Yaşanmayan Dünler
Öykü

Yaşanmayan Dünler

Tuğba Saydam

Annem gizli anahtarımdır, pencerem dünyaya açılan kapımdır. Oradan izlerim zamanın akışını. Sessizce, sinsice dâhil olurum insanların yaşam kırıntılarına. Onlardan yansıyanlarla tecrübe edinir ve yetinirim. Mutluluğu, üzüntüyü, çelişkiyi, şiddeti, fısıltıları, yalanları, çaresizliği, bilgeliği, cahilliği, iktidarı, her şeye muktedir olmayı, zavallılığı hakkım olmayan bir cesaretle gözlemlerim. Camlardan içeri süzülerek evlerin eksiğini gediğini bulur, tartışmalara taraf olup haklıyı haksızı tespit ederim. Mağdurun çığlıklarına da sessiz kalırım. Vicdanımı bastıracak savunmalar hazırlarım kendime. En çok da derim ki: “Karı koca arasına girilmez.” Herkesin yaptığı kötülüğe bir kılıf uydururum ki ucu nihayetinde bana dokunmasın. Acının soluk pembe hüznünü kuşanarak da gidenin ardından yas tutmayı ihmal etmem.

 

Annemin birden hüzünlü portresi belirdi gözlerimde. Ağlayan esmer bir kadın gezindi sokaklarda. Çığlıklarını kimse duymadı. Kan sızıyordu kaburgasından. İç organlarından en çok kalbi yara almıştı. En güvendiği kesmişti etini. Organlarını içinde tuta tuta kaçmıştı. Ayakları çıplaktı, ruhu yaralıydı. Koşarken ardına bakıyordu ceylan gözleri. Soluk bir gelincik çiçeği ellerine yayılıyor, bedenini kaplıyordu. Bir ardına bir yapış yapış ellerine, bir çevresine bakınıyordu. Kendi kanının kokusu geliyordu burnuna. Bir adamın bağıran sesi yankılanıyordu ayaklarına batan çakıl taşlı sokakta. “Seni öldüreceğim.” diyordu adam, gerçekte hiç yaşamamış kadına. Kadın bu sese teslim oluyordu. Yılların yorgunluğuyla bedeni diz üstü çökmüştü. Sivri bir metalin defalarca tenini deştiğini artık hissetmediğini anladım. Yere yığıldı, gözleri son bir ümitle etrafına bakındı. Ona koşup “Anne.” diyemedim, pencereden olanları izledim.

 

Anne deyince çiçekli bir mutfak önlüğü belirir gözlerimde. Ucundan tutup çekiştiririm minik ellerimle. Annem çiçek gamzeleriyle belki yanımda belirir diye. Önlüğü koklarım arada. Bazen çiçek kokar, bazen fırından yeni çıkmış kekin vanilya kokusu. Düşlerimde görürüm onu. Buram buram anne kokar. Okulda tahtadaki harfler birleşir ve hep “anne” yazar. Örgümün bozukluğu, yakamın elişi olmayışı, önlüğümün kırışıklığı, beslenme çantamın eksikliği, ödevlerimin unutuluşu, bitlenen saçlarım, ürkek bakışlarım hep ondandır. Yıllar geçtikçe zihnimde silikleşen çehresini güzelleştirip dururum. Sonunda soluk hırkası, dağınık saçıyla yüzünden morlukları eksik olmayan annem kartpostallardaki artistlere dönüşür.

 

Annem gidince anneannem almış beni “Kızımın emaneti.” diye. Komşularına da hep “Emanet çocuk.” diye söylerdi. Dışarıya pek göndermezdi. Yaşlıydı da. “Ben o adamdan hayır gelmez, dedim de dinlemedi. Kaç ev taşıdım, kaç göç ettik de namussuz geldi, yine buldu bizi.” diye diye can verdi. Öldüğünde reşit olmama birkaç gün vardı. Bir anda kimsesiz kalmıştım. Komşuların yardımıyla defnettik annemin yanına. Mezarlıktan ayrılırken anneme de söylenip duruyor mudur acaba, diye düşünmeden edemedim.

 

Annem öldüğünde dilim tutulmuştu, anneannem öldüğünde çözüldü. Konuşmak zorunda olmamak büyük bir lütufmuş, onu da anlamış oldum. İstediğim için susmuş, mecburen konuşmuştum. Rahmetli anneannem “Çok kötü şeyler yaşadı, konuşamaz o.” diyerek beni birçok zahmetten kurtarırdı. Şimdi muhtelif ihtiyaçlar doğrultusunda iletişim kurmak zorunda kalıyorum. Yalnız yaşamanın en büyük zorluğu bu oldu. Çarşıya pazara gittiğimde “Sarayım mı abla bir tane?” diye sorulunca başımla verdiğim yanıt gürültü ve karmaşa içinde anlaşılmıyor. Bu yüzden tezgâhlara da uzaktan bakmaya alışıyorum. Tıpkı evlere de uzaktan baktığım gibi…

 

Annemin katilinden bir mektup aldım geçen gün. Titreyen ellerimle oturma odasındaki yemek masasının üzerine bıraktım. Oradaki varlığı beni rahatsız ediyor. Çoğu zaman o tarafa bakmamaya çalışıyorum. Önünden geçerken bile kanım çekiliyor, ürperiyorum. Zarfın bükülen sivri ucu hançere dönüşüp beni kovalıyor. Elime alıp buruşturmak, yırtmak, yakmak, pencereden atmak istiyorum. Bazen unutuyorum varlığını. Birden görünce gece vakti evindeki hırsızla göz göze gelen ev sahibi gibi büyüyor gözlerim. Afallıyorum.

 

Annem ve pencere… En sevdiğine yetişemeyen bir insanın başka birine koşacak mecali kalır mı? Anneannem öldükten sonra bu eve geri döndüm ve her sabah uyanıp pencereye koşuyorum. Gözümü çocuk bedenimle açıyor, aynı sesleri duyuyorum. Annemin feryadına yetişmek istiyorum. Uykularımda ona koşup önüne etten bir zırh oluyorum. Gözlerimi üzerimize yürüyen gölgeye dikiyorum ve o yok oluyor. Gün ağarıyor birden. Kuşlar cıvıldaşıyor tenha sokakta. Sıcak bir kucağa sarılıyorum. Göğsünde minicik oluyorum. Uyanıyorum ve pencereye koşuyorum. Suna abla, Akif ağabeyin gidişini izliyor. Elindeki sigarayı iştahla dudaklarına götürüyor. Üzerinde beyaz, dantelli bir gecelik var. Akif ağabey izlendiğini biliyor olmalı. Koltukları kabarıyor, göğsü genişliyor. Pencereye doğru silik bir bakış atıyor. Suna abla ve ben o bakışı yakalıyoruz. Ben perdenin arkasından gizlice, o ise ardına kadar açtığı pencereden göğsünü gere gere… İşveli bir kadın Suna abla. Göz süzmeleri, dudak ısırmaları, sigara dumanını üfleyişi, yürürken dolgun kalçalarını sallayışı, olur olmaz eğilip iri memelerini mahcup saklayışı, sokağı inleten kahkahaları… Yine de kimse hakkında bir söz söylemeye cüret edemezdi. Akif ağabeyin bıyığının gölgesi onu her şeyden ve herkesten korumaya yeterdi. Omuzlarına attığı ceketi, heybetli gövdesiyle salınırdı. Semtin gençleri “Ağabey.” diye etrafında çırpınırdı.

 

Annemin acıları gibi benim de varlığım hiç fark edilmedi. Ben fark ediyordum uyanan kadınlığımı. Akif’i izlerken ter basan vücudumu onun hayaliyle teskin ederdim. Bedenim vücudunun ezici gücü altında kaybolurdu. Kocaman elleri başımı okşar; derin, kahverengi gözleri ruhumu dinginleştirirdi. Bir kez giderken bana dönüp baktığını ve beni gördüğünü hissettim. Bu sadece bir histi. Bana niçin baksındı? Zihnimin gerçeklik algısını yitirdiğinden şüpheleniyorum.

 

Annemi benden çalan hırsızın sözleri hâlâ evimin içinde bir hayalet gibi dolaşmaya devam ediyor. Yazının mürekkebi duvarları koyu bir laciverte boyuyor. O sırada bedenim, yıllardır saklı duran öfkesini kendi diliyle kusuyor. Sesim çıkmadığından tenim konuşuyor. Titreyen dizlerimde bir isyan büyüyor; onun “namus.” diye yazdığı yalanlara karşı ben kendi gerçeğimi açıyorum. Nefretle karışık bir haz, küllerimi üfleyip beni yeniden doğuruyor. Avuç içlerim terlemiş öfkeye bulanıyor; masanın üzerindeki zarfa dokunduğumda parmaklarımda annemin kanının sıcaklığını hissediyorum. Mektubu kirletiyorum.

 

Annemin lise döneminde okulun kantininde çekilmiş bir fotoğrafı duruyor vitrin camında. Kenarları sararmış, rengi bulanmış, kâğıdı yumuşayan fotoğrafı ara sıra elime alıyorum. Oradan bana doğru gülümsüyor. Simsiyah, uzun, düz saçları oval yüzünü çevreliyor. Teni beyaz, yanakları pembeleşmiş, dudakları ince, belli belirsiz bir çizgi gibi; dişleri irice ama düzgün. Aynadan yansıyan görüntüme benziyor eski, yıpranmamış hâli. Ben yıprandım mı? Gözle görülen bir şey yok ama içimde küflenen, paslanan, çürüyen, dağılan, ezilen, parçalanan, yosun tutan, eriyen bir ben var. Hayata karışamıyorum. İçten içe sökün ediyor her şey. Pencereden top oynayan çocukları, sohbet eden kadınları, el ele tutuşan ihtiyarları izliyorum. “Kız Ayşe, sende un varsa azıcık getir.” diye seslenen Suna’ya “Bende var abla. Getireyim mi?” diyesim geliyor. Susuyorum. “Laf mı dinliyorsun sen?” demesinler diye, perdenin arkasından silüetimi göstere göstere susuyorum.

 

Annem kadınların yaptığı günlere gidemezdi. “Aysun kız, gündüzleyin yaparız. Herifine söylemezsin. Gel Allasen.” derlerdi. “O anlar komşum. Ya haber etmeden gelirse eve? Olmaz. Vallahi olmaz.” derdi çaresizce. Gitmek ister miydi, yaşadıklarını anlatmak, paylaşmak? Yine de birbirine iğnelenmiş perdelerin arasından konuşmakla yetinirdi komşularıyla. Akşam iğnelerin yerinin kontrol edileceğini bilir, onlara hiç ilişmezdi elleri. Azıcık saçını başını düzeltse, çiçekli basma elbisesini giyse “Anne dışarı mı çıktı kızım?” diye bana sorardı. Annem korkuyla gözlerime bakardı. Ben anlatırdım yumuşak tavrına kanarak:

“Komşu abla gel, dedi. Anlamaz o, dedi.”

“Anne ne dedi kızım?”

“Gelemem. Eve habersiz gelir, dedi.”

“Kapıya mı geldi komşu ablan?”

“Yok, anneme camdan seslendi.”

“Anne çıktı mı cama güzel kızım?”

“Yok, perdenin arkasından dedi.”

“Aferin benim akıllı kızıma. Hadi sen odana git bakalım. Yatağında sana bir sürpriz var. Biz anneyle biraz konuşalım.”

 

Odamdaki paketin ambalajını açarken içeriden gelen seslere kulaklarımı kapatıyordum. “Ben sana ne dedim?” diye öfkeyle kükrüyordu canavar. Sinmiş, belli belirsiz, zavallı bir ses ona “Yapma. Ne olur?” diye yalvarıyordu.

 

Annemin benden koparılışının on beşinci yılına uyandım bu sabah. Sekiz yaşındaki çocuk bedenim yavaşça bir kadına evrildi. Aynada kendime baktım. Annesinin sırdaşı olamayan o küçük kızı affettim. “Anne, Süleyman mı getirdi peyniri?” dediğimde donup kalan kadının bembeyaz yüzünü öptüm. Kahvaltı masasındaki tüm bıçakları topladım; öfkeden, kinden çarpılan yüzü, titreyen elleriyle ekmek bıçağını kapıp almasın diye tüm babalar. Saklanmadım bu sefer masanın altına anne. Kaçmadım, elinden tuttum. Birlikte çıkıp gittik bu evden.

 

Ben demir parmaklıkların ardındaki adamdan korkmuyorum. Evin ortasına yığılan simsiyah bulutları dağıtmak istiyorum. Tozlu perdelere yanaştım usulca. Hepsini yerinden sökercesine çıkarıyorum. Paslı iğneler yerlere düşüyor. Bundan müthiş bir haz duyuyorum. Işık doluyor evin içine. Kuşlar konuyor pencere pervazına, gözümdeki perde kalkınca daha net görüyorum. Dışarı fırlıyorum elimdeki mektupla yalın ayak. Camdan bakan Suna ablaya “Günaydın.” diyorum. Akasya çiçeklerinin kokusu doluyor genzime. Bir geminin korna sesi çınlıyor kulaklarımda. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemeden sese yöneliyorum. Köpük köpük mavi sulara dek yürüyorum. Elimdeki zarfı sulara bırakıyorum ve ardıma hiç bakmadan iyot kokusunu içime çeke çeke yoluma devam ediyorum.