Çocuk Kitabı mı Edebiyat mı: Kimin İçin Yazıyoruz?
Güncel

Çocuk Kitabı mı Edebiyat mı: Kimin İçin Yazıyoruz?

Ceyil Özmen

2.İstanbul Öykü Günleri’nin son gününde, Caddebostan Kültür Merkezi’nde buluşan yazarlar ve okurlar; çocuk yazınından çizgi romana, çeviri meselelerinden pedagojik tartışmalara uzanan geniş bir başlık yelpazesini ele aldı.

 

Bu yıl 20-22 Şubat tarihleri arasında yapılan 2. İstanbul Öykü Günleri’nin geldik üçüncü ve son günü izlenimlerine. Hatırlatayım ilk gün açılış Tünel’deki Metro Han’da gerçekleşmişti. Sonra ertesi gün Anadolu yakasında Maltepe’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yine önemli yazın insanlarıyla birlikteydik. Son gün ise artık Kadıköy’ün kalbinde Caddebostan Kültür Merkezi’ndeydik. Bütün bir gün boyunca çocuk edebiyatı konuşmak üzere bu sımsıcak mekânda toplanmıştık. Bana yürüyüş mesafesinde olması bir yana, bulunmaktan hep keyif aldığım komple bir kültür merkezi burası. Daha sık kullanılan kısa adıyla CKM, Kadıköy Bağdat Caddesi ile Sahil Yolu arasında ve Kadıköylüler’in de uğrak yerlerinden.

 

Merve Çömelek’in sunumuyla başlayan günümüz, oyuncu Arzu Suriçi Kireççi’nin güzel sesinden, canlandırmalarla bezediği bir çocuk öyküsüyle devam etti. Kireççi’nin “Çocukların seviyesine yükselmiş büyükler var salonda” diyerek başladığı okuması için seçtiği öykü de, aslında bizleri büyülü bir dünyaya alıp götüren, daha ziyade bir masal diyebileceğimiz, Joan Aiken’in Yağmur Damlalarından Kolye adlı öyküsüydü.

 

Bu sihirli dünyadan çıkmakta biraz zorlanmakla birlikte, Çocuk Edebiyatı mı Çocuk Kitabı mı diye merak uyandırıcı bir başlık taşıyan ilk oturuma geçmekte gecikmedik. Hele de konuşmacılar Füsun Çetinel, Özge Doğar ve Adil İzci gibi çocuk yazınına yazar, eğitmen ve danışman olarak büyük emekler vermiş yazın insanları olunca.

 

Ben tabii yine bundan sonraki izlenimlerimi aktarmak için notlarıma dönüyorum: Konu başlığımız zaten oldukça merak uyandıran bir soru, biraz da kafa karıştırıcı. Öyle ya, çocuk edebiyatı ve çocuk kitabı – ikisinin aynı şey olması gerekmiyor muydu? Gelelim yazarlarımızın tespitlerine; bunların bir bölümünün ortak tespitler olduğunu belirteyim:

 

“Günümüzde çocuklar bilgiye bizden çok daha rahat ulaşıyor. Buna karşın, okulda öğretmen dışarda aile seçiyor kitabı. Mevzu kitaba geldiğinde çocuk kendi kitabını seçemiyor. Yetişkinler üzerinden seçiliyor kitap.” Bu oturumdaki ilk tespitti.

 

İkinci tespit ise; “Yayınevleri okullara girmek istiyor çünkü büyük bir kitle var. Okula girmemiş kitap neredeyse satılmıyor” oldu.

 

Edebi metin nedir sorusu bu noktada akla geldi. Onun cevabı da, kurallar çerçevesinde yazılıyorsa edebi metin olmaktan uzaklaşıldığı oldu. Demek ki ayırım burada başlıyor. Satış için okullara girmek, okullara girmek için de belli kurallara uymak gerekiyor ve kurallı yazdığınızda ise edebiyat eseri çıkması zorlaşıyor.

 

Burada Adil İzci, doğru adlandırmanın çocuk yazını olması gerektiği uyarısını yaparak, sadece nasihat ve ders verme amacı güden kitaplara çocuk kitabı denirken, çocuk yazınında ise aslında çocuk yetişkin ayırımından çok, yazarın eserine gösterdiği özenin ayırt edici olduğunu vurguladı. “Bir yazınsal yapıt dil ve anlatım ürünüdür.” diyen İzci, çocuk edebiyatında olması gereken unsurları da bizlere madde madde sıralayarak, adeta edebiyat dersi verdi. Aynen aktarıyorum: İlk özellik, yazarın dil ve anlatıma gösterdiği özen; iki, estetik kaygı; üç, ders verme konusunda, iletilerin gerekliliği ancak bunların güdüleyici değil de dolaylı olması ve çocuğun kendi başına bir sonuca varabilmesi; dört, eserin konusunu ve öznelerini sevdirmesi; beş, yeni ufuklara götürmesi ve son olarak, okuduktan sonra çocuğun yeni bir boyuta geçmesi.

 

Gelelim yazar ve eğitmen Füsun Çetinel’in görüşlerine. Özetle, şunları söyledi Çetinel çocuk yazınına dair; “Kitap kavramı anne babaların çok hoşuna gidiyor. Çünkü kitap çocukları hizaya sokuyor. Öyle bir kitap olsun ki çocuk okuduktan sonra adam olsun diye bir görüş baskın hale geldi. Çocuk kitapları içinde öykü, şiir, vs var. Edebiyat burada devreye giriyor.”

 

“Edebiyat sanki korkutucu bir şey gibi de algılanıyor, formel bir eğitimle verildiğinde. Oysa edebiyat derin duygular yaşatan bir şeydir ve çocuklar da bunu seviyor.”

 

“Ayrıca kitap yazılmaz, o bir ürün. Öykü yazarsın, bakalım basılacak mı, kitap olacak mı o ayrı bir konu” diyerek konuyu özetledi.

 

“Üçümüz de edebiyatın bir bütün olduğunu düşünüyoruz” diye sözlerine başlayan Özge Doğar ise, “Devreye çocuğun yaş grubu ve bu durumda da pedagojik kavramlar giriyor. Ama gökkuşağının okullara girememesi, sırf vaftiz sözcüğünden dolayı bir kitabın okula girememe ihtimali ve buna benzer sıkıntılar söz konusu. Biz hala bunları tartışıyoruz. Yazar olarak bizim tutumumuz ne olacak?” diye temel bir soruyla devam etti.

 

Bu noktada izleyicilerden de oturuma katkılar gelmeye başladı. Karnaval Dergi kurucusu Nazire Gürsel, “Okullara giren kitaplar anne babalara yazılıyor. Anne babaları bilinçlendirmek gerekiyor. Geri adım atmamak lazım; okullara girecek diye çöp işler yapılmasın” diye çağrıda bulunurken, bir sonraki oturumun konuğu yazar Aytül Akal da “Anne babaya istediğini verirken çocuk da istediğini alabilir. Geri planda o hinliği yapmak lazım” diye esprili bir dille dahil oldu mevzuya.

 

Seyirciler arasındaki bir diğer konuk Ümit Kireççi ise, yayınevlerini sorgulayarak, “Belki de soruyu yanlış soruyoruz. Yayınevlerimiz uygun yayınevi mi? Satış mantığıyla piyasa işi diye mi, edebi mantıkla mı hareket ediyorlar?” diye ciddi bir eleştiri dile getirdi. Yayınevlerinin pazarlama ağını okullardan ibaret tutarak işin kolayına kaçtığın belirten Kireççi, Harry Potter örneğini vererek, markalaştırma, albeni oluşturma gibi yönlerden eksik kalındığını vurguladı.

 

Yine seyirciler arasından söz alan bir öğretmenin Bakanlığa hatta doğrudan CİMER’e yapılan şikayetlerden ve açılan soruşturmalardan dolayı yaşadıkları zorlukları anlatarak “Topun ağzında olmaktan yorulduk” ifadesini kullanması üzerine, Adil İzci, “Bunların üzerinde durmamak gerekiyor. Yok efendim şu mesajı mı versem, yok efendim şu tavrı mı sergilesem? Hayır efendim, yaşadığınızı yazın! Veli şunu mu der, yayınevi şu kısıtlamayı mı getirir, yok! Doğrudan hayatın kendisi bize neyi güdülüyorsa onu yazdım.” diyerek son noktayı koydu.

 

Oturum, yazarların özgür çocuklar yetiştirme temennisiyle son buldu.

 

Günün ikinci oturumu, öykü anlatıcılığını görsel anlatımla birleştirdiği için çoğumuza çok cazip gelen çizgi romanı da ele alması nedeniyle heyecanla beklediğim bir bölümdü. Beklediğime de değdi doğrusu. Çizginin Çocuk Edebiyatındaki Yeri başlıklı oturumun konukları, çocuk kitapları yazarı Aytül Akal, yazar ve çizgi roman araştırmacısı Ümit Kireççi ve çizer Gökçe Yavaş Önal ile çizgiyi ve görsel anlatımın çocukluk çağından itibaren hayatımızda kapladığı yeri tüm yönleriyle masaya yatırdık.

Sözlerine “Keşke çizebilsem” diye başlayan yazar Aytül Akal, “Ben bir yazarım. Ama sağ olsunlar alanımızda pek çok çizerimiz var. Gökçe gibi, canlandırdığımızı gerçeğe dönüştürüyorlar. Hatta ben daha da ileri taşımalarını bekliyorum” diye sözlerini sürdürdü.

 

Akal’ın çizgi roman alanında çok emek verdiğini belirttiği Ümit Kireççi ise, “5 yaşından bu yana çizgi roman okuyorum. Bir şekilde o dünyaya girdim, içselleştirdim ve çıkmak istemedim. Çizgi Roman Okurları Derneği’ni kurduğumuz zaman tirajlar 50 binlerden 400’e düşmüştü. Basılmıyordu. Olmayan çizgi romanı var etmek için çok çaba sarf ettik. Şu anda Mangaların 50 bin sattığını biliyorum” diyerek mevzuya hızlı bir giriş yaptı.

 

Aytül Akal bu noktada yılların yayınevi deneyimlerinden süzülmüş tespitlerini şöyle aktardı; “Yayınevinin yaklaşımı şu: Pahalıya geliyor resimli kitap. Çizim, renkli basım, çizer, grafiker gerekiyor. Bunu ilkokul kitabına dönüştür deniliyor; yani, az resimli, bol yazılı olsun.”

 

Akal estetik kaygının bu alandaki önemini vurgulayarak, “Her şeyin estetik olması gerektiğini savunurum. Hem görsel hem de metin olarak. Basıldığı kağıt çok önemli. Satır aralıkları yaşa göre çok önemli, satır sayısı önemli. Kapak resmi her kitapta vitrindir. Bir kitabın hiçbir mesajı olmasa dahi estetik mesajı vardır” diye konuştu.

 

Kendisinin ressamlarla olan ilişkisini, “Sen çizgiyle anlatmayı başardığın sürece, ben sözcüklerimi silerim” ifadesiyle özetleyen Akal, Gökçe Yavaş Önal’la tanışmalarının da kitaplarını resimlemesi sayesinde olduğunu anlattı. İlk kez yüz yüze izleyicilerle bir buluşmaya katılan, Anne Bak ve İçimdeki Buhranlar çizgi romanlarının yaratıcısı, çizer Önal ise çocuk kitapları ressamlığı macerasını şöyle özetledi; “Benim ilk işimdi. İş arıyordum. İllüstrasyonla kendimi ifade etmek istediğim bir dönemdi. İş Bankası Yayınları’na portfolyo göndermiştim. Yazara seçme imkanı tanıyor çoğunlukla yayıncılar.”

 

“Resim o kadar içe dönük bir üretim ki, sesimi akşama kadar ilk defa çocuğum geldiğinde duyduğum oluyor” diye üretim sürecini tarif eden Önal, “Çok tarzıma uygun olmayan şeyler gelmiyor. Çünkü editörler iyi seçebiliyor. Çok profesyonelleşmiş durumdalar. Ben figür çizmeyi seviyorum. Kalabalık sahneleri, şenlik ortamlarını, kısaca figüratif çizmeyi seviyorum” dedi.

 

“Çizgi roman ayrı bir sanat dalı, edebiyat başka” diyen Ümit Kirişçi ise, “Yazılı ve görsel; bu da bir anlatı. Hatta sessiz kitap diye içinde hiç sözcük geçmeyen bir anlatı da yapılmaya başladı. Artık balona gerek yok. Bu başlı başına bir kitap türü” diye bilgi vermeyi sürdürdü. Aşk Denizi ve Uzak adlı çizgi romanlarda tek bir sözcük bulunmadığını anlatan Kirişçi, “Çizgi romana insanlar neden tutunuyor? Çocuk edebiyatıyla aynı – ilk başta sözcük yok, her şey görsel. Anne baba, sonra isimler, sonra resim. 7 yaşına kadar hayatlara görsellik giriyor. Yazıya gelene kadar. Ama yazının evveliyatı da resim, sonra yazıya dönüşmüş” diye adeta insanın düşünsel tarihinin kısa bir özetini de verdi.

 

Kirişçi’nin derya deniz bilgi dağarcığından aldığım notları biraz özetle aktarayım. Şöyle çarpıcı bilgiler vermeyi sürdürdü kendisi; “İlk çizgi romanlar; yukarda resim, altta iki satır öykü şeklindedir. Öncülerden Wilhelm Busch bunu şiirle yapmıştır. Okul öncesi kitapların tamamı çizgi roman şablonlarını kullanır.”

 

“Çocuklar da erotik hikayeleri merak ediyor. Mangalarda var bunlar. Karakter küfür de edebilir. Kurguyla gerçeği ayırt etmeyi öğretemiyorsak geçmiş olsun. Pokemon’u ne yapıp edip yasaklattılar. 5 yaşında çocuk kendini pencereden attı diye, ki bir şey olmadı hala yaşıyor”

 

“Matbaayı Avrupa yapmış etmiş ama en büyük özelliği şudur: Sadece 20-30 ressam olmadığını öğrendik. 150-300 arası çizer çıkmış. Kitap resimlemeye başlamışlar. Çizgi roman da bu yolla doğmuş. Yeni bir alıcı kitlesi ben artık tiyatro, resim görmek istiyorum demeye başlamış. Çizgi romanı ilk icat eden William Hogarth – çizimlerinin vura vura kalıbını çıkartarak basılmasını sağlıyor.”

 

Dijitalde yapay zekayla oluşturulan görsellerin kalitesi konusundaki soruya ise çizer Gökçe Önal şöyle açıklık getirdi, “Gene elimizle eskizini yapıyoruz. Animasyon da hala tek tek yapılıyor. Avantajları; zaman kazandırması ya da kâğıt boyutu istediğiniz gibi olmayabiliyor. Dijital ortam kolaylık sağlıyor.”

 

Yapay zeka konusunda Aytül Akal da, “Merak ettim, denedim. Benim üslubumla yaptı hakikaten ama ruh yok, plastik” diyerek noktayı koydu.

 

Son günün son oturumu da şansıma yine hem doğrudan faaliyet hem de ilgi alanım olan bir yerden seçilmişti: Kültürel Farklılıkların Çevirideki Yansıması başlıklı bu oturumun konuşmacıları ise; eğitimci akademisyen Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün ve yazar Bahar Ulukan’dı.

 

“Çocuk edebiyatında çeviri çok önemli” diye konuya doğrudan giren Bahar Ulukan, Tanzimat’la başlayan bugün artık çok gelişmiş durumda olan bu yolculukta “Hem çok değişim oldu hem de olmadı. Sadece dil değil derdimiz; kültürel dalgalanmalar, siyasi ortam” diyerek sözü devretti.

 

Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün ise oradan devamla, “Çocuk edebiyatı tabii ki gelişti. 25-30 sene öncesine kadar Batılı anlamda bir çocuk edebiyatı var diyemiyoruz. Hadi 45-50 yıl olsun. Kemalettin Tuğcu çocuk edebiyatı diye tanıtıldı. Edebiyatta hiç yeri yok ve çocuklara yazıyorum diye bir iddiası falan da yok. Çeviride de klasikleri saymazsak, aslında yetişkinlere yazılan kitapların çocuklara uyarlanması var. Örneğin, Robinson Crusoe çocuk kitabı değil. Aydınlanma kültüründeki akılcılığı işleyen bir kitap. Zor da bir dili var. Fakat macerası bol. Bunun gibi ve Gulliver, Don Kişot gibi eserleri çocuğa uyarlayıp çocuk edebiyatı demişiz.”

 

“Çocuk edebiyatında çeviri işi daha da zor. Ortama çok bağlı. Birçok şey sansürleniyor. Yerli yazarlar da yazarken oto sansür uygulamakta. Politik paradigmalar çocuk edebiyatını doğrudan etkiliyor. Sansür vs azalıp artıyor. Edebiyat siyasal da bir şey. Apolitik olmayan bir sanat ve edebiyat anarşisttir. Amaç bir şeyi tekrarlamak değil karşı durmak” diyerek Sait Faik’in 50’lerde daha dünyada çevrecilik tanımlanmamışken, Son Kuşlar öyküsünde nasıl çevreci bir duruş sergilediğini anlattı.

 

“İnsanoğlu yanlış yapıyor, ben buna karşıyım. Denizi tahrip edemezsiniz” demenin politik bir duruş ve bir dünya görüşü olduğunu hatırlatan Dilidüzgün, edebiyatın bu niteliğini bilinmeden çeviri yapılmaması gerektiğini ifade etti.

 

MEB’in amaçları arasında yer almasına rağmen ısrarla okur yetiştirmediği eleştirisini getiren Dilidüzgün, “Bugün Türkiye’de edebiyat öğretimi yapılmıyor. Okumayı öğretmezsek kim okuyacak bu metinleri? Okuma becerisini geliştirmek düşünme becerisini geliştirmekle doğrudan ilintili. İyi okur yetiştiremiyorsanız, iyi düşünce üreten de yetiştiremiyorsunuz” dedi.

 

Çeviride kültürel farklılıkları aktarmanın çok zor olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Dilidüzgün, çocuk edebiyatı çevirisinde sansür değil, yerelleştirme olabileceğini belirterek, “Küçük yaşlarda bu yerelleştirmeyi doğru buluyoruz. Yerelleştirme, uyarlama, sansür diye gidiyor. Mizah, Noel, Paskalya gibi kültürel konular, hatta bir mutfak kültürü bile çevirmen açısından zor Siyasi ve cinsel yönelimler gibi daha ciddi konularda sansür devreye giriyor.” dedi.

 

“Her şey bir çeviridir. Hayatın kendisi bir çeviri” diye söze tekrar giren Bahar Ulukan ise sözlerini, “Happy Pig korku nedeniyle uzun süre basılmadı. Ülke sınırlarından girince bazı şeyler soruna dönüşüyor. YouTube’da milyonlarca izleniyor ama domuzlu kitap bizde satılmaz diye bir düşünce var” diye tamamladı.

 

Prof Dilidüzgün ise, “Bizdeki anne baba tipi korumacı. Bu korumacılık çocuk edebiyatında çok yaygın. Argo yok, o yok, bu yok. Oysa çocuk feriştahını biliyor. Korumacılıkta şiddet, cinsellik, çocuklar arası aşk gibi sert sayılan konuları çocukların önüne koyamazsınız. Korumacı yaklaşımda hep yumuşatma vardır. Bu anlamda, çevirmen de korumacı” derken, “Oysa dili çocuğa göre olan ve çocuk gerçekliğine uygun anlatılan her konu anlatılabilir. Eşitlikçi ve gerçekçi anlayışla ölüm teması da çocuğa anlatılabilir; cinsellik konusu bizde hala büyük tabu ancak çocuk kitaplarında cinsellik de ele alınabilir. Örneğin, Benjamin Anna’yı Seviyor kitabının yazarı gerçekçi çocuk edebiyatında kilometre taşıdır” diyerek sözlerini tamamladı.

 

2.İstanbul Öykü Günleri katılımcılara teşekkür belgelerinin dağıtılması ve Uluslararası Öykü Günleri Derneği Başkanı Süreyya Köle’nin kapanış konuşmasıyla son buldu.