Ceviz Kokan Sorgu
Öykü

Ceviz Kokan Sorgu

Ümit Ahmet Duman

Bugün günlerden pazar. Güneş, perdesiz pencerelerden dahi içeri sızmakta zorlanıyor sanki. Oysa dışarısı cıvıl cıvıl olmalıydı, tıpkı Nurhayat’ın sabah neşesi gibi. Ama Necati için pazar, her zaman bir içe kapanış, bir hesaplaşma günüydü. Bedenini, ağır adımlarla salonun tam ortasına, oymalı, goblenli klasik ceviz mobilyaların arasına çıkardı. Sanki bir sahneye çıkıyordu, başrolünde kendisinin olduğu bir drama.

 

Salon, geçmişin ağır kokusuyla doluydu. Her bir mobilya, eşi Nurhayat’ın dedelerinden, o Osmanlı paşalarından kalma birer emanetti. Nurhayat, anne babasını kaybedince bu salonu, içindeki eşyalarla birlikte, doğduğu evin ruhunu taşırcasına buraya getirmişti. Onun için bu, bir aile yadigârı, bir onur kaynağıydı. Her bir oymanın, her bir goblenin ardında geçmişin şanlı hikâyelerini görür, gururlanırdı. Oysa Necati için durum tam tersiydi. Her geçen gün bu salonun ceviz kokusu, üzerine sinen geçmişin ağırlığıyla içini karartıyordu. Tamam, dedelerinin Osmanlı paşası olmaları gurur kaynağıydı, kabul. Ama onların ve anne babasının ruhlarının üzerlerinde dolaşmakta olduğu bu mobilyalarla yaşamaya mahkûm olmak, Necati’yi boğuyordu. Bu, bugün de olduğu gibi, zaman zaman derin sorgulamalarla geçecek günlere neden oluyordu. İtirazlar etmeye kalksa, Nurhayat’ın o tiz sesiyle vıdı vıdılarının artacağını biliyordu. Nurhayat’ın her “İnsanlar ne der?” deyişi, her “İki tuğlayı üst üste koymamışsın.” iması, Necati’nin suskunluğunu daha da artırıyordu. Artık son zamanlarda kendi kendinin esiriydi.

 

Gözlerini kapattı. En iyi dostu, şimdi olduğu gibi karşısına çırılçıplak oturttuğu bitkin bedeniydi. Onu sorguya çekmeye niyetliydi. Zalimce, hınzırca sıkıştıracaktı. Kendimden, çıplaklığımdan utanmıyordum, rahatsızlık duymuyordum. Arı, billur su gibi hissediyordum bedenimi, tüm katmanlarından soyunmuştum, diye geçiriyordu içinden.

 

” Söyle kimsin sen?” diye fısıldadı kendi kendine, sesi salonun derinliklerinde yankılandı. “Emeklisin, zamanını böyle boş boş geçirmekten yüksünmüyor musun? Nurhayat’ın dediği gibi, gerçekten bir işe yaramıyor musun?” İçindeki ses, Nurhayat’ın eleştirel tonuyla birleşip devam etti: “Son günlerde herkesten kaçıyorsun, özgeçmişini elinden gelse sileceksin, tüm yaşamını, başarılarını neredeyse geride bırakacaksın; neden? O büyük iş fırsatında, o etik olmayan seçimi yaptığında ne düşündün? Hızla yükselirken çiğnediğin o değerler, o insanlar… Vicdanın sızlamadı mı hiç mi? Yaptıklarından, yapmayı düşünüp de yapmadıklarından utanıyor musun? Karının dırdırından, iki de bir beceriksizliğini yüzüne vurmasından, o beylik lafı ‘iki tuğlayı üst üste koyamamışlığından’ kaçıyor musun?”

 

Necati’nin zihni, varoluşsal sorularla dolup taşıyordu: “Var mısın, hiç misin? Bunu nasıl sorguluyorsun, kendini hiç var olmuş gibi hissedemedin mi? Hayatında ne kadar kendin oldun? Nurhayat’ın insanlar ne der, demesinden, toplumun yargılayıcı bakışlarından, arkadaşlarının senin adına yaptıkları olumsuz dedikodulardan kaçmaktan bıkmadın mı? Ruhun, tenin ve bedeninle ne olduğunu ne olmadığını keşfedebiliyor musun? Bugüne değin yaşadığın hüzünlerin sırtına yılların yorgunluğuyla ne yükler yüklediğinin farkında mısın? Kendine ulaşabiliyor musun, yorgunluğundan ve çaresizliklerinden de soyunabileceğini umuyor musun?”

 

Gözlerinin önünden iş ve sosyal yaşamındaki anlar geçti. “Kurt” gibi hissettiği, güçlü ve yırtıcı olduğu anlar… Sonra birden “kuzuya” dönüştüğü, edilgenleştiği zamanlar… “Kurtken hissettiklerini kuzuya dönüştüğün anlarda, kalkan niyetine korunma güdüsüyle anlamlı bilgi olarak kullandığın oldu mu?” diye sordu kendine.

 

Bir an durdu, derin bir nefes aldı. “Şu an köklerini kazımamdan, kendine ulaşmaya zorlamamdan, benliğini açmaya çalışmamdan memnun musun, ya da endişeli mi?” Oymalı ceviz masaya baktı. Sanki tüm geçmiş, tüm hatalar o masanın üzerine seriliydi. “İyiliklerin sana kalsın ama yüreğin yeter mi yaptığın kötülükleri şu tarihi masaya yatırmaya, ne dersin? Bedeninde, ruhunda birikmiş kötülüklerden, katman katman acılardan ve irin birikmiş yaralarından kolay kolay kurtulacağını mı sanıyorsun? Günahlarından kurtulmayı, kötülüklerden arınmayı, yanlışlarından ders almayı düşünüp doğru yolda ilerleme planları kurmuyor musun? Ölümün yaklaşmakta olduğundan haberli misin?”

 

Dışarıdaki dünyanın sesleri, salonun kasvetini delip geçmeye çalıştı. Necati, kulaklarını tıkadığı haber bültenlerini, görmezden geldiği gazeteleri hatırladı. “Yaşadığın toplumla dil, din ve ırkdaşlık dışında ne ortaklığın var? Bencilliklerin, bu ortaklıkların karşısında yüzünü kızartıyor mu? Savaş çığırtkanlığı yapmaktan, dünyadaki ölümlere ilgisiz kalmaktan utanmıyor musun? Açlık çekenler, yerinden edilenler, umutsuzluk dolu gözler… Onlar da senin bu sessizliğinin bir parçası değil mi? Toplumla olan bağlarını gözden geçiriyor musun? Kimin safında ya da kimin karşısındasın? Kendi bencilliğinde, olduğun çukurda cebelleşmen sana ne kadar yetiyor? İçinde bulunduğun toplumla gülmüyorsan, üzülmüyorsan, kıvanç ve gurur duymuyorsan, birlikte yaşamaktan ne anlıyorsun?”

 

Son bir soru, bir umut ışığı gibi süzüldü zihnine: “Korkularını, sevinçlerini, acılarını, kinlerini geride bırakıp kendinden barışçıl bir birey yaratmayı düşünmeye başlamanın zamanı gelmedi mi? Karının dırdırı kadar sevgisinin de seni diriltmeye, yeniden yaratmaya yeteceğini düşünmüyor musun?”

 

Necati, gözlerini açtı. Salonun kasveti hâlâ oradaydı ama sanki ceviz kokusu biraz olsun hafiflemiş, yerini yeni bir nefese bırakmıştı. Bedenini giyinirken, bu pazar sabahının sadece bir sorgulama değil, belki de bir başlangıç olduğunu düşündü. Nurhayat’ın sesi, mutfaktan geliyordu. Belki de bu kez, o sese farklı bir kulakla cevap verecekti. Belki de ilk adım, o etik olmayan seçimin getirdiği yükü hafifletmek ve dünya acılarına karşı daha duyarlı olmaktı.