Arzunun, Siyasetin ve Anlatının İçinde: Orhan Pamuk Kadınları
Orhan Pamuk Dosyası

Arzunun, Siyasetin ve Anlatının İçinde: Orhan Pamuk Kadınları

Ayşegün Korkmaz

Ayşegün Korkmaz

Orhan Pamuk hem hayranlıkla okuduğum hem de okurken öfke duyduğum bir yazar. Bende yarattığı bu ikilem en çok kadın karakterlerini kurarken düştüğü çelişkilerle ilgili. Çünkü çoğu zaman erkeklerin arzularına, korkularına, kıskançlıklarına ve iktidar arayışlarına göre biçimleniyorlar. Öte yandan Orhan Pamuk da zaten bunu kabul ediyor: “Her zaman erkek bakışının dışına çıkmaya çalışıyorum. Ama bir yerde de en iyi bildiğim şeyi anlatmaya çalışıyorum.” (Murat Sabuncu, “Orhan Pamuk ile Masumiyet Müzesi söyleşisinin tam metni: Kemal aşkı yüzünden, ben edebiyat ve solculuk yüzünden sınıflarımızdan dışlandık,” T24, 22 Şubat 2026.) Artık mesele onları hangi bakışın içinden, hangi anlatı gücüyle ve hangi sınırlar içinde temsil ettiği sorusuna dönüşüyor. Bu yazıda üç roman üzerinden ilerleyeceğim.

 

Masumiyet Müzesi: Erkek Arzusunun Müzesi

Masumiyet Müzesi beni en çok kadınları kurma biçimiyle huzursuz ediyor. Bu romanda kadınlar kendi iç dünyalarından değil Kemal’in onlara baktığı yerden var oluyorlar. Kemal’in arzularını, korkularını ve sınıfsal dünyasını yansıtan aynalara dönüşüyorlar. Sibel daha “uygun” ve seçkin bir hayatın parçasıyken Füsun arzu edilen, takıntıya dönüştürülen, kırılgan bir figür olarak ortaya çıkıyor.

 

Romanın en rahatsız edici taraflarından biri kadın bedeniyle ahlak arasında kurduğu güçlü bağ. Füsun’un güzellik yarışmasına katılmış olması kendini gerçekleştirmesine açılan bir kapı olmak yerine, erkek egemen dünyanın onu yargılama bahanesine dönüşüyor. Sibel cephesinde ise bekâret meselesi yakınlığın parçası olarak durmuyor, erkeğin ahlakını ölçen bir alana çevriliyor.

 

Füsun’a yakıştırılan “cesur ve modern” imgesi de aynı erkek rahatlığının parçası. Kemal onu cesur ve modern biri gibi görerek kendi yaptıklarını mazur gösteriyor. Füsun’un buna itiraz ettiği an çok kıymetli. “Ben aslında cesur ve modern değilim!” (Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2021, s.54) Bu kısa itirazda erkek anlatıcının kadını kendi işine geldiği gibi tanımlama hakkı çatırdıyor.

 

Kafesteki kanarya Füsun’un kuşatılmış kadınlığını simgeliyor. Füsun’un kanaryanın resmini çizerken, “Kafesi yapmayacağım,” (s.397) demesi ve ehliyet almakta ısrar etmesi, kapatılmış konumunu fark ettiğini ve dışarı çıkmak istediğini gösteriyor. Pamuk Füsun’a sadece özgürlük isteği ve gecikmiş bir öfke veriyor, özneleşme ihtimalini felaketle kapatıyor. Kadın tam sesi duyulur hâle gelince erkek arzusunun anıtına dönüştürülüyor.

 

Kar: Kadın Bedeni, Siyaset ve Erkek Bakışı

Kar’da Ka’nın Kars’a “intihar eden kadınlar” için geldiğini söylemesi, kadınları hem ahlaki hem siyasal açıdan merkeze yerleştiriyor. Ancak bu onları özneleştirmiyor. Kadınlar romanda görünüyor, ama çoğu zaman kendi sesleriyle değil, erkeklerin arzusu, devletin müdahalesi ve ideolojik baskılar üzerinden var oluyorlar. Pamuk’un başarısı kadınları asli mesele yapmasıyla, çelişkisi ise onları erkek anlatıcıların ağzından anlatmasıyla ortaya çıkıyor.

 

Romanın en sarsıcı hattı Teslime ve Hande üzerinden kuruluyor. Teslime’nin hikâyesinde başörtüsü yalnızca inançla ilgili kalmıyor; aile baskısı ve devlet tehdidiyle iç içe geçiyor. Emniyetin babayı sıkıştırması, babanın kızını yaşlı bir polisle evlendirmeye kalkması kadın bedeninin nasıl çok katmanlı bir denetim alanına dönüştüğünü gösteriyor. Hande’nin intihar eylemini baş açmaktan daha kabul edilebilir gören tutumu ise kadınların bazen aynı baskı dilini birbirlerine de taşıdığını açığa çıkarıyor.

 

İpek romandaki erkek bakışının en belirgin düğümü. Ka onu zekâsı ya da dünya görüşüyle değil, güzelliğiyle algılar. Sürgünden çıkışın ve kişisel kurtuluşun taşıyıcısına dönüştürür. Ama İpek son anda Ka’yla gitmeyerek bu erkek merkezli kurguyu bozar. Orhan’a, “Artık yeğenim Ömercan’a bakmak istiyorum yalnızca,” (Orhan Pamuk, Kar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2023, s.386) derken kendini kurtuluş nesnesine çevirmek isteyen tüm erkek bakışlarını geri çevirir.

 

Kadife ise romandaki en politik kadın figürdür. “Hiç kimseyi temsil etmek istemiyorum… yalnızca kendi hikâyemle, tek başıma durmak istiyorum,” (s.216) sözleriyle hem erkeklerin kadınlar adına konuşmasına hem de siyasal bir simgeye indirgenmesine karşı çıkar. Ka’ya, “Benim kendi rızamla boyun eğdiğimi görmek istiyordun,” (s.289) diyerek de erkeklerin bedeni üzerinde kurmak istediği iktidarı açıkça teşhis eder.

 

Benim Adım Kırmızı: Kadın Sesi ve Erkek Bakışının Çatlağı

Benim Adım Kırmızı‘da Pamuk’un kadın temsilinde daha bilinçli bir çaba gösterdiğini düşünüyorum. Roman erkek egemen bir dünyanın içinden konuşur; kadınlar büyük ölçüde güzellik, evlilik ve erkek arzusu etrafında konumlandırılır. Ama çoklu anlatıcı düzeni kadın temsilini tek yönlü olmaktan çıkarır. Hem bakılan kadın konumunu hem de bu bakışı fark eden bilinci aynı anda taşıyan Şeküre’nin sesi kritiktir.

 

Şeküre minyatürlerdeki kadınlara bakarken onların, “Hep mahcup, utangaç,” (Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Eylül 2020, s.51) olduğunu söyler. Erkek figürler dünyaya dimdik bakabilirken kadınların bakışının yere indirilmesi, estetik düzenin de cinsiyetçi olduğunu gösterir. Buna rağmen Pamuk Şeküre’yi yalnızca seyredilen biri olarak bırakmaz. Bazı resimlerdeki kadınların okuyucuya doğrudan baktığını fark ettirir. Kadın artık bakışı geri çevirebilen bir figüre dönüşür.

 

Yine de Şeküre’nin güzelliği erkek arzusu üzerinden anlam kazanır. “Bir kere beni görebilmiş olanlar hemen âşık olurlardı,” (s.47) demesi özgüven gibi dursa da kadının değerinin erkeklerde uyandırdığı etkiyle ölçüldüğü bir dünyayı açığa çıkarır. Kara’nın, “Evlenmek, çocuk sahibi olmak seni daha da güzelleştirmiş,” (s.160) demesi de aynı bakışı güçlendirir. Annelik bile erkek tarafından estetikleştirilen bir duruma dönüşür.

 

Ester romanda bambaşka bir damar açar. Yaşlı, şişman, Yahudi, çalışan ve sokakta dolaşan biri olarak erkek bakışının klasik “güzel kadın” nesnesi değildir. Romandaki işlevi hareket kabiliyeti ve aracılığıyla belirlenir. Hayriye ise sesi olmayan, evin bilgi akışında kritik rol oynayan alt sınıf kadın konumundadır. Onu hep başkalarının bakışından görürüz. Konuşan kadın değil, başkaları tarafından yorumlanan kadındır.

 

Nihayetinde, Orhan Pamuk’un kadın karakterlerine bakarken tek bir hükme varmakta zorlanıyorum. Bu romanlarda kadınlar hem çok güçlü biçimde görünür kılınıyor hem de çoğu zaman erkeklerin arzuları, korkuları ve anlatıları içinde sıkışıp kalıyorlar. Pamuk, erkek bakışını çoğu zaman yeniden üretiyor, ama aynı zamanda bu bakışın ne kadar rahatsız edici ve yıkıcı olduğunu da görünür kılıyor. Kadınları bazen metnin içine hapsediyor bazen de o metnin duvarlarında küçük çatlaklar açıyor.