Solo
Öykü

Solo

Evrim Aykan

Kulaklarım çınlıyor. Bir gitar solosu beynimin kıyılarında, fırtınalı bir denizde sürüklenen paslı bir enkaz gibi dönüp duruyor. Rüzgârlı bir günde, vapur iskelesinde bir motordan inip karaya ayak bastığında, zemin hâlâ altından kayar ya… İşte öyle bir sarsıntıyla, dünyanın ekseninden kaydığı bir sabahla açıyorum gözlerimi. Yatağın kenarına, o soğuk meşeye tutunuyorum; parmak boğumlarım beyazlaşana dek ahşabı sıkıyorum. Çünkü biliyorum ki bırakırsam, bu oda, bu tavan, bu anlamsız hayat üzerime bir çığ gibi düşecek.

 

Dün geceyi düşünüyorum; o rock barın rutubetli karanlığını. Sesin sadece kulakları değil, kaburgaları bile titrettiği o vahşi uğultuyu. Genzimi yakan o ucuz alkol kokusu, sanki ciğerlerime sinmiş bir pişmanlık gibi. Boğazımda kurumuş bir nehir yatağının sızısı var; hani o tozlu, çatlamış topraklardan geçen ve suya hasret kalan yataklar gibi. Göz kapaklarımın arkasına kum taneleri doluşmuş gibi sızlıyor, batıyor… Odanın loşluğu, içimdeki o tanımlayamadığım, isimlendiremediğim ama her sabah yanımda uyanan o karanlıkla birleşip devleşiyor. Perdenin aralığından sızan o cılız, gri ışığa bakıyorum; dışarıda kar yağıyor. Günlerce bu beyazlığın şehri örtmesini, pisliği gizlemesini beklemiştim oysa. Şimdi ise yağan her kristali üzerime atılan bir avuç toprak parçası gibi izliyorum; göğüs kafesim daralıyor. Bu manzara içimde hiçbir ferahlık, hiçbir arınma yaratmıyor. Aksine, üzerime beyaz bir kefen biçiliyor gibi hissediyorum.

 

Heyecandan değil, geceden kalan o ağır hezeyandan olsa gerek, titriyorum. Ayaklarım buz kesmiş; sanki bütün geceyi o karın altında geçirmişim. Yatağın içine, o sahte güvenliğe geri dönüp yanımdaki adamın sıcak bacaklarının arasına sokuyorum ayaklarımı. Onun ısısı, bedenimdeki bu ontolojik titremeyi dindirmek yerine yabancılığımı, o “buraya ait değilsin” hissini artırıyor. Ama yine de çekmiyorum ayaklarımı; çünkü kaçacak başka bir yer bulamıyorum. Bir süre öylece, tavanın o kusursuz, pürüzsüz boyasını izliyorum. Ne kadar çok kat boya atarsan at, alttaki çatlak hep oradadır.

 

Ona bakıyorum. Uyurken ne kadar da masum, ne kadar da “zararsız”. Yıllar önce bu yatağa, bu hayata, bu labirente girdiğimde onun benim için “tek”, “mutlak” ve “kaçınılmaz” olduğuna ne kadar da emindim. Annemden, teyzelerimden, o siyah-beyaz Yeşilçam hüzünlerinden miras kalan o zehirli öğretiyle ilmek ilmek işlenmiştim: Bir kadın bir kez severdi, kalbi bir kez açılırdı ve o ilk erkek, onun hem tapınağı hem de hapishanesi, yani kaderiydi. Ona teslim olduğum o ilk gençlik gecesinde, sadece bedenimi değil, tüm gelecek planlarımı da onun avuçlarına bıraktığımı sanmıştım. Hayatımdaki ilk ve son durak olacaktı; bu düşünce o zamanlar korkutucu değil, aksine fırtınalı denizde sığınılacak korunaklı bir liman gibi geliyordu. Şimdi ise o limanın sularının ne kadar sığ ve zehirli olduğunu, gemimin karaya oturduğunu görüyorum. O kalkanın altında, ciğerlerimin oksijensizlikten daraldığını, ruhumun paslandığını hissediyorum.

 

Yavaşça, sanki gürültü yaparsam bu sessizlik bin parçaya bölünecekmiş gibi çıkıyorum yataktan. Parmaklarımın ucunda pencereye yürüyorum. Perdeyi hafifçe araladığımda sokak bana bakıyor, ben sokağa. Camın buğusunda silik, tanınmaz, hatları birbirine karışmış bir hayalet gibi yüzümün yansımasını görüyorum. “Bu ben miyim?” diyorum. Boğazımda devasa bir düğüm büyüyor, gözlerim doluyor ama dişlerimi sıkıyorum ağlamamak için.

 

O sırada arkamda yatağın gıcırtısını duyuyorum; o bildik, huzursuz kıpırtı. Hiç konuşmuyor. Varlığımın o odadaki bir koltuktan, bir abajurdan farkı yokmuş gibi kalkıyor ve o mekanik, ruhunu teslim etmiş hareketlerle mutfağa yöneliyor. Kahve makinesinin düğmesine bastığında çıkan o ritmik ses odaya doluyor. Kısa süre sonra kavrulmuş kahvenin o keskin, aldatıcı kokusu her köşeye yayılıyor. Ben hâlâ pencerenin önündeyim. Bir elim perdenin soğuk kadifesinde, diğeri boşlukta, tutunacak bir dal ararcasına asılı kalıyor. İçimden bir ses, sanki bir kehaneti fısıldar gibi: — Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, diyor.

 

Zihnim beni alıp o meşhur yirmi bir yaşıma, o büyük illüzyonun başlangıcına götürüyor. Beşiktaş’ın o telaşlı kalabalığında el ele yürüdüğümüz o güneşli sabah… Dünyanın sadece ikimizden ibaret olduğuna, aşkın o her kapıyı açan sihirli anahtar olduğuna dair o aptalca, o saf inancım… Babam bizi o kalabalığın ortasında, bir suç mahalli gibi görmüştü. Eve gittiğinde, annem mutfakta biber dolmalarının içini doldururken sormuştu o soruyu: — Nereden bulmuş o zibidiyi?

 

Sadece uzun saçları ve kulağındaki o küçük gümüş küpe yüzünden, babamın o kaskatı, hiyerarşik dünyasında bir anda “zibidi” kategorisine hapsolmuştu. O akşam eve girdiğimde babamı salonda, karanlıklar içinde otururken buldum. Aslında şimdi anlıyorum ki, babam da aslında ne yapacağını bilmiyordu. O da kendine öğretilen, o ağır “iffet koruyucusu” rolünü gerçekleştiriyordu. Bir kızı vardı ve onu korumanın tek yolunun, onu bir otoriteden alıp bir diğerine “teslim etmek” olduğuna inandırılmıştı. Beni karşısına aldı, sesi buz gibiydi: — Bak kızım, ya bu yoldan döner o zibidiyle bağını koparırsın ya da bu işin adını koyar, evlenip gidersin.

 

O an dizlerimin bağının değil, tüm hayatımın bağının çözüldüğünü hissetmiştim. Bir yanda babamın o devasa gazabı, diğer yanda “hayatımın aşkını” kaybetme dehşeti. Ama en ağırı: Eğer şimdi ayrılırsam, o “ilk aşk” efsanesi kirlenecek, ben “kullanılmış ve vazgeçilmiş” biri olacaktım. O “kirlenmişlik” damgasıyla, o “bakire olmayan gelecek” korkusuyla yüzleşmektense, evlenmek istedim. Kendi ellerimle kendi kafesimin kapısını kilitledim. Hazır değildik, hayatın o sert virajlarından habersizdik ama bize çizilen o dar, o klostrofobik patikadan başka bir yolun varlığını düşünemedik.

 

Zamanla, başaramadığımız ne varsa, o eksik kalan tuğlaların üzerine bir hayat inşa etmeye çalıştık. İkimizle başlayan o büyük, görkemli “biz” hikâyesi, her geçen yıl eriyerek tekleşti, o oldu. Ben, onun gölgesinde serinlemeye çalışan bir süs bitkisine dönüştüm. Bayram sofralarında, o ağır et kokuları ve sahte kahkahalar arasında sorulan “Bebek ne zaman?” sorularına, yüzümde sahte bir gülümsemeyle “Hayırlısı,” derken; içimdeki o üniversite koridorlarında koşan kızın her gün bir parçasının daha gömüldüğünü hissediyordum. Sevginin yarım yamalak, güvenin her tartışmada cam kırıkları gibi saçıldığı bu eve bir çocuk getirmeyi reddetmek, benim bu hayattaki en büyük sessiz eylemim, o karanlık evdeki tek gizli özgürlüğümdü. “En azından birini kurtardım,” diyordum içimden, “hiç doğmayacak olanı.”

 

Yıllarca kendi ellerimle ördüğüm o şeffaf parmaklıkların ardında, bir müze eseri gibi yaşadım. Onun “entelektüel” arkadaş çevresinde, sanat tarihinden bahsederken aslında mutfaktaki bulaşık dağını düşünen takıntılı bir kadındım. Olduğum kişi ile olmam beklenen kişi arasındaki o uçurum artık bir okyanus kadardı. Bir akşam, artık içimdeki o metalik gürültüye, o “yeter” çığlığına dayanamayıp Aslı’yla Yeşim’e uğradım. Onların evi her zaman o özgürlük ve tütün kokan, yargısız bölgeydi benim için. Aslı, o keskin gözleriyle uzun uzun yüzümü inceledi. — Neyin var senin kuzum? Ruhun bedeninden istifa etmiş gibi bakıyorsun, dedi sesi kadife gibi ama yaralayıcı bir gerçeklikle.

 

Yeşim araya girdi. Elindeki sigarayı küllüğe, sanki bir düşmanı ezer gibi sertçe bastırırken gözlerini doğrudan, savunmasız kalan gözlerime dikti. Yeşim, hayatın sillesini yemiş ama o silleleri iade etmeyi öğrenmiş kadındı. — Bırak şimdi o “her şey yolunda” maskesini, dedi sesi buz gibi bir neşterle. — Kocan olacak o narsist heriften kaynaklanıyor değil mi bu hallerin? Hatırlasana geçen yazı, o kalabalık sofrada seni nasıl rezil ettiğini, sırf bir tasarım fikrin onunkinden daha parlak diye seni nasıl susturduğunu. Sen orada yerin dibine girmeyi beklerken, biz senin yerine utanmaktan helak olduk.

 

Boğazımda bir cam kırığı düğümlendi. Gülümsemeye, o “mutlu eş” tiyatrosunu oynamaya çalıştım ama kontrol edemediğim titrek sesim ihanet etti bana. — Sadece… sadece biraz yorgunum kızlar. Projeler üst üste geldi, biliyorsunuz işte… Her zamanki mevsim geçişi hallerim.

 

Yeşim o meşhur, odayı inleten kahkahalarından birini attı; ama bu histerik bir sesti. Alayı, odadaki tüm oksijeni emip bitirdi. — Yeme bizi! Neyden korkuyorsun sen? Adam seni dövmüyor, tamam. Ama ruhunu her gün azar azar emiyor ve sen buna “kader” diyorsun. Neden? O kibirli, o sığ tahakkümüne boyun eğmek için ona ne borcun var?

 

Ellerim masanın altında, birbirinin canını yakarcasına kenetliyordu. Tırnaklarım etime geçerken hissettiğim acı, Yeşim’in sözlerinden daha hafifti. — Kızlar… lütfen… Anlamıyorsunuz. Onu bırakamam. Biz beraber büyüdük onunla. O benim için…

 

Yeşim bu kez masaya doğru eğildi, kelimeleri üzerime birer kurşun gibi yağdırdı: — Evet, anlamıyoruz! Çünkü bu bir alışkanlık değil, bu bir Stockholm Sendromu tatlım! Korkaklık bu! Babanın “ya evlen ya ayrıl” diye kükrediği o günkü, dizleri titreyen o yirmi bir yaşındaki kız çocuğu kalmışsın orada. Büyü artık! Kır şu paslı zincirlerini. Yoksa bu adamın kibri senin mezar taşın olacak, üzerine de “Çok iyi katlandı” yazacaklar. İstediğin bu mu?

 

O gece eve dönerken, sokak lambalarının ışığı bile birer sorgu odası lambası gibi üzerime düşüyordu. Kulaklarım uğulduyordu. Başım, sanki içinde bir matkap çalışıyormuş gibi zonklamaya başladı. Eve girdiğimde, koridorun ışığını açtığımda o sarı huzmeler gözlerime saplanan iğneler gibi canımı yaktı. Kapattım hepsini. Mide bulantısı ve o artık dostum olan, sinsi migren ağrısı… Bedenim artık bu büyük yalanı taşıyamıyordu. Her sustuğumda, o ağrı bir santim daha büyüyor, beynimin kıvrımlarını tırmalıyordu.

 

İşte o sabah, o mutfakta demlenen kahvenin kokusu havada asılıyken, içimdeki o devasa, o yıllardır süren uğultu aniden kesildi. Bir radyo frekansı gibi, cızırtılar bitti ve net bir ses geldi. Yıllardır beynimin içinde yankılanan o öfkeli gitar solosu, Yeşim’in o tokat gibi kahkahası, babamın o emir kipleriyle dolu sesi… Hepsi aynı anda büyük bir sessizliğe, derin bir kuyuya gömüldü. Mutfaktaki makinenin o sinir bozucu tıkırtısı durmuştu. O, arkası dönük, gözlerini yağan o beyaz keder yığınına dikmişti. Dünyanın sadece kendi egosu etrafında döndüğüne, benim ise o yörüngede dönmeye mahkûm bir uydu olduğuma o kadar emindi ki… Varlığımı, ancak ona onay verdiğim sürece meşru görüyordu.

 

Derin, ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar ulaşan bir nefes aldım. Göğsümdeki o meşhur, o çözülmez sanılan düğüm, sanki sihirli bir el değmişçesine çözüldü. Serin, berrak ve korkusuz bir kararlılıkla mutfağa girdim. Attığım her adımda, o yirmi bir yaşımdaki, babasından korkan, toplumdan utanan o titrek kızın üzerindeki ağır, tozlu yükü birer birer bıraktım yere. Karşısına geçtim. Gözlerinin tam içine, ilk kez bir köle gibi onay beklemeden, bir suçlu gibi yerlere bakmadan, dümdüz baktım. Sesim, hayatımda ilk kez bana aitti ve hiç titremedi: — Git, dedim.

 

Fincanı dudaklarına götürürken havada asılı kaldı. Dondu. Yüzünde önce o hafif, o küçümseyen şaşkınlık belirdi. O meşhur “Yine ne saçmalıyorsun?” bakışı. — Anlamadım? Nereye? diye sordu o iğrelti alayıyla.

 

— Benden uzak olan herhangi bir yere. Sadece git. Eşyalarını al ya da alma, umurumda değil. Bu evdeki yerin bitti. Benim için çoktan bittin sen.

 

Fincanı tezgaha bıraktı; o porselenin mermerle buluştuğu tiz ses mutfakta bir idam hükmü gibi yankılandı. Üzerime doğru, o baskın, o “ben bilirim” tavrıyla bir adım attı. Sesini, beni sindireceğini sandığı o otoriter tona yükseltti: — Dün geceyi ne çabuk unuttun? İyi değil miydik? Yine mi o saçma sapan krizlerinden birini geçiriyorsun. Abartma istersen.

 

Gülümsedim. — İyi değildik. Hiçbir zaman iyi olmadık. Sadece ben, babamın bana miras bıraktığı o korkuya, o “tek adam” masalına öyle çok acıkmıştım ki, senin bana sunduğun o sahte, o zehirli güvenliğe aşık olduğuma kendimi inandırdım. Bir illüzyondu bu ve perdesi kapandı. Bitti. İlk aşk masalın da bitti, senin o küçük krallığındaki tahakkümün de. Ben artık senin figüranın değilim.

 

Yüzünde ilk kez, o narsist kibrinin çatladığını, yerine o çiğ ve gerçek korkunun, o zavallılığın yerleştiğini gördüm. Kontrolü kaybetmenin verdiği o çirkin öfke gözlerini kararttı. — Bensiz yapamazsın, dedi dişlerinin arasından, tükürür gibi. — Tek başına ne yapacaksın? Babana ne diyeceksin? “Ben beceremedim” diyerek kapısına mı dayanacaksın?

 

— Bensiz yapamayacak olan asıl sensin, dedim sesimdeki o tuhaf huzura şaşırarak. — Çünkü senin tüm ihtişamın, benim sessizliğimden besleniyordu. Sen beni küçülterek kendini dev sanan bir egoistsin. Şimdi o dev aynası kırıldı ve sen altında kaldın. Babama ne diyeceğime gelince… Artık ne onun ne de senin koyduğun sınırların içinde yaşamıyorum. Ben artık kendi kahramanlık hikayemi yazacağım. “Beceremedim” demeyeceğim, “Kurtuldum” diyeceğim.

 

Bir an ne yapacağını, hangi maskeyi takacağını bilemez bir şekilde, mutfağın ortasında heykel gibi duraksadı. Sonra o her zamanki kibirli öfkesine sığındı; yatak odasına yöneldi. Valizini hırsla çekip çıkardığını, dolap kapaklarının sanki benden intikam alırcasına sertçe vurulduğunu duydum. Birkaç gömlek, birkaç kitap, birkaç anlamsız eşya… Ve sonra, o ince altın halkayı, hiçbir zaman takmak istemediği o prangayı, nikah yüzüğünü mutfak masasına, kahve fincanının hemen yanına, soğumuş kahve lekesinin tam ortasına bıraktığını gördüm. Kapıyı, apartmanı yerinden oynatacak bir gürültüyle çarpıp gitti.

 

Sessizlik… Bütün evi bir çarşaf gibi kapladı. Ama bu kez o bildiğim, o boğucu, o iç organlarımı ezen sağır edici sessizliklerden değildi bu. Bu, özgürlüğün, yeni çekilmiş bir nefesin, tertemiz bir başlangıcın sessizliğiydi. Kalbimin atışını duyuyordum; düzenli, kararlı ve ilk kez korkusuz. Kafamın içinde yıllardır yankılanan o öfkeli gitar solosunun aslında susturulmuş bir kadının bastırılmış çığlığı olduğunu, Yeşim’in kahkahasının aslında içimdeki o özgür kadının sesi olduğunu o an anladım.

 

Yürüdüm, pencereyi sonuna kadar açtım. Soğuk hava, bir bıçak gibi yüzüme çarptı ama bu acıtmıyordu; aksine uyuşmuş ruhumu uyandırıyordu. Keskin kar kokusunu, özgürlüğün o buz gibi ama ferahlatıcı esansını ciğerlerime çektim. Kar, sessizce çatılardan süzülmeye devam ediyordu; ama artık üzerime atılan bir toprak değil, geçmişimi temizleyen bir beyazlıktı. Bedenim hâlâ üşüyordu belki ama içimde bir yerlerde, o yirmi bir yaşında babasının odasında buz tutmuş o küçük kız çocuğu, yıllar sonra ilk kez ısınıyordu. Kendi ateşini kendi yakmıştı.

 

Adım: Kadın. Ve ilk kez, bir başkasının emrettiği bir şarkının nakaratı değil, kendi bestelediğim o vahşi ve hür sesimin, kendi solomun sahibiyim.