Çocuğa Dönüşebilmek ve Doğa
Dosya

Çocuğa Dönüşebilmek ve Doğa

Abdullah Ataşçı

Son yıllarda zamanın eğilimlerini de ön plana çıkaracak şekilde edebiyatın önüne eskiler yetmezmiş gibi yeni sıfatlar getiriliyor. Ekolojik roman, iklim kurgu, distopik roman… Oysa edebiyatın hiçbir adlandırmaya ihtiyacı yoktur. Konusu, zamanı, mekânı, meselesi ne olursa olsun bir şey ya edebiyattır ya da değildir. Edebiyatı başka kavramlarla sınırlamaya çalışmak, metnin ruhuna yapılmış büyük bir haksızlıktır.

 

Şüphesiz roman yalnızca geleneksel temalarla yazılamaz. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişirken; ihtiyaçlarımız sürekli artıp çeşitlenirken, doğal kaynaklar azalırken ve dünyayı paylaştığımız diğer canlıların da bizim kadar yaşam hakkı olduğunu daha yeni yeni öğrenmişken, edebiyatın bunlara kayıtsız kalması beklenemez. Asıl mesele, edebiyatın bu yeni gerçeklerimizi nasıl ele aldığıdır. Milan Kundera’nın söylediği gibi, roman yalnızca romanın söyleyebileceği şeyleri söylemek zorundadır. Aksi takdirde okuduğumuz metnin niyeti ne olursa olsun onu edebiyat olarak görmek mümkün olmayacaktır.

 

Sanat dallarının önemli bölümünün ortaya çıkışı son dört ya da beş asra dayanır. Şiir, masal, destan, heykel ve resim gibi sanatlar ise neredeyse insanlık tarihiyle özdeştir. Sanat; modern kentlerden, başka bir ifadeyle insanın doğa karşısında muktedir olmasından önce, doğaya öykünerek; şimşekleri, dalgaları, dağları, yağmurları, ağaçları, kasırgaları, tufanı, kuşu, böceği ve vahşi hayvanları taklit ederek varlığını sürdürmüştür. Sanatın ilk üretimlerinde doğa, ihtişamlı unsurlarıyla hayranlık duyulan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bazen de dizginlenmesi ve biçimlendirilmesi gereken bir anti kahramana dönüşür. Yunan tragedyalarından dengbejlerin söylediği stranlara, Şaman ritüellerinden Pagan inançlarına uzanan bütün anlatılar, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ve hayranlığını anlatır.

 

Modernizmle birlikte sanatın yönü değişir. Sinema, tiyatro ve roman gibi sanat türleri yeni kurulan modern kentlerin içinden doğar. İnsan bir şekilde doğayı ehlileştirdiğine, mutlak gücün kendisine geçtiğine inanır. Calvino’nun Görünmez Kentler’de de söylediği gibi kentler, bu yeni anlayışın geliştirilmesi ve genişlettirilmesi için değiş tokuşların yapıldığı mekânlara dönüşür. Kentler sadece ticari malların değil; kelime, arzu ve anıların da değiş tokuş edildiği yerlerdir. Zamanla kentler başka pek çok duygu ve düşüncenin da takas edilebildiği yerlere dönüşür. Nefretin, kibrin, açgözlülüğün, riyakârlığın hatta salt kötülüğün… Bütün bu değişimler, İnsanların birlikte ya da birbirini alt ederek dünyayı kendilerine göre dizayn etme çabalarını artırmıştır. Bu karmaşanın içinde insan bir noktada zamanı hatırlar. Zamanı idrak eden insan daha aceleci, daha acımasız olur. Her şeyin bir süresi vardır artık. Daha çok kazanmak, daha iyi yaşamak, daha az çabayla daha fazla konfora ulaşmak… Hayat, yapılacaklar listesine dönüşür. Bu liste uzadıkça insan güçlenir; ama aynı oranda bencilleşir. Hatırladığı her şey onu büyütürken, içindeki merhameti de törpüler.

 

Sanatçılar için başlangıçta yoksulluk, savaş, ayrılık ve aşk gibi temalar ön plandaydı. İnsan geliştikçe ve giderek canavarlaştıkça bu temalar da çeşitlenmiştir. İki yüzyıl önce ormanların talan edilmesi, nükleer enerjinin doğuracağı felaketler, nesli tükenen hayvanların yaşam hakkı ya da madenler için delik deşik edilen dağlar, hiçbir sanatçının zihninde yer etmezken; bugün bu meseleler, günümüz sanatçılarının ister istemez ele almak zorunda olduğu konular olarak karşımıza çıkar. Bu konular işlenirken, sanatçı önceki temaları da varoluşsal kaygıları da yeniden ele alması gerektiğini bilmelidir. Yeni meseleleri eski biçimlerle yazmak artık pek mümkün görünmemektedir. Yeni bir biçim ve yeni bir biçem olmadan günümüz meselelerini yazmanın güçlü bir etki yaratmayacağı kanaatindeyim.

 

Schiller, ünlü makalesi Doğalcılık ve Duygusal Şiir Üzerine’de modernizmin doğuşuyla birlikte şairlerin kavrayışlarında önemli değişiklikler olduğunu söyler. Tragedyaların destanların, masalların ve diğer sözlü kültür ürünlerinin merkezinde yer alan doğa, artık bu konumunu yitirmiştir. Keyfî ve yapay biçimlerin yıkıcı etkisini kendi içlerinde duyup onunla mücadele etmek zorunda kalan; doğaya aitken onun intikamcısına dönüşen yeni bir şair tipi ortaya çıkmıştır. Schiller, şairleri; doğanın bir parçası olanlar (geleneği devam ettirenler) ve doğadan ayrılıp yeni bir düşünce biçimi geliştirebilen, nesnelerle kurduğu ilişkiye göre daha öznel şiirler yazanlar olarak ikiye ayırır.

 

Schiller, doğal şairleri eleştirirken ya da onlardan haz almadığını okura hissettirirken çocuk imgesi üzerinde durur. Çocuğun doğaya ait olduğunu; zamanla ondan ayrılarak daha özerk bir konumda var olabildiğini söyler. Bilgiyle donanmış, doğayı karşısına almadan onu ince ince işleyerek; ona bütünüyle eklemlenmeden onun bir parçası olmayı başarabilen şairlerin, bunu ancak çocuk mertebesine ulaşarak gerçekleştirebileceğini belirtir.

 

Buna benzer bir düşünceyi Nietzsche’de de görürüz. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te doğanın sesi en güçlü biçimde kendini gösterir. Otuz yaşında bir mağaraya çekilen Zerdüşt, on yıl sonra yurduna dönmek ister. Sığındığı mağarada yalnızlığın tadına varmıştır; bundan şikâyetçi olmamakla birlikte insanların arasına dönmesi gerektiğine inanır ve bunun için Güneş’le konuşur. Güneş’in yalnızca gündüzleri değil, denizin ardına geçtiğinde bile yer altı dünyasını aydınlatması ona ilham vermiştir. Ona göre insan karanlıktadır; kendini tanıma yetisini kaybetmiştir. Onları uyandıracak, aydınlatacak bir Güneş’e ihtiyaçları vardır ve bu kişi kendisidir. Bunun için insanların arasına karışması, yeniden insan olması gerekir.

Güneş, onun bu isteğini kabul eder ve Nietzsche, ironik bir cümleyle bölümü bitirir: “Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı.”

 

Dönüş yolunda Zerdüşt bir ermişle karşılaşır. Ermiş, ona insanlardan uzak durmasını söyler. Ona göre insan tamamlanmamış bir varlıktır ve “Neden sen de benim gibi olmak istemiyorsun; ayıların arasında bir ayı, kuşların arasında bir kuş?” diye sorar. Bunun üzerine Zerdüşt, alaycı bir biçimde ermişe ormanda ne yaptığını sorar. Ermiş; şarkılar söylediğini, ağladığını ve güldüğünü söyler. Böylece bütün eylemleriyle Tanrı’yı övdüğüne inanır. Zerdüşt artık orada duramaz ve ermişin, Tanrı’nın öldüğünden henüz haberdar olmamasına hayıflanır. Ancak Tanrı’nın ölümünden yalnızca onun değil, daha sonra karşılaşacağı pek çok insanın da haberdar olmadığını anlayacaktır.

 

Nietzsche, bu kitabında tinsel dönüşümün üç aşaması olduğunu ve son, mutlak aşamanın çocuğa dönüşmek olduğunu söyler. Çocuk olmak; masumiyet, doğaya aitken ondan vazgeçebilmek ve özgürce hareket ederek yeni maceralara açık olabilmektir. Nietzsche ile Schiller’i birleştiren ortak nokta da çocuğa dönüşebilme fikridir.

 

Çocukluk mertebesine ulaşmak için çabalayan en büyük yazarlardan biri Tolstoy’dur bana göre. Anna Karenina’da Petersburg ve Moskova gibi kentler; ahlaksızlığın, yapaylığın ve samimiyetsizliğin merkeziyken taşra, insanın arınabileceği bir mekân olarak sunulur. Levin’in kentlerden uzaklaşıp bir çiftlikte yaşaması, onu diğer insanlardan üstün kılar. Hayatı boyunca pek çok şeyden vazgeçmeyi arzulayan Tolstoy’un ruhu, Levin karakterinde kendisini gösterir. Benzer bir yaklaşımı Goethe’nin eserlerinde de görürüz. Genç Werther’in Acıları’nda Werther, kıra çekilerek ruhunu arındırmaya çalışır.

 

Bazı büyük çağdaş yazarlarda ise doğa, başlı başına güçlü bir karakterdir. Cengiz Aytmatov’un pek çok romanında bunu görmek mümkündür. Özellikle Toprak Ana’da doğa, adından da anlaşılacağı üzere merkezde yer alan bir karakterdir. Yaşlı Tolgonay, köyünden çıkar ve tarlasına gelir; tarlaya “Selamünaleyküm” der, toprak da onun selamını alır ve sohbet başlar. Belli ki Tolgonay daha önce de bu tarlaya gelmiş, toprakla dertleşmiştir. Tolgonay, insan olarak; tarla ise toprak olarak pek çok acılı olaya tanıklık etmişlerdir. Romanın bir yerinde aralarında şöyle bir konuşma geçer:

 

“Kaldır başını Tolgonay, topla kendini.”“Zaten başka ne yapabilirim ki, sevgili toprağım; kendimi toplamaya çalışacağım elbet… Sen o günü hatırlıyor musun?”“Hatırlıyorum… Ben hiçbir şeyi unutmam, Tolgonay. Bu dünya var olalı beri bütün çağların, bütün yüzyılların izlerini taşıyorum ben. Tarih kitaplara sığmaz. Senin hayatın da, Tolgonay, benimledir. Yüreğimin içindedir. Anlat Tolgonay, seni dinliyorum; bugün senin günün.”

 

Türk edebiyatında doğanın sesinin güçlü biçimde hissedildiği metinler denince akla şüphesiz Yaşar Kemal gelir. Yaşar Kemal, birçok eserinde tıpkı Aytmatov’un yaptığı gibi, insanla diğer doğa varlıklarını eşitler. Bana göre, bunu Yaşar Kemal’den daha güçlü yapan başka bir yazarımız da yoktur. Elbette Latife Tekin’in, Deniz Gezgin’in, Buket Uzuner’in, Mahmut Temizyürek’in ve Asuman Susam’ın metinleri de bu temayı öne çıkardıkları için son derece kıymetlidir ancak Yaşar Kemal’de dil, büyülü bir hâle bürünür; börtü böcek, çiçek, ot, dağ ve tepe dile gelir. Belki de çoğu yazarın büyük bir emekle yapmaya çalıştığını, onun kendiliğinden başarabilmesi bu gücün temel nedenidir. Schiller’in tarif ettiği anlamda doğal bir yazar olan Yaşar Kemal, aynı zamanda bilgiyi özümseyerek doğaya dışarıdan da bakabilen ve çocuk mertebesine ulaşmış bir yazardır. Binbir Çiçekli Bahçe adlı kitabında, yeniden çocuk olabildiğini şu sözlerle kanıtlar:

 

“Dünyamız tükeniyor. Birçok hayvanın, birçok ağacın, birçok böceğin, birçok kuşun soyu tükendi. Bundan sonra da insanların soyu diyecektim, dilim varmadı. İnsanoğlu bu kötü durumu sürdürmeyecek, doğayla barışacaktır. Beni okuyanlar karamsar olmasın. İyi ki dünyaya geldik, yaşadık, ışığı gördük. Ya gelmeseydik, ya bu güzellikleri görmeseydik…”

 

Bitki çeşitliliğinin korunmasının önemini herkesten önce fark edip bu konuda bilinçli bir şekilde yazan isimlerden biri de Hikmet Birand’dır. Bir bilim insanı olmasına karşın, ağaçların ve doğanın öneminin kavranmasının yolunun edebiyattan geçtiğini güçlü biçimde hissetmiştir. Özellikle Alıç Ağacıyla Sohbetler başta olmak üzere Anadolu Manzaraları, Türkiye Bitkileri ve Kurak-Çorak adlı kitapları, ekoeleştiriyi merkeze alan ilk eserlerden bazıları olarak kabul edilebilir. Birand, özellikle Alıç Ağacıyla Sohbetler’de doğal varlıkları bir dekor olarak değil, birer karakter olarak ele alır. Doğal varlıkları eşit düzeyde birer karaktere dönüştüren bütün sanatçılar gibi Hikmet Birand da bunları yazarken tıpkı Yaşar Kemal gibi çocuk olma mertebesine ulaştığını gösterir. Metinlerinin gücü de buradan gelir.

 

Günümüzde ekolojik kaygılar bu denli artmışken edebiyatın, bu kaygıları daha güçlü biçimde ele alması kaçınılmazdır. Burada asıl önemli olan ise insanın, hayvanın, ağacın, toprağın, suyun ve diğer tüm doğal varlıkların eşit bir düzeyde metinde yer alıp almadığıdır.