Sarı Çizginin Gerisinde
Öykü

Sarı Çizginin Gerisinde

Çilem Kılıç

Saatin dijital rakamları kırmızı. Gözümü kaçırdıkça yer değiştiriyorlar sanıyorum ama hayır, hâlâ aynı: On beş dakika. Bank soğuk; soğukluk bacaklarımdan yukarı tırmanıp sırtıma kadar ulaşıyor. Oturmakla kalkmak arasında bir yerdeyim. Kalkarsam gideceğim yeri biliyorum. Oturursam da hiçbir yere gidemeyeceğimi. Aslında hangisi daha zor, bundan emin değilim. Bu lanet dünyada insan gibi yaşayabilmek mi? Ölebilmek mi?

 

Cebimdeki telefonum sessizde, çıkarmıyorum. Çıkarırsam, bir şey olur diye korkuyorum. Ekranda bir isim belirir, ya da hiçbir şey belirmez ama yine de içimde bir yer kıpırdar. Kıpırdamasını istemiyorum. Çünkü bu karar, uzun zamandır ilk defa bana ait gibi hissettiriyor. Kimseye danışılmamış, kimseye anlatılmamış, kimse tarafından ertelenmemiş bir karar.

 

Ama karar dediğin böyle mi durur insanın içinde? Bu kadar gürültülü, bu kadar tereddütlü? “Tren gecikecek mi?” diye soruyor yanımda oturan adam. Omuz silkiyorum.

 

“Bilmem.”

 

Raylara bakıyorum. Parlak değiller. Üzerlerinde ayak izleri var; bekleyenlerin, yanlış peronda duranların izleri. “Herkes buradan geçiyor,” diye düşünüyorum, “ama herkes aynı yere gitmiyor.”

 

Bir an çocuklarımın yüzleri geliyor aklıma. Sabah çıkarken oğlum çantasını bana uzattı. Fermuarı bozulmuştu. ‘Akşam bakarsın değil mi baba?’ dedi. ‘Bakarım,’ dedim. Şimdi düşünüyorum da… bazı şeyler akşama kalmayabilir.

 

“Gitmezsem ne olacak?” diyorum içimden. Cevap hemen gelmiyor. Hep öyle olur zaten; sorular benden hızlı, cevaplar ise hep geç kalırlar.

 

Gitmezsem sabah yine aynı saatte uyanacağım. Aynı ceket, aynı yol, aynı yüzler. Ama gidersem, kimseden anlayış beklemek zorunda kalmayacağım. Bu düşünce içimi garip bir rahatlıkla dolduruyor. Ruhuma çöken yoğunluk inceliyor. Belki de ilk kez her şey olması gerektiği gibi olacak.

 

Hoparlörden “Sayın yolcularımız, can güvenliğiniz için, peron üzerindeki sarı çizgiyi geçmeyiniz!” anonsu yapılıyor. İçimde bir yer sıkışıyor. Saate tekrar bakıyorum; on iki dakika…

 

On iki dakika dediğin, bir insanın ömrünü tartması için yeterli mi? Yoksa bazı hayatlar, on iki dakikaya sığacak kadar hafif mi?

 

Ayağa kalkıyorum. Tekrar oturuyorum. Sonra yine kalkıyorum. Ayaklarım karar vermiş gibi ama ben hâlâ arkalarından gidemiyorum. Raylara bir kez daha bakıyorum. Bu kez daha uzun. Daha dikkatli.

 

“Belki,” diyorum içimden, “belki de mesele ölmek değil.” Ama meselenin ne olduğunu söyleyecek kadar cesur değilim henüz.

 

Bu kararı aylardır beynimde evirip çeviriyorum. Attığım her adımda benimle. Evden çıkarken ayakkabılarımın bağında, çocukların odasının kapısını kapatırken elimde, mutfakta suyun kaynamasını beklerken saatimde. Kimse fark etmiyor. En ağır kararlarımı kimseye belli etmeden almayı öğrendim çünkü. İçimde sessizce büyüyor bu düşünce; bazen büyüyor, bazen küçülüyor, bazen birden bütün kafamı dolduruyor. Ama hiç gitmiyor.

 

Geceleri uykumdan önce geliyor. Gündüzleri işin arasında, bir mailin ortasında, yolda yürürken, karımla sevişirken. O anlarda kendime “şimdi değil” diyorum. Hep sonra. Hep biraz daha. Sanki zaman uzadıkça karar hafifleyecekmiş gibi. Oysa her erteleyişte daha da ağırlaşıyor.

 

Bazen vazgeçtiğimi sanıyorum. Sabahları aynaya bakıp “bugün iyi gibiyim” diyorum. Sonra bir şey oluyor; önemsiz bir cümle, yanlış anlaşılmış bir bakış, masadaki tabakta yarım bırakılmış yemek, evin içinde yanan sarı ışık, sandalyenin arkasına asılmış hırka hüzünlenmeme yetiyor. O an her şey tekrar yerli yerine oturuyor. Karar, sanki hiç gitmemiş gibi, tam ortada duruyor.

 

Bugün buraya gelirken de benimleydi. Adımlarımı saydım. Yoldan geçen insanlara baktım. Kimse durup “iyi misin” demedi. Demesini de beklemiyordum zaten.

 

Şimdi buradayım. Rayların başında. Aylardır içimde dolaştırdığım düşünce, ilk kez benden birkaç adım ötede duruyor. Sanki bekliyor. Sanki bana bakıp “geldin mi?” diye soruyor.

 

Cevabımı henüz bilmiyorum.

 

“Beyefendi, sarı çizginin gerisinde duralım,” diyor görevli. Başımı sallıyorum. Sekiz dakika.

 

Beni buraya getiren tek bir şey olmadı. Büyük bir felaket yaşamadım. Evim var, işim var, çocuklarım var. Dışarıdan bakınca eksik görünen bir yerim yok. Belki de mesele buydu. Eksik bir şey olmayınca insan neden bu kadar dolu olduğunu da anlatamıyor.

 

Çalışıyor, gülümsüyor, akşamları eve dönüyor, aynı koltuğa oturuyor, aynı haberleri izliyorum. Hayatım bir rutine dönüşmedi; ben rutinin kendisi oldum. Bazı günler, görünmeyen bir kayayı durmadan yukarı ittiriyormuşum gibi geliyor bana.

 

Ben bir şeyleri kaybetmedim aslında. Yavaş yavaş bıraktım. İtiraz etmeyi bıraktım önce. Sonra istemeyi. Sonra üzülmeyi. En son da sevinmeyi. Bunları tek tek bıraktığımda fark etmedim; hepsi bir arada olmayınca anladım. Ama o zaman da geri dönmek için çok geç oldu.

 

Karımı seviyorum. Çocuklarımı seviyorum. Ama bazen sevgi bile yük gibi geliyor insana. Çünkü sevmek, kalmayı gerektiriyor. Dayanmayı. Devam etmeyi. Benim gücüm, bunların hiçbirine yetmiyor artık. Bunu söylemek bile ayıp gibi geliyor. Baba dediğin güçlü olur çünkü. Erkek dediğin dayanır. Ben dayanamıyorum.

 

Beni buraya getiren şey ölüm isteği değil. Böyle yaşamaya devam edememe hali. Aradaki farkı kimse sormuyor.

İki dakika.

 

Soğuk ayakkabılarımın altından yukarı doğru tırmanıyor. Zemin nemli; sanki birazdan kayacakmışım gibi hissediyorum. Bir yerlerden demir kokusu geliyor. Bu koku hep aynı: Aceleyle, korkuyla ve geç kalmışlıkla karışık.

 

Perondaki sesler bir anda netleşiyor. Ayak sürümeleri, uzaktan gelen bir öksürük, metalin metale sürtünmesi. Hepsi aynı anda, hepsi fazla yakın. Zaman daraldıkça dünya genişlemiyor; ayrıntılarını büyütüyor sadece.

 

Sarı çizgiye bakıyorum. Boyası yer yer silinmiş.  Bir ömür de böyle geçti zaten; hep çizgilerin gerisinde durarak. Güvenlik için diyorlar. Ama belki de bu çizgi, insanı hayatta tutmak için değil; düşeceği yeri önceden kabullensin diye var. Nerede durması gerektiğini değil, çoktan nerede durduğunu hatırlatsın diye. Çizginin bu kadar belirgin olması, arkasında durmanın bir erdem değil, sadece bir alışkanlık olduğunu düşündürüyor bana. Kim bilir, belki de tehlike çizgiyi geçmekte değil; yıllardır hiç geçmemekteydi zaten.

 

Nefesimi sayıyorum. Bir. İki. Üç. Alıyorum. Veriyorum. Hâlâ çalışıyor vücudum. Hâlâ benden izin almadan devam ediyor. Bu inat hoşuma gidiyor mu bilmiyorum ama ne gövdemi ne de ruhumu sığdıramıyorum hiçbir yere.

 

Rayların üzerinden rüzgâr gibi bir ses geçiyor. Tren henüz görünmüyor ama gelişi belli. İçimde bir şey kıpırdanıyor. Korku mu, alışkanlık mı, son bir refleks mi… Ayırt edemiyorum.

 

Ayağımı azcık ileri alıyorum. Sonra duruyorum. Geri mi geldim, yoksa yerimde mi sayıyorum, emin değilim. Hareket ettiğimi sanıyorum; oysa sadece düşüncelerim yer değiştiriyorlar.

 

Telefon cebimde hâlâ sessizde. Bir an çıkarıp bakmayı düşünüyorum. Sonra vazgeçiyorum.

 

Anons tekrar ediyor. Aynı cümle, aynı ton. Kimse kimseye özel konuşmuyor burada. Herkes için söylenen sözler, kimseye değmiyor.

Bir adım daha. Ya da değil.

Trenin ışığı peronun ucunda belirmiyor hâlâ. Ama sesi yaklaştıkça, içimdeki gürültü azalıyor. Garip bir denge. Sanki iki ayrı ağırlık, bir anlığına eşitlenmiş gibi.

Ellerimi cebime sokuyorum. Parmaklarım soğuk. Kendimi ilk kez bu kadar net hissediyorum. “Geliyor mu tren?” diyor bir ses.

“Birazdan,” diye cevaplıyor başka bir ses. Bir dakika.

Sarı çizgi hâlâ önümde. Raylar hâlâ orada.

Ben de.

 

Tren geliyor.