Gönülden Taşan Çizgiler ve Masalsı Renklerle Bezeli Bir Dünyanın Hikâyesi
Minyatür, bir resim sanatıdır ve başlangıçta, yazma eserlerdeki konuların detaylı bir çalışma ile süslenerek resimlerle açıklanması amacıyla kullanılmıştır. Eski kaynaklarımız, kitap resmi için “Nakış resim”, “Tasvir sanatı”; minyatür yapan için ise resim yapan, ressam anlamına gelen “Nakkaş”, “Musavvir” demiştir. Günümüzde aynı isimle dilimize ve belleğimize yerleşen minyatür, kendi içindeki kompozisyon kuralları ile boyama tekniklerinin farklılıklarından dolayı, resim sanatından ayrı bir alana yerleşir. Osmanlı resim sanatı olan minyatür, ilk önce kitap resimleme sanatı olarak yaygın kabul görmüş ve metni açıklayıp destekleyici bir araç olarak yüzyıllar boyunca elyazması eserlerde kullanılmıştır. Kuvvetli bir anlatıma ve kendine özgü bir estetik yapıya sahip olan bu sanat, asırlar boyunca farklı kültürler ve çeşitli üsluplar altında gelişimini sürdürmüştür. Günümüzde tablolar şeklinde duvarlarımızı süslemektedir.
Nakk bu sanatı gerçekleştirirken, yaptığı her çizimde doğayı ve canlıları belli oranlarda stilize eder; gölge ve derinlik kullanmadan anlatmak istediğini resmeder, detaylar ve renklerle onları canlı kılar. Perspektifin sınırlı kullanımı bizi kısıtlamaz, bilakis bir konunun tam ve gerçekçi olarak katmanlı bir şekilde anlatılmasına olanak sağlar. Ama minyatürün matematiğini ve kompozisyon kurulumunu çok iyi anladıysanız bu mümkün olabilir. Hele kendine özgü renk kullanımı yani kayaların pembe, yerin mavi, gökyüzünün altın, suyun gümüş olması gibi, resmin masalsı ve naif yönünü korumasını sağlar. Ayrıca çağdaş bakış, bir objeyi olduğu gibi görmeme şeklindedir ki, bu zaten minyatürün yüzyıllardır devam ettirdiği bakıştır.
Türk minyatür sanatı geleneğimizde, tarihi belgeleme üzerine yapılan çalışmalar daha yaygındır. Fotoğrafın olmadığı o zamanlarda yapılan iş çok önemlidir ve kayıtların doğru olmasına çok dikkat edilmiştir. Her şey doğru çizilirken aynen aktarmaktan kaçınılmış, soyutlama büyük bir uyum içerisinde kullanılmıştır. Mimari unsurlar da aynı çerçevede, farklı yönlerden bakılarak ve iç, dış mekânlar bir arada gösterilerek çizilir. Perspektif, derinlik, gölgeleme sınırlı kullanılır, her şey çizgiyle belirtilerek en ince ayrıntısına kadar işlenir, renkler net ve temiz bir şekilde boyanır. Yüzyıllar içerisinde hep var olmuş bu sanat; farklı dönemler, nakkaşlar, üsluplar ve teknikler görmüştür.
Kubadabad Sarayı seramiklerinin yalın güzelliğine, Varka ve Gülşah’ın nahifliğine, Mehmed Siyah Kalem figürlerinin gerçekçiliğine, Şehnâme ve Surnâme minyatürlerine, Kelile ve Dimne hikâyelerindeki doğa tasvirlerine, Matrakçı Nasuh’un topografik şehir betimlemelerine, Nigârî’nin figürlerine, Nakkaş Osman’ın hikâyeciliğine, Levnî’nin renklerine, Nakkaş Hasan’ın meleklerinin canlılığına yani sanatın yüzlerce yılına ve çok geniş bir coğrafyayı kapsayan güzelliklerine hayranım. Nakkaşlar dini konulardan yöneticilerin yaşam biçimlerine, şehir tasvirlerinden önemli olaylara kadar birçok konuyu işlemişler.
Minyatür sanatı, usta-çırak ilişkisi içinde meşk ile öğrenilen bir sanattır. Minyatür sanatındaki öğrenme ve gelişme süreci zorludur. Bu sanata olan ilginin bir bilgiye, bir görgüye dönüşmesi minyatürün gelişimi için de çok önemlidir. Çok ince işçiliği olan bu sanatın zanaat kısmında teknikler ve altın, kâğıt, boya gibi malzemelerin kullanımı öğrenilir. Aynı zamanda, tarihi içerisindeki farklı dönemlerden örnekler çalışılarak, kullanılan değişik yöntemler anlaşılır. Daha sonra gelen özgün eserler üretebilme aşaması en sıkıntılı ve zor olan kısımdır. Çünkü sanat yapmak ve herkesten ayrılabilmek tam da bu noktada başlar. Bu noktada iyi bir hoca ile bir süre yol alarak bilgi, görgü olarak sürekli kendini geliştirmek ve sonrasında incelemek, bilinçli yaklaşmak, çok çalışmak en önemli noktalardır. Üretmek, çalışmak, sebat etmek, anlamak ve en önemlisi sevmek gerekir.
Bu noktada kısaca kendimden bahsedecek olursam; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji bölümünü bitirdim ve ardından Kadir Has Üniversitesi’nin Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Lisans Programı’nı tamamladım. Aralıksız süren eğitim ve iş yaşamım boyunca, sanat üretmeye ve bu konuda kendimi geliştirmeye her zaman gayret ettim. Çocukluğumdan itibaren kâğıt ile kalem arasına yerleşmiş bir hayatın içinde ilerledim. Yağlıboya resim yaparken, minyatür sanatı ile tanışmam üniversite yıllarımda oldu. Kültürümüzle sarmalanmış bu dünya benim merkezime, bendeniz de bu dünyanın derinliğine yerleştim. Minyatür sanatını inceledikçe ona hayran oldum, hayran oldukça okudum, inceledikçe anladım, bilgilendikçe daha çok sevdim, hep çalıştım ve aralıksız ürettim. Yurtiçi ve yurtdışındaki çeşitli şehirlerde düzenlenen yüz otuz sergiye ve uluslararası sanat festivallerine katıldım, altı kişisel sergi açtım, minyatürlerim yetmişe yakın kitapta yer aldı. Çeşitli dergi, kitap, berat, broşür, ödül, çini, animasyon, belgesel projeleri için minyatür çalışmaları ile desen tasarımları yaptım ve hâlen de bu tür çalışmalara devam etmekteyim. Çok sayıda eğitim ve sergi projesinde aktif yer aldım ve seçici kurullarda görev aldım. Uzun süre, o kadar çok öğrenmekle ve içimden taşan bir arzuyla üretmekle meşguldüm ki ders vermedim. Hayat sorumlulukları ve iş hayatı telaşının arasında, minyatürlerimi çok sınırlı bir süre içinde üretiyordum ve gönlümdekilerin çok azını gerçekleştirebiliyordum. Sonrasında bildiğimizi bildirmekle sorumlu olduğumuzun farkında olarak, sanatımı birçok kurumda ve ücretsiz ulaşılabilecek şekilde öğretmeye başladım. Her meslekten ve kesimden yüzlerce öğrencim oldu, onlarla çok güzel dostluklar paylaştım. İstanbul’da bulunan atölyemde, aralıksız olarak sanat üretimime ve öğrencilerimi yetiştirmeye devam ediyorum.
Hayat denilen bu kısa hikâyede, sadece öğrenmeye, anlamaya ve kendimizce varoluşu anlamlandırmaya çalışıyoruz. Kâğıda geçmeden beni rüyalarımda bile bırakmayan çizgilerin içinde, mutlu mesut yaşıyorum. Bir minyatüre başladığımda, en güzel hâli zihnimde beliren hâlidir ve ben onu kâğıt üzerinde gerçekleştirmeye çalıştıkça, asıl güzelliğinden uzaklaşır, bu aleme yakınlaşır, minyatür bittiğinde ise sanki başkası yapmış gibi hissederim. Sahiplenemem. Sırf bu yüzden, aylarca uğraştığım bir iş bile olsa kolayca vedalaşarak yenisine başlarım. Aynı anda okuyup düsündüğüm, çizip tasarladığım ve boyayarak ilerlediğim üç farklı çalışmanın içerisinde yaşarım. Hiçbir şeyi, hiçbirimiz çok iyi bilmiyoruz. “Benim yaptığım doğru ve ben oldum,” diyemem, hiçbir zaman “Tam istediğim gibi oldu,” duygusuna sahip değilimdir ve her çalışmada yeni bir şeyler denerim.
Çalışma konularımı seçip resmederken tek istediğim, içimden dökülen hikâyeleri en iyi şekilde anlatabilmektir. Hayatımıza güzellik katan doğa unsurlarını yok ettik ve eski hikâyelerin, yaşanmışlıkların derinliği bu zamanlarda çok hissedilmiyor ne yazık ki. Sanat çoklu beslenmelerle zengin meyvelerini verebiliyor, ben de hem geçmişin izlerini hem günümüzün güzelliklerini hissederek resmetmeyi seviyorum. Günümüzün bizleri zorlayan hızlı yaşama, çabuk tüketme, az emek verme, kolay yol alma duygularına karşılık, sanatımızın incelikli, özenli ve yavaş ritimde üreyen hâli ruhumuza bir şifa aracı olmaktadır.
Sanat ile kültür, ortak duygular oluşturması ve bizleri bütünleştirebilmesi nedeniyle önemlidir. Uzun bir yolculuğun küçük bir hikâyesi olarak bizler; gözlemlemek, hissetmek, okumak, dinlemek, sanatta demlenmekle ilerlemekteyiz. Ve tüm bunların sonunda bize yansıyanları; kendi sözlerimiz, renklerimizle ifade ederek, hayatımızı daha anlamlı ve güzel hâle getirme gayretindeyiz.
Çizimler Gülçin Anmaç’a aittir.