Sessiz Ev’de Çok Sesli Sessizlik
Orhan Pamuk Dosyası

Sessiz Ev’de Çok Sesli Sessizlik

Esra Erk Özyiğit

Esra Erk Özyiğit

Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’i, aynı evde bir araya gelen ailenin farklı kuşaklarının bir haftasını anlatır. Roman boyunca her karakter kendi sesiyle konuşur; geçmişini, öfkesini, korkularını ve arzularını anlatır. Oysa metne yaklaştıkça bu seslerin bir araya gelmediği fark edilir. Herkes konuşur fakat kimse karşısındakini dinlemez. Romanın ironisi de burada ortaya çıkar. Ses verilen karakterler, aynı zamanda sessizliğin taşıyıcısına da dönüşür. Pamuk’un kurduğu sessizlik, karşılık bulamayan sözlerin arasından yükselir.

 

Geçmişin içinde yaşayan yaşlı bir kadın olan Fatma, bu evde en çok konuşan sestir. Sürekli düşünür, hatırlar, geçmişi bugüne karıştırır. Ama bütün bu konuşmalar kendi içinde dönüp durur; bir başkasıyla ortak bir noktada buluşamaz. Fatma dünyayla kurduğu mesafeyi, evlenirken babasından aldığı öğüt üzerinden biçimlendirir. “Erkeklere çok sormamak gerektiğini anlatıyordu… peki baba sormam, sormayacaksın, sormadım.” (Orhan Pamuk, Sessiz Ev, S.20, 1994, İletişim Yayıncılık A.Ş.) Sormaz, bekler, geri çekilir. Sorular sorulmadıkça cevap da gelmez. Fatma, giderek yalnızca kendisiyle konuşan biri hâline gelir. “…şu cücenin gösteriş merakından iğreniyorum.(Pamuk, S.68) Onun içmesi, inançsızlığı, bedeniyle kurduğu ilişki Fatma için uzak durulması gereken bir hâl alır. “…sessizce yürürdü ve görür iğrenirdim.” (Pamuk, S.222) Bu uzaklık, zamanla torunlarıyla ilişkilerine, gündelik hayatına, evin bütününe sirayet eder.

 

Fatma insanlardan uzaklaştıkça eşyalarla bağ kurar. Odanın içindeki her nesne bir anlam taşır. “Dolabını açmış, karıştırıyormuş.” (Pamuk, S.57) Bu tekrar, Fatma’nın insanlarla kuramadığı bağın yerini doldurur. Pamuk’un Fatma’yı sürekli eşyaların arasında göstermesi de bu yüzden önemlidir. Bu kutu geçmişten kalan bir hatırayı taşır; zamanla evin geçimi de onun içindekilerle sağlanır. Selahattin’in kurduğu hayat bu kaynağa dayanır. Açıkça konuşmaz, geri planda durur; buna rağmen evin düzeni bu kutuya, dolayısıyla Fatma’ya bağlıdır. “Masadan kalktım, dolabıma gittim… bomboş kutuyu gene kokladım ve çocukluğumu hatırladım.” (Pamuk, S.144) Fatma’nın sesi çoğaldıkça, çevresindeki insanlarla arasındaki mesafe büyür.

 

Fatma’nın içe kapanan dünyasında, Recep başka bir yerde durur. O geri planda kalır, sesi azdır, çoğu zaman işitilmez. Romanın başında kurduğu “…beni görmüyorlar,” (Pamuk, S.7) cümlesi okurda hemen yer eder. Roman boyunca Recep kendini uzun uzun anlatmaz; daha çok bakar, gözlemler. Evin içindeki hareketler, insanların birbirine davranışı, dışarıdaki hayat… Recep bunları sessizce izler. Evin içindedir ama o evin hikâyesine katılamaz. Pamuk, Recep’i hep çevresini izleyen bir karakter olarak gösterir; o herkesi seyreder ama kimse dönüp ona bakmaz. Geçmişin bir parçasıdır, ama bu geçmiş onun sesiyle anlatılmaz. Bu yüzden Recep konuşsa da kendi hayatında bile geri planda kalır. Bu durum en açık biçimini kasabadaki bir sahnede bulur. Recep bir gazetede “cüceler evi” başlığını okur, çevresindekilerin alaycı bakışlarıyla ve gülüşleriyle karşılaşır. “Ama cüce olduğum için üzülmüyorum,” dedim. “İnsanlar elli beş yaşındaki bir cüceyle alay edebilecek kadar kötü oldukları için üzülüyorum asıl ben.” (Pamuk, S.11)

 

Kasabada dolaşırken gördüğü evler, yanan ışıklar, akşam yemeği yiyen aileler onun içinde bir eksiklik duygusu uyandırır. “Hepsinin aynı saatte televizyona bakarak yemeğe oturduğunu düşünmek tuhaf!” (Pamuk, S.7) Bir sofraya oturmak, biriyle konuşmak, günün içinden küçük bir şeyi paylaşmak… Bu basit istekler onun dünyasında uzak bir ihtimaldir. Bir topluluğa ait olma isteği onun içinde sürekli olarak yer etse de bu istek hep havada kalır. Recep kalabalığın içindedir ama onun bir parçası olamaz. “Biri vardır belki… anlatırım, dinler…” (Pamuk, S.8) diye başlayan düşünce, bir ilişki arayışını gösterir. Söz yine havada kalır. Recep bu noktada Fatma’dan ayrılır. Recep’in aradığı karşılık bir türlü ortaya çıkmaz, her temas denemesi sürekli yarım kalır. Recep’in trajedisi, içine girmeye çalıştığı hayatın içinde kendine yer bulamamasıdır.

 

Evin asi torunu Metin yaşadığı hayatı aşmak ister. Gözünü hep başka bir hayata diker; daha rahat ve ayrıcalıklı bir hayata. Anne babasının yokluğu, çevresindeki çocukların sahip olduğu imkânlar, onun içinde derin bir eksiklik duygusu yaratır. Metin kendini aşmak isterken aynı anda başkalarını küçümseyen bir mesafe de kurar. İnsanlara yaklaşır, konuşur, yanında durur ama onları kendi kurduğu yerden görür. Ceylan’a yönelmesi de böyle olur. Ceylan’ı gördüğü anda ona âşık olmaya meyleder. Metin burada birine tutulmaz; Ceylan’ı kendi kurduğu hayatın içine çekmeye çalışır. “…seni çok seviyorum… ne yapıyorsun dedi… hayır, hayır Metin ne yapıyorsun… sarhoşsun…” (Pamuk, S.196) Metin o sözleri duymaz ya da anlamazdan gelir. Kendi duyguları o kadar baskındır ki karşısındakinin isteklerini göremez. Bir an için durmak, geri çekilmek yerine aynı hırsla hareket eder. Böylece yaklaşmak istediği kişi ondan daha da uzaklaşır. Aradığı şey bir insan değildir; kendini farklı hayata taşıyacak bir imkândır. Metin’in trajedisi, insanlara yaklaşırken bile onları bir hedefin parçası olarak görmesidir.

 

Metin’de hırsa dönüşen eksiklik, Hasan’da daha sert bir siyasal öfkeye bağlanır. Siyasal öfkenin içine sığınan Hasan, Nilgün’le karşı karşıya geldiği sahnede bu öfkesini açıkça gösterir. Hasan Nilgün’e yaklaşırken ona sadece seslenmez; kendini kabul ettirmeye de çalışır. Nilgün’ün “Manyak faşist, bırak beni!” (Pamuk, S.274) cümlesi Hasan için bir reddediş değil; onun kurduğu kimliğe yönelmiş bir saldırı gibidir. Hasan artık Nilgün’ün ne söylediğini duymamaya başlar; onun sözlerini kendi kurduğu dünyanın içinden anlamlandırır. “…onu cezalandırmaya karar verdim ve vura vura cezalandırdım.” (Pamuk, S.274) Hasan o anda kendini cezalandıran değil, haklı olan kişi gibi görür. Sözün yerini şiddet alır çünkü Hasan karşılık alamadığı yerde ilişkiyi zorla kurmaya çalışır. Duyulmak ister; sonunda da karşısındakini susturacak noktaya varır.

 

Nilgün bu yapı içinde diğerlerinden ayrılan bir yerdedir. Başkalarına gerçekten yaklaşabilen tek kişidir. Sadece konuşmakla kalmayıp dinler, anlamaya çalışır, karşısındakine alan bırakır. Bu yüzden de romanda bir temas ihtimali ilk kez onunla birlikte ortaya çıkar. Pamuk’un çoklu anlatıcı yapısında herkes kendi sesiyle var olurken, Nilgün onlar arasında yer bulamaz. Okur Nilgün’ü yalnızca başkalarının sözlerinden süzülenlerle tanır. Roman boyunca sesi çıkan karakterlerin arasında, Nilgün suskun kalan tek kişidir. Pamuk’un bu tercihiyle iletişimsizlik karakterlerin arasında kalan bir durum olmaktan çıkıp romanın kuruluşuna da yerleşir. Böylece anlatıda konuşmalar sürse de okuyucuya ulaşan hep aynı birkaç sestir. Nilgün, insanların iletişim kurabileceğini gösteren bir karakter olmasına rağmen eserin anlatıcıları arasında yer alamaz.

 

Sessiz Ev’de insanlar birbirine yaklaşır, konuşur, anlamaya çalışır, ama bu çaba sonuç vermez. Romanın sessizliği birbirini bulamayan seslerin varlığında ortaya çıkar. Bu evde sesler susmaz; ama hiçbiri bir başkasının dünyasına ulaşamaz.