Ölümle Yaşamak Arasında Yeni Hayat
Orhan Pamuk Dosyası

Ölümle Yaşamak Arasında Yeni Hayat

Demet Tuğrul Yüceil

Demet Tuğrul Yüceil

Bir gece yarısı salon kapısının altından karanlık koridora süzülen ışık dikkatimi çekiyor. Kızımın karşısında uyuyakaldığı televizyondan geldiğini sanıyorum. Kızımı ürkütmemek için kapıyı hafifçe açıyorum ve parmaklarımın ucunda usulca ilerliyorum. Televizyon kapalı, koltuk bomboş. Kızım odasında olmalı. Işık ise kütüphaneden geliyor. Ona doğru hayretle yaklaşıyorum. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ından sızıyor…

 

Yıllar önce okuduğum kitap, onu yeniden okumamı istiyor sanki. Belki de yeni hayata geçmenin vaktinin geldiğini müjdeliyor.

 

Hiçbir şey, her şeyi unutabilmenin verdiği huzurdan değerli olamaz.” (Orhan Pamuk, Yeni Hayat, YKY, 2013, İstanbul, s.154) deyip kitabın içinden fışkıran ışığa teslim ediyorum kendimi. Dünyanın derdini, tasasını, koşturmacasını dışarıda bırakıyorum.

 

Aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar.” cümlesiyle eski bir dosta rastlar gibi Novalis çıkıyor karşıma Yeni Hayat’ın ilk sayfasında.

 

Bir kitap okudum hayatım değişti,” diyen Mehmet görünümlü Nahit ya da kendine Osman dedirten Nahit ya da sadece “Osman”ın peşine takılıp gidiyorum iki yüz yirmi bir sayfa boyunca yine, yeniden, ilk gün gibi…

 

Kitaptaki hayat ile hayattaki kitap birbirine karışıyor. Yeni bir hayat, yeni bir felsefe beni bekliyor.

 

Orhan Pamuk, Yeni Hayat’ın peşine düşen kahramanı Osman’ı yollara çıkarıyor. Karl Jaspers’in “Felsefe yolda olmaktır” sözü yine haklı çıkıyor böylece.

 

Osman’la otobüslere biniyorum, 37 numaralı koltuğa oturuyorum, (37 sayısının manevi bilgeliğe, diğer bir deyişle meleklerin rehberliğine tekabül ettiğini bir yerlerde okuduğumu hatırlıyorum ve roman boyunca beklenen “Melek” metaforuna nasıl da güzel uyduğunu düşünüp Orhan Pamuk’un ustalığına bir kez daha hayran kalıyorum.) otobüslerden iniyorum, garajlarda geziniyorum; otobüslere biniyorum, otobüslerde uyuyorum.

 

Seksen dokuz gecesi otobüslerde geçen Osman’ı takip ediyorum. Günlerim gecelere, gecelerim günlere karışıyor. Zamanı yitiriyorum. Nereye gittiğimi de bilmiyorum. İşin garibi, nereye gittiğimi merak etmiyorum. Galiba Osman’a güveniyorum ya da onunla yol almayı, garajlarda gezinip aklının estiği otobüse binmeyi, başımı cama dayayıp dışardaki âlemi, ışıkları yanan evlerdeki hâlleri düşlemeyi, otobüsteki yolcuları izlemeyi seviyorum. Osman’ı kitapla tanıştıran, yolculukların çoğunda ona yoldaşlık yapan, pencereden gelen tebeşir rengi ışığın içinde bal rengi gözleri ışıldayan, küçük bir hamlede zarifçe saçlarını kulağının arkasına atışıyla (Pamuk, S.123) hem Osman’ı hem Seiko’yu kendine hayran bıraktıran, Osman’ı deli divane eyleyen, Melek gibi görülen Canan’ı da seviyorum. “Canan yoksa can da gerekmez” (Pamuk, S.36) biliyorum.

 

Roman boyunca Demiryolcu Rıfkı Amca ile Mehmet’le ( Postacı Mehmet, Doktor Mehmet ve diğer Mehmetler) Osman ile Yeni Hayat kitabını tekrar tekrar ben de yazıyorum.

 

Çünkü “Yazmak, yaşanmayan hayattan intikam almaktır,(Orhan Pamuk, Öteki Renkler, İletişim Yayınları, 1999) biliyorum.

 

Sayfaları çevirmeye devam ettikçe çılgın otobüsler, hiç durmadan yağan efsanevi yağmurlar, hepsi birbirine açılan kayıp sokaklar, kederli ağaçlar, çamurlu ırmaklar, lavanta kokuları, yorgun insanlar, kayıp kasabalar ve hayatlar, hayaletler, bir kitap okuyup hayatları değişmiş insanlar, yük trenlerinin sabırlı tak-takları, sabahçı kahvelerinde çay içen milli piyangocu, sigara reklamlarındaki yakışıklı erkekler, otobüs yazıhaneleri, garajlardaki küçük lokantalar, bu lokantalarda uykulu uykulu tıkınan kayıp yolcular, uykusuz şoförler, yorgun otobüsler, tıraşsız muavinler, otobüs kazaları, elinde plastik torba yerde sürünen şapkalı amca, birbirlerine pervasız aşıklar gibi bütün güçleriyle sarılıp hayatlarında ilk defa özgürce ağlayan ana-oğul, kanın rujdan daha kırmızı, ölümün hayattan daha şefkatli olduğunu keşfeden şeker kadın, babasının ölüsü başında dikilip elinde bebeği yıldızları seyreden talihli çocuk, amuda kalkmış koltuklar, yerçekimine karşı koyamayıp tavana dökülen gözlükler, cam kırıkları, kan gölleri, ruhun gövdeden ayrılmakla ayrılmamak arasında kararsız kaldığı mutlu hafiflik anları, kesif bir OPA kokusu, Yeni Hayat karamelaları, Ferah marka nane şekeri, Yedi Kandilli Süreyya, Osman’ın annesi, Mari ile Ali ve Peter ile Pertev, Demiryolcu Rıfkı Amca, Ratibe Teyze, Batı’dan gelen Büyük Kumpas ile mücadele eden Dr. Narin ve bayileri, onun ajanları pembe plastik torbalı Seiko- Çalışkan Serkisof- Zayıf Zenith- Dakik Omega ile kitaptaki hayata, Yeni Hayat’a dalıp dalıp gidiyorum.

 

Kitapta Dante’nin Yeni Hayat’ından, Rilke’nin Duino Ağıtları’na İbni Arabi’den, Çehov’a Rıfkı Amca’nın 33 kitabından (33’ün hem Hristiyan hem de İslami kültüründe önemli olduğunu hatırlıyorum. İsa’nın 33 yaşında çarmıha gerilişini ve namaz tesbihlerindeki 33 döngüsü aklıma geliyor.) bahsedilen satırları görünce o kitapları da okumak, hayatın anlamını onların cümlelerinde yeni baştan bulmak istiyorum.

 

Kitabın sonlarına doğru Osman’ın Yeni Hayat karamelalarının üzerindeki Mavi Melek’i anlama tutkusunun beni de sardığını fark ediyorum. Ve nihayet Mavi Melek’e dair tüm cevapların Süreyya Bey ile çözüleceğine inanmışken, Osman’ın aklı bir rüzgâra kapılmış, kendi sürüklenişine dalmışken, benim aklım da Süreyya Bey’in bahsettiği “Der Blaue Engel” (Mavi Melek) filmine takılıp kalıyor.

 

Ve bir elimde ışığını hâlâ muhafaza eden kitap olduğu hâlde, diğer elimin televizyon kumandasına gidip film sitelerinden birinde buluverdiği filmi izlemeye koyuluyorum.

 

Lola Lola rolündeki Marlene Dietrich’i görür görmez Yeni Hayat karamelalarının üzerindeki melek figürünün ne kadar güzel ve büyüleyici olabileceğini hayal ediyorum. Ve filmdeki profesörün başına gelenleri izledikçe Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.” dizeleri dökülüyor dilimden. Profesörün hazin sonu ise gözlerimden yaş olup Yeni Hayat’ın üzerine dökülüyor.

 

Film bitince Yeni Hayat’ın son sayfalarındaki yolculuğuma devam ediyorum. Ne Osman eski Osman ne de ben eski benim, anlıyorum. Osman’ın çıktığı son yolculuğu da tamamlayıp bir an önce karısına ve kızına kavuşmasını ve artık huzurlu olmasını diliyorum. Aynı huzuru her şeyi anlamlandırmaya çalışırken hayatın akışındaki, aleladeliğindeki ahengini kaçıran kendime de diliyorum.

 

Yorgun otobüsün içinde tekerlekler saatlerce aynı hızla dönerken, motor aynı tempoyla inlerken Osman’la aynı nakaratı tekrar ediyorum:

Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza. Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat…” (Pamuk, S.219)