Kimliksiz Buhran
Öykü

Kimliksiz Buhran

Pınar Akyüz Atmaca

Ne bakışı ne de eli değmişti, gözünün önünde duran o anlamsız sandığa. Yandığı da yaktığı da onun bağrında saklanmış olsa da kendini kendince toplayıp da bir türlü gidememişti yurduna. Büyümüştü belki ama “içindekilerle” büyüyünce kendisini daha da köşeye sıkışmış hissediyordu günbegün.

 

Bugün de her şeye rağmen göğün rengine yaslamıştı sırtını, yaşamak için bir sebep ararcasına. İçinde, anlamsız bir melodiye yine bir o kadar anlamsız kelimelerle eşlik ediyordu ara ara. Şu fani dünyanın gamı da en derin gizleri de her bir parmağında, saç telinde atıyordu âdeta nefes darlığı çeke çeke. Göğsünü doldura doldura çekti havayı içine, açmadan o küçük kapakları yanaklarını iyice şişirmeyi ihmal etmedi; gözlerini kapadı, bir süre sadece öyle kalmak istedi. Yirmi saniye dayanabilmişti ona acı veren bu insani teneffüssüzlüğe, kesik kesik borcunu ödemişti ardından etrafını saran o enginliğe. Acıyordu; hayatını her gün dikenli teller arasında bulduğundan, aradığını hiç bulamadığından, aklını koruyamadığından ve daha bir sürü “…dan…dan”dan. Umutsuzdu, korun tam ortasında kendini bulan bir buz parçası gibi, hiç mi hiç şansı yoktu. Hayatında “daha” garip şeyler olmaya başlamadan biraz öncesi azıcık böyleydi işte.

 

Göğe kafa tutan o şanssız binaları geçtikten beş dakika sonra; gözünün feri sönmüş iki katlı, geniş bahçeli, pas kusan demir parmaklı evi görünce duraksadı. Ayak bileklerine sarılmaya çalışan bir ipi sanki önüne çekmişti mahallenin şakacı veletleri.  Görünmez bağlar vardı her bir hücresinde. Çizgi filmden fırlamış saçların döküldüğü o iki göz odadan, her şey ne kadar da karmaşık görünebiliyordu. Nerede, neden durduğunu anlamaya çalıştı bilekleri çözülünce. Anlamsızlığı bu kez anlamış olsa gerek silkindi, sağ eliyle “Amannnn, sen de…” der gibi umursamaz bir savurma edası takındı. Yürüdü, dizlerinde derman kalmayana dek yürüdü. Mahallenin kalbine düştüğünde üç kişinin ağız dalaşına, mahallelinin de tribün telaşına takılmıştı aniden. Sağ elini, bu dünyaya sızmaya çalışan o yırtık cepten, tüylü bacağına uzatmıştı. Kimseye fark ettirmeden azıcık da kaşımıştı tatlı bir yarayı. Birkaç gündür eline de gözüne de çarpıyordu etrafı bir türlü kabuk bağlamamış o yara. Ama konumuz tabii ki bu değil!

 

Kimsin sen?

 

Eski şair, soruyu duyunca afalladı. “Ben, kim, nasıl…” diye bir şeyler geveledi sapsarı dişlerinin tutsağı küçük diliyle. Sesler hırçınlaşıyordu, kan gövdeyi götürüyordu sanki. Gevelemesi son bulunca bir kez daha sorgulandı:

 

Kimsin, kaç kere dedim buraya ait değilsin diye?

 

İçi bir an olsun rahatlamıştı. İlk kez geldiği bu yerin sakini olamazdı ya! O berrak ses sonrası boğuşmalar daha da hararetlenmişti. Fondan “Yandım ki ne yandım…” türküsü geliyordu sanki. Böyle bir türkü yoksa da o an yazılmış olsa gerekti, öyle acınası bakışmalar, öyle can yakmalar olmuştu. Neden sonra sağ kulağında çok güçlü, tiz bir ses sendelemesine sebep olmuştu. Sıkı sıkı kapamıştı gözlerini, kalabalığın sesini duymaya başladığında gözü mü kulağı mı harekete geçti, anlayamamıştı. Herkes telaş içindeydi; korku, havanın ağırlığına yeni bir sorumluluk yüklemişti. İki kehribar perde yavaş yavaş etrafını seyre daldı. Eski şair olanları anlayamamıştı, ta ki sağ elinde dumanı tüten bir şey görene kadar. Bu neydi, nereden gelmişti bilemedi. Önce sadece kendini gördü ama sonra… Sirenler duyuldu, sesler hem yakın hem de bir o kadar uzaktı. Önünde bir yığın, yığından sızan kan ve  “Yandımmm!” diye havayı çınlatan bir ses… Gözleri dolup taşmaya, göz bebekleri iyice büyümeye başlamıştı. Engelleyemiyordu kendini, sağ eliyle silmeye çalıştı tuzlu suları, yapamadı. Eli hâlâ doluydu, solu yardıma çağırdı. Her şey öyle “anlık” gerçekleşiyordu ki… Bedeni kaskatı olmuştu, küçük fotoğraflar kanlı şeritler hâlinde bir yanıp bir sönüyordu gözlerinin önünde. Derken bileklerinde bir ağırlık hissetti; evet, bu sefer sadece sağ değil, sol da nasibini alıyordu her ne oluyorsa.

 

-Kıpırdama! Kıpırdama!

 

Kıpırdayan biri mi vardı, kendisi miydi, bir başkası mı? Yüzünde eski zamanlardan kalma derin bir acı hissetti. Bu acı onu kendine getiren (!) ilk nişane olmuştu. Saliselerin sahneye çıktığı anlar sonrası önünde “POLİS” diye her şeyiyle haykıran arabada buldu kendini. Bilinci tabiri caizse yerine gelmeye başlamıştı. Karakola götürüldüğünde de “Yandımmm!” diyen sesi kıstığını, ayırmaya çalıştığı kavganın katilinin kendisi olduğunu öğrendiğinde bu kez sadece ellerinde değil, ayaklarında da ağırlık hissetmeye başlamıştı. Canlıydı ama değildi de. Sadece “Ben mi?” diyebilecek kadar sesi çıkmıştı. İki duruşma sonrası cezası kesinleşmişti. “Nefsi müdafaa” sayıldı, günahı beş yılla ölçülecekti.

 

Eski şair, artık yeni bir mahkûmdu. Kırkında, uzun boylu, yakışıklı, sesinin tonuyla dağları dize getirebilecek şair “bomboş” dediği hayatı için ikinci bir şansı işte böyle “hak etmiş”ti. Odasına bırakıldığı anda o da kendini bırakmış, yerle bir olmuştu. İki saat sayıkladın ağabey, demişlerdi. Koğuşta sözü dinlenen Asaf Bey, yatağına alınmasını emretmiş, ara sıra da kontrol edilmesini istemişti. Uyandığında olanları öğrense de uzun süre hiçbirine bir anlam verememişti. Çoğu zaman bir şeyleri hatırlamazdı ama bu, o türden bir başkalık değildi, anlamıştı. Bir ayı bulmadan olanları kabullenmişti de yardım edeyim derken aldığı canın ıstırabını asla kabullenemeyecekti, bunu iyiden iyiye hissediyordu.

 

Geçen iki garip sene sonrası kendindeki başkalığı sevmeye başlamıştı. Kitaplar okuyor, alışılageldiği gibi boncuktan kuşlar yapıyor, hatta eskiden olduğu gibi de adressiz mektuplar yazıyordu. Ne de güzel çalardı o sırma saçlı sazını! Onca zamandan sonra onu bile eline almayı düşünmüştü, gel gelelim kız kardeşinin ona eşlik ettiği zamanlar geri gelmeyecekti, onu gömdüğü gün kendisinin de sazının da saçlarını yolmuş, hayatla bağını da işte öyle koparmaya başlamıştı. “Allah verdi, o aldı oğul!” diye başlayan ve onu avutmaya çalışan her söz “Kanser, grip gibi oldu.” diyen söz kadar basit geliyordu kulağına; bunların, kulağındaki tüyleri azıcık havalandırmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları kesindi.

 

Zamanı gelen, koğuştan gidiyordu ya onun yeri de hemen doluyordu. Sanki akşamın olması, günün aydınlanması gibi bir düzen vardı bu işlerde, şaşırıyordu. İki yıl üçüncü yılı, üçüncü yıl dördüncü yılı selamladı, uğurladı derken artık birkaç ay sonra avlu dışında gerçekten gökyüzünü görebileceği dünyaya kavuşacaktı. Kendini kaybettiği onca zamanı geri almayı zaten istemiyordu ama ne yapacağını da bilmediği su götürmez bir gerçekti. Güzel dostlar edinmişti; Bıyıklı Avni, Çatıkkaş İsmail, Yeşil… En çok da “Yeşil” dikkatini çekiyordu. Mesela otuzlarında, güleç yüzlü, hırsızlıktan kaderi değişen bu rengin adını hâlâ bilmiyordu. Unvanını herhâlde göz renginden aldı, diye düşünüyordu. Bunca zaman bunu sormak neden gelmemişti aklına, bilmiyordu. Ama isimlerin değersizleşip kaderlerin yazılıp okunduğu bu yerde çok da şaşılası bir şey olmadığının da farkındaydı. Üstteki yatak ona aitti, sevdiğine ait olduğunu düşündüğü kuş desenli, ucuna harflerin işlendiği yazma baş ucundaydı. Büyük bir sırrı gizler gibi ona fısıltı hâlinde bir şeyler demeden uyumazdı. Soracak olurlardı ama hemencecik vazgeçerlerdi bundan. Çare olamayacakları bir şeydi besbelli. Bakışlarında derin bir yorgunluk, oturuşunda yaşına elli yıl ekleyen bir olgunluk vardı. Bunlara bakınca en çok neyi özlerim buradan çıkınca, diye ara ara sorgulardı kendini eski şair, bazen bir şey bazen de koca bir hiç bulurdu düşünde.

 

Son zamanlarını daha iyi değerlendirmeye başlamıştı; okuma yazma bilmeyenleri sınıf talebesiymişler gibi bir masada toplar, iki saat aralıksız ve sabırla kalemi şöyle tutacaksın, çizgiyi şöyle çekeceksin, diye diye bir amaç etrafında birleştirirdi. Kim bilir, kendi hayatına katamadığı manayı bu yolla onların hayatına katabilirdi.

 

Filmlerde, dizilerde olanın aksine bu koğuş onun ailesiydi, keskin bıçağı değildi. Onu daha da olgunlaştırmıştı bu sıcak esaret ortamı. Nihayetinde özgürlüğün müthiş rengini eline almış, vatanına kavuşacak gurbetçi gibi heyecanlanmıştı. Onu dışarıda kimse beklemese de bu kimsesizlik hâlinden bu kez o kadar da şikâyetçi görünmüyordu. Yerle göğü ayıran ufuk çizgisi gibi, yeniyle eski hayatını birleştirip bir anlamda yeniden ayıracak o demir suratlı kapıya gelmişti. Küçük valizine sığdırdığı dünyasıyla nereye gidecekti bilmiyordu ama bu kez bazı şeylerin -her şeyin olamayacağını biliyordu- daha iyi olması için çaba harcayacağını iyi biliyordu. Kötürüm kalmış birinin, yaslandığı sandalyesinden doğrulması gibi o da hiçbir şeye tutunmadan bir süre yürümek istedi. Arabalar vızır vızır yanından yöresinden belki de içinden geçiyordu. İçinin ezildiğini hissetti, muhtemelen açlıktandı ama dikişlerin sökülmesinin verdiği acı da olabilirdi bu, bilemezdi. Bir süre daha yürüdü, bu kez başı dikti. Az önceki mahcubiyet hâli silinmeye başlamıştı. İçindeki, kimliğindeki damga bazı yolları kapayacak olsa da buna da hafiften de olsa hazır olabileceğini düşündü. Bilmediği yollardan, bildiği yollara kıvrılmak için bir dolmuş durdurdu keskin ıslığıyla, bunu da içeride öğrenmişti Bıyıklı’dan, henüz taksiye binecek cesareti maalesef yoktu. Kalabalığa karışıp gitmek ona kendini daha iyi hissettirecekti. Ona sorgulayan gözlerle bakabilecek taksici yerine –malumunuz, her şeyden söz açmaya çalışır bu tayfa- telefonlarına gömülmüşlerle seyahat etmek muhakkak daha konforlu olacaktı. On koltuklu, kırkı ayakta yolculu (!) dolmuşa çekine çekine bindi. Evet, bayanlar baylar, ücretler lütfen, deyince şoför; son olaydan önce on üç liraydı, kim bilir ne kadar olmuştur, en iyisi yirmi lira vereyim, gerisine bakarız diye düşündü. Parayı uzattı, sinsice bekledi.

 

-Nereye ağabey?

 

Bu soruyu hayatında ilk kez duymuş gibi afallamıştı. Bir süre cevap veremedi, kızardı bozardı. Şoför; dilsiz galiba, dedi yanındaki gence, e ıslık da çalmıştı zaten. Bu sefer de onu düşündü, konuşamayanın ıslığı duyulur muydu? Şoför, garip bir sorguya çekiyordu kendini. Tekrar sormak en iyisiydi:

 

-Nereye ağabey?

 

İkinci soru ilkiyle aynı olunca cevap vermediğini anlamıştı eski şair. Nihayet “Çatak’a” diyebilmişti.

 

-O zaman beş lira daha vereceksin ağabey!

 

Bu beş lira beş yıl gibi dokunmuştu ona. On üç liradan, yirmi beş liraya çıkmıştı bir dolmuş ücreti; kırk beşime de ben çıktım, hâlâ kârdayım desene, diye kendi kendine söylendi birkaç dakika. Kucağında, saçları iki yandan örülü, esmer bir kızcağızı uyutmaya çalışan kadın; hem söylenip hem de tuhaf tuhaf gülen bu adamı gizlice seyrediyordu. Neden sonra yakalanmış gibi hissedince bulaşık suyuna dönmüş pencereye yaslanıp gözlerini kapatmıştı. Bu iyi, diye düşündü eski şair, rahatsız olmaya başlamıştı onu gözetleyen pencerelerden. “Çatakkkk, kimse kalmasın!” narası karşısında telaşla indi, ağzı bozulmuş iki merdivenden. Artık oradaydı, her şeyin başladığı o yerde. Bazı şeyler bıraktığı gibiydi, zaten ilkin onları aramıştı gözü; sağda kâğıt helvacı Müslüm Ağabey’in ve hemen azıcık aşağısında mantı üstadı Emine Abla’nın yeri, yanında da dışarıda “Gel, gel!” yapan, o anlamsız maskotun durduğu bir kahve. Karnını doyurup üstüne bir de cilasını yaptığı bu yerler onun tüm nabzıydı âdeta. Bunları gördüğü için azıcık neşelenmişti fakat şu an oralara girecek takati kendinde bulamamıştı. Bir aralık gözü yolun karşısındaki fırına ilişti, ne de güzel olurdu sıcacık ekmek arasında tereyağı şimdi, offf! İstemsizce yola attı kendini, o kokuyu sanki iliklerine kadar hissetmişti. Bir ekmek, ağabey!  Tabii, buyurunnn, diyen neşeli sesi maalesef soğuk duvar gibi bir ekmek gölgelemişti. Hayal kırıklığına uğramıştı, zaten fırıncıyı da tanımıyordu. Sağa baktı, yeni; sola baktı, yine yeniydi. Rahatsızlığı biraz daha artmıştı. Bu anlar içinde bir ezan sesi çalındı kulağına. İşte gerçek anlamda nefes almaya başladığı dakikalar bu sesle gün yüzüne çıkmıştı. Yemyeşil ışıklarla donatılmış minare ona bakıyor, ses onu çağırıyordu. Yılların eskitemediği kahverengi ayakkabılarını, ahşap ayakkabılığa titizlikle yerleştirdi. İçerisi oldukça kalabalıktı, daha da iyi hissetti. Karışır giderim, diye düşündü. Kendine uzun zaman sonra ilk kez yer seçebiliyordu, kahverengi ve kırmızı renklerin birbirine dolandığı baklava dilimli halının bir köşesine kıvrıldı, namazını kıldı. Dualara eşlik etti, yeni dualar etti. O söylemedikçe duasını bilemeyiz elbet ama yaşamaya yeniden başlamak için bu ikinci şansı kullanma gücü dilediği, belki aklımızın ucundan da olsa geçebilirdi, bu oldukça doğaldı. Orada olmaması için milyon kere ihtimal varken orada ise “gerçekten” bunu istediğindendi.

 

Dualardan sonra hemen gitmek istemedi, eve hem yakın hem de evinden çok uzak gibiydi. Düşündü, düşündü, düşündü… Birden sıçradı, öyle bir hareketlendi ki ona yanaşmaya çalışan kediyi bile zıplatmıştı. Uzun süredir el süremediği sandığı gelmişti aklına. Küçük dünyasını eline aldı, ayakkabılarını yorgun ve memnuniyetsiz ayaklarına geçirdi, yavaş yavaş yola koyuldu. Biraz sonra ışıkları sönük, uykusunda sayıklar gibi çatırdayan evini gördü. Özlememişti, en azından o anda öyle hissetmişti. Kilitlemeye pek vakti de hâli de olmamıştı, ona rağmen her şey yerli yerindeydi: Bir sandık, iki perde, iki sandalye, bir küçük masa ve kıyafet dolabı hâline gelen yatağı, hepsi yerinceydi. Onları kimsesiz görünce içi çekilmiş gibi oldu. Misafir gibi ayakta kalmıştı, nereye oturacağına karar vermeye çalışıyordu; nihayet kıyafetlerini kenara çekerek sağ eliyle hafiften bir tozunu aldı emektar yatağının ve çöker gibi oturdu. Gözü, anlamsız sandığına ilişti. Uzun süre görmezden geldiğinden olsa gerek ne için orada durduğuna da bir anlam veremiyordu artık. Bir süre bakışmış fakat çok dayanamamışlardı belli ki. Elleri, gözleri gibi buluşmuş; birbirinin kapağını açmışlardı. İkisi de yorgundu ama biri uykusuzdu, diğeri uykusunu yeterince almıştı geçen onca yıldan sonra. İçerisi düşündüğünden daha aydınlıktı; mektuplar, çikolata kâğıtları, küçük boya kalemleri, otobüs biletleri… Daha neler neler vardı içinde, bilemezsiniz. Bir mektup aldı, merakla okudu, diğerini, derken diğerini. Yerle bir olalı saatler geçtiğini fark etmemişti, belindeki acıyla doğrulma ihtiyacı hissetti. Onca yılı omzunda taşıdıktan sonra beline indirmeye çalışmak, kolay olmasa gerekti. Etrafına saçtığı mektuplar arttıkça içindeki düğümler de bir bir çözülmeye başlamıştı sanki. Yirmili yaşlarındayken kaybettiği annesine, onun ölümüne dayanamayıp acele eden babasına; otuzunda, neyi olduğu çözülemeyen hastalıktan kaybettiği kız kardeşine mektuplar yazmıştı yıllarca. Onlarla arasındaki mesafeyi böyle kısaltmaya çalışıyordu aklınca. Okudukça ağladı, ağladıkça da mutlu oldu. Tam ara verecekti ki kenarı kararmış mektuba gözü ilişmişti. Bir mektubu eline alıp almamakta ilk kez tereddüt ediyordu. Yalnız olduğuna emin olmak ister gibi evi şöyle bir süzdükten sonra titreyerek de olsa elini mektuba ulaştırmıştı:

Şair’e,

           

Satırları okumaya karar vermen güzel, bu, iyiye işaret. Kendinden ümidi kesme, bir gün her şey yoluna girecek, neler geçmiyor ki!.. Kendini affet, kendine herkesten çok şans ver, olan ya da olmayan her şeyden kendini azat et!  

 

Satırları okudukça nefesi kesiliyor gibiydi. Gözleri ne zaman doldu, farkına dahi varamamıştı. En iyisi devam etmekti, çivi çiviyi belki de sökerdi. Devam edecekti etmesine de satırlar bu kısımda oldukça soluklaşmıştı, en değerli kısım görünmüyor gibiydi; kimdendi bu mektup, ne anlama geliyordu, gerçekten bilmiyordu. Kesif bir koku duyuyordu, çok geçmeden kokunun, kararmış kenardan geldiğini anlamıştı. Birkaç kez burnuna doldurdu olancasını ve kendinden geçti.

 

Gazeteler yazıyor: 17 Eylül 2025. Sır gibi ölüm. Eski şair, eski mahkûm, yeni mevta.