte yandan romanda tartışma konusu yapılan önemli bir etik sorun daha vardır: Klinik ekip, uyguladıkları deneyin başarısını ortaya koyarken deney öncesindeki düşük IQ’lu Charlie’yi bir insan, toplum içinde bir birey olarak değil de bir deney nesnesi olarak ele alıyor. Onun asıl hayatının, şimdi, deneyden sonra başladığını, –karşılaştırma yapmak dışında- öncesinin olmadığını; bir mucize olarak artırılmış zekâsı ile hayatını artık bir dâhi olarak sürdürdüğünü ileri sürüyorlar. Mucizevi bir deneyden önceki insan Charlie ile deneyden sonraki artırılmış zekâlı Charlie arasındaki karşılaştırmaya dayalı bu indirgemeci anlayış (insanın değeri ve anlamını verilere dayalı salt bilişsel yeteneklere indirgeyen, benliklerde parçalanmaya ve yabancılaşmaya yol açan, insanın özüne yabancı anlayış), romanda, Charlie’nin ağzından, insanın duygu ve düşünce dünyasına seslenilerek kıyasıya eleştirilir. Charlie, klinik ekibe ve çevresindeki herkese, bıkmadan uzanmadan, ısrarla, deneyden önceki engelli hâliyle de deneyden sonra belleğinde, anılarında ve hayâllerinde benliğini arayan dâhi fakat tuhaf hâliyle de bir insan olduğunu ve öyle kalmak istediğini söyler…
Bana göre romanın asıl başarısı; bütün saflığıyla, hayat karşısındaki zorluklarıyla, bilişsel yetersizlikleriyle ve fakat onca iyimserliğiyle, insanlara kötü davranmaya bir anlam verememesiyle, insanları sevmesiyle, roman kahramanı Charlie’nin gözünden, düşük IQ’lu bir insanın benlik arayışının edebi bir dille, bir mesele olarak ortaya konulabilmiş olmasıdır.
Tasarlama ve kurgulama yönü güçlü bir bilim kurgu yazarı olan Daniel Keyes, roman kahramanı Charlie Gordon etrafında şekillenen yan karakterleri ve olayları kurgularken, aslında, deney (ameliyat) öncesinde ve sonrasında Charlie’nin benlik arayışına, onun kendisini adeta yıkıp yeniden kuran büyük uğraşına, geçirdiği yapay değişime toplum kesimlerinin verdiği olumlu/olumsuz tepkileri tartışmaya açar. Charlie’nin zihinsel engelliler merkezinden öğretmeni Alice Kinnian, romana konu olan bilimsel araştırmayı yürüten Prof. Nemur ve Dr. Strauss, Charlie’nin annesi Rose Gordon ile babası Matt Gordon, ameliyattan öncesi ve sonrasıyla Charlie’nin çalıştığı fırından arkadaşları, oturduğu apartmandan komşusu çılgın kız Fay roman boyunca Charlie’deki değişimi yorumlarlar.
Romanın odaklandığı temel meselelerden biri de ameliyatın etkisiyle -deyim yerindeyse- aptallıktan akıllılığa terfi eden Charlie’nin, kendisine yüklenen bu akılla (artırılmış zekâyla) ne yaptığı ve neyi aradığıdır. Bu soruların yanıtı büyük ölçüde psikanalizin konusudur. Bu süreçte Charlie’nin aradığı şey; çocukluğu, çocukluğunda yaşadığı ancak bir türlü hatırlayamadığı travmalar, ailesiyle kurduğu ilişkiler, sesler, yüzler, anılar, bastırılmış duygular, korkular, kaygılar, endişelerdir. Özetle bütün hikâye Charlie Gordon’un benliğini arayış çabasıdır.
Başlangıçta Eflatun’dan yapılan alıntıdan başlamak üzere romanda yer alan pek çok söz, sahne, betimleme, Charlie Gordon’un o saf, kırılgan, yer yer acıklı hikâyesi ile okurlar arasında empatik bir duygusal bağın oluşmasını kolaylaştırıyor. Kitaptaki şu iki unutulmaz sahne, bu bağın daha da güçlenmesini sağlıyor. Bunlardan ilki Charlie Gordon’un annesiyle yüzleştiği sahne; ikincisi de o çok sevdiği, kader arkadaşı Algernon’un klinikte -artık- tükenip ölmesi üzerine onun el kadar küçük bedenini evinin arka bahçesine gömüp mezarının üzerine bir demet kır çiçeği koyarken kendini tutamayıp ağladığı sahnedir. Charlie, kader arkadaşı Algernon’un işi bittikten sonra öylece klinikteki yakma fırınına atılmasına gönlü razı olmamıştır. Kendisi de aynı sona doğru yaklaştığında son durak olarak gideceği bakımevine gitmeden önce yazdığı günlüğün son satırına, her şeyin başladığı, yazım yanlışlarıyla dolu kargacık burgacık yazısıyla -romana da adını verecek olan- şu notu yazar: “Not: lütfen eğer vaktiniz olursa Algernonun arka bahçedeki mezarına birkaç çiçek koyun olurmu.” (s. 325)
——–
Algernon’a Çiçekler, Daniel Kayes, Çev. Handan Ünlü Haktanır, Koridor yayıncılık, İstanbul 2026,