Eksik Paragraf: Ebru Ojen’in Kurgu Kanonu
Söyleşi

Eksik Paragraf: Ebru Ojen’in Kurgu Kanonu

İlay Bilgili

Yazarların metinleriyle, kendi kitaplarıyla ilişkisini merak ettiğim Eksik Paragraf’ın bu haftaki konuğu sevgili Ebru Ojen.

 

Ebru Ojen’i Et Yiyenler Birbirini Öldürsün, Aşı, Lojman isimli romanları ile birlikte 2025 yılında İletişim Yayınları etiketiyle okurla buluşan son romanı Belgrad Kanon ile ağırlıyorum.

 

Lojman Amerika’da CityLigts Yayınevi tarafından yayımlandı ve 2024 yılında Republic of Consciousness Prize tarafından Yılın Kitabı Ödülü’nü kazandı.

 

“İki yöne bakan bir yüz görüyorum. Ölümün, gökkuşağını andıran renkleriyle, yaşamın tekdüze, neredeyse gri renklerinin arasında kalmış bir yüz. Bu benim yüzüm mü? Yüzümün bir yan anlamı var mı? Zihnimde beliren görüntülerden manzaralar kuruyorum.

 

Şafağa uyanmış bitkilerin arasında; kum dalgalarının, dolinlerin arasında; dumanların, sümbül köklerinin arasında bir gezginim. Zihnimdeki kelimeler, müzikli renk öbekleri halinde sokaklara yayılıyor. Geleceği hayal ediyorum, geçmişin çile dolu göğsüne uzanmışken üstelik. Sorular gölüne yüzükoyun yatıyorum. Ovaları aşıp yürüyorum yalınayak. Turnaların, kekliklerin kanadına değen o ülkeyi arıyorum; benden aşırı, göğsüme yakın…”

 

Ebru Ojen Belgrad Kanon`da, hayatı değiştirmek isterken bir anda kendilerini beklenmedik olayların içinde bulan insanların hikâyesini anlatıyor. Yolları Türkiye`den Belgrad`a düşmek zorunda kalmış siyasi mülteci kahramanlarımızın sadece yirmi dört saatlik dilimine şahit ediyor bizi. Bu kahramanlarımız var olma mücadelesi verirken, aynı zamanda geçmişin hem politik düşleriyle, hem de insanlarıyla bir hesaplaşmaya girişiyorlar. Kumaş depolarında kan ter içinde çalışıp sokakları korkuyla adımlıyorlar, şehrin kumarhanelerinde hiç gelmeyecek güzel günler için umutlanıyorlar. Bir yandan hayatla hesaplaşmaları devam ediyor, diğer yandan yabancı bir ülkede var olmanın bedelinin beklediklerinden daha fazla olduğunu anlıyorlar.” (Belgrad Kanon, tanıtım bülteninden)

 

1.Kitabınızda/Kitaplarınızda sessizliğin, anlatılmayanın ya da boşlukların yeri nedir? Okura bıraktığınız kısım için neler söylemek istersiniz?

Metin düzleminde sessizlik ya da boşluk ne anlama geliyor benim için? Bunu siz sorana kadar hiç düşünmemiştim. Sessizlik ve boşluk olarak adlandırılan şey, çoğunlukla okur yazı ile karşılaştığında ortaya çıkan bir şey sanırım. Düşünüyorum; dil yapısı gereği boşluk taşımadığına göre her bir kelime, göstergesel bir işlev yüklenerek metne dahil olmak durumunda. Bu anlamda “sessizlik” ya da “anlatılmayan”, metnin kendisinde değil, okuma eyleminin kesintiye uğradığı anlarda oluşur. Yani boşluk, metnin değil, okurun zamansal deneyiminin bir ürünü gibi. Yazma eylemi üzerinden değil de okuma ile dolayısıyla okurun üzerinden düşünülmesi gereken bir durum bence.

 

Edebiyatta “okura bırakmak” olarak tanımlanan şey ise çoğu zaman metinsel ekonomiyle değil, yorumun teorisiyle ilgili. Okura bırakılan bir kısımdan değil, çoklu ve eşzamanlı potansiyel okumalardan söz edilebilir. Benim için yazı, her zaman bir anlam inşası değildir, anlamı zorlamak üzerine düşünmeye çalışıyorum daha çok. Anlama başka açılardan bakmak heyecanı duyuyorum nedense. Bildiğim öğrendiğim şeylerin başka anlamları olabilir mi? Böylece çalıştığım metinlerde okurun anlama biçimlerine olanak tanıyabilmiş bir yazar olmayı amaçlıyorum. Metnin dolayımlı etkisini kurmuş olarak… Okura çoklu bir potansiyel okuma dışında bırakabileceği bir şey var mıdır yazarın bilemiyorum.

2.Romanlarınızdaki karakterleri yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Karakterlerim genellikle bir fikirden, bir çelişkiden ya da belirli bir atmosferden doğuyor. Öncelikle uzun bir hayal etme ve hayallerin izini sürerek karaktere dair notlar alma, bu notların bazılarını geliştirip bazılarını eksilterek karakteri romanın anlattığı hikayeye yerleştirme süreciyle onun işlevini belirliyorum. Ardından temel psikolojik altyapısını oluşturmak için çok fazla düşünüyorum ve çalışıyorum. Gözlem, bellek, kurgu bu süreçte birlikte ilerliyor.

 

Karakter inşasını işlevsel bir birim olarak ele almaya çalışıyorum. Karakterin temsiliyet yükü, anlatıdaki dramatik gerilimle ve tematik yoğunlukla orantılı olmalı bana kalırsa. Sonuçta tek bir yöntem izlemiyorum sanırım.  Kısıtlayıcı veya edebi tekniklerine bağlı kalmıyorum. Roman tekniklerini bilmiyorum da. Her romanımda kendimce o romana özgü bir çalışma sistemi kuruyorum daha çok. Konuya dönecek olursak bence romanlarda karakter, bir özne olmaktan çıkabilmelidir. Bu bağlamda karakter yaratımı benim açımdan hem içgüdüsel hem kurgusaldır.

 

3.Bazı yazarlar karakterlerini tam anlamıyla kontrol edemediklerini, onların bir noktadan sonra kendi yollarını çizdiğini söylüyor. Sizce bir yazar karakterlerine ne ölçüde yön vermeli?

Benim için pek söz konusu değil bu durum. Karakterin bağımsızlaşması, yazınsal bir kurgu içinde mantıksal bütünlük taşıdığı sürece kabul edilebilir elbette. Ancak anlatının kontrolü yazarın sorumluluğundadır. Yazar karakterin yolunu çizmezse, yapı dağılır. Yani karakterin “gitmek istediği yer”, anlatının gitmesi gereken yerle çelişmemelidir.

 

Bu tür söylemler, genellikle romantik yazar mitolojisinin ürünüdür. Anlatı, kontrollü bir sistemdir bence. Karakterin kendi “yolunu çizmesi”, ya yapının bozulmasına ya da metinsel disiplinin kaybına yol açar. Tehlikeli bir alandır bu. Kitaplarımda karakterin özerkliğini değil, işlevselliğini denetlemek istiyorum. Dolayısıyla yön verme, keyfi değil yapısal bir gereklilik oluyor. Yazı ile ilişkim, yapısal sınırların içinde doğaçlamaya dayalı bir yaratım pratiği olarak düşünülebilir; bu yönüyle yazma biçimim Kürt müziği ya da jazz müziği gibi armonik bağlamda sistemli fakat aynı zamanda doğaçlamaya el verişli müzik sistemlerine benzetilebilir. Yazma pratiğim bu armonik yapılarla analojik bir yakınlık kuruyor bana göre. Biçim ile doğaçlamanın birlikte hareket etmesi gibi.

 

4.Bir roman yazarken en çok hangi duygu ya da düşünce sizi zorlar? Tıkanma anları yaşadığınızda nasıl bir yöntemle tekrar akışı yakalarsınız?

Yazma sürecinde benim için en zorlu şey, bütünlüğü korumak ve dil üzerine düşünmek oluyor genelde. Özellikle tematik sapmalar ya da anlatım tekrarları sorun yaratabiliyor.  Metnin bütünlüğü konusunda zorlandığım, zihnimin dağınıklık sorununun üstesinden gelmek için kendime işkence ettiğim çok oluyor. Tıkanma anlarında genellikle metinden uzaklaşıp, dinleniyorum. Sonra yazdıklarımı yeniden gözden geçirerek çalışıyorum. Akışı yeniden başlatmak için notlarımı, karakter eskizlerimi ya da olay örgüsünü tekrar düşünüp revize ediyorum.

 

Tıkanma anları söylemin nesnesini geçici olarak yitirmekle ilgili sanki. Bu anlarda problem metinsel üretimde değil, söylemsel pozisyonda ortaya çıkıyor. Benim çözümüm metni dışsallaştırmak ve yeniden düşünmek, tekrar tekrar çalışmak, okumak, yeniden yazmak oluyor.

5.Okurların sizin karakterlerinize duyduğu bağın ya da tepkilerin sizi şaşırttığı oldu mu? Beklenmedik bir şekilde yankı uyandıran bir karakteriniz var mı?

Hiç böyle bir şey yaşamadım.

Beklenmedik bir şekilde yankı uyandıran bir roman karakterim ise şimdiye kadar olmadı. Ya da olmuşsa da böyle bir durumdan benim haberim yok.

 

6.Yazarken kendinizle ilgili yeni şeyler keşfettiğiniz oluyor mu? Kitabınız/Kitaplarınız size ne öğretti?

Yazmak bir kendilik keşfi değildir, üretim sürecidir. Bazen yazarken dolaylı olarak kendimde bazı eğilimler fark ettiğim oluyor; ancak bu keşif’ten çok, kendi yazma pratiklerime dair bir gözlem. Romanlarım ya da yazı bana yeni bir benlik değil, yeni bir düşünsel düzen sunmuştur her zaman.

 

Yazı eylemi, bireysel keşiften çok, dilin sınırlarını deneyimleme sürecidir. Dolayısıyla “kendini keşfetmek” söylemi, özcül bir yaklaşıma dayanıyor, kaçınırım! Oysa yazı, öznenin çözülme sürecidir. Bu bağlamda, öğrenilen şeyler deneyimden değil, metinsel stratejilerden kaynaklanır.

 

“Yeni şeyler keşfetme” her metinde gerçekleşir. Ama başta da işaret ettiğim gibi metnin olanakları “kendini keşfetme” üzerinden gerçekleşmez, dilin olanakları üzerinden gerçekleşir. Yazarken kendimle ilgili yeni şeyler keşfettiğimi düşünmüyorum. Bu, yazıya fazla anlam yükleyen çağdaş anlatının yazı ile ilişkisi olan herkese (yazara, okura, eleştirmene vs) dayattığı bir beklenti gibi geliyor bana. Sanki her yazı içsel bir aydınlanmaya bir kendilik keşfine açılmalıymış gibi. Zaten bana göre yazı sadece içsel keşfe indirgenemez. Düşünme imkanları bu kadar geniş olan bir alanı sadece içsel keşif üzerinden ele almak eksik geliyor bana.

 

7.Okurlarınızdan biri kitabınızı kapattıktan sonra yalnızca bir cümle ile sizi hatırlayacak olsa, o cümle ne olsun isterdiniz?

Tek bir cümleyle hatırlanan kitaplara kuşkuyla bakarım. Çünkü bir cümleyle hatırlanabilen şey ya fazla bütünlüklüdür ya da zaten hiç bölünmemiştir. Oysa iyi bir metin, okurda sabit bir iz değil, dağınık bir yankı bırakır. Hafızada kalan şey cümleler olmamalı onu çevreleyen belirsizlik olmalıdır. Romanlarımın cümlelerinin okur tarafından hatırlamasını istemem doğrusu.

 

8.Sizin için yazmak neyin eksikliğini gideriyor ya da hangi boşluğu dolduruyor?

Yazmak benim için bir eksiklik gidermiyor ki bir işlem gerçekleştiriyor. Yazı eksiklik gideren bir şey değildir bana göre, bu nasıl mümkün olabilir? Böyle bir görevi yoktur yazının. Düşüncenin biçime kavuştuğu bir üretim alanı olarak yazı, herhangi bir boşluğu doldurmaz, buna imkanları el vermez. Bana kalırsa yazı bir düzen kurar. Varlığın tamamlayıcısı değil, düzenleyicisi olabilir ancak. Yazmak, eksikliği gidermekten çok, eksikliğin sistematik bir biçimde yeniden üretimi olabilir. Yazı da bu eksikliğin simgesel düzlemde temsiline yöneliktir. Dolayısıyla yazı zaten bir şeyi tamamlamaz aksine eksiltir. Ve bu eksiltmenin devamında metni mümkün kılar.

9.Yazarken daha çok kendinize mi yaklaşıyorsunuz yoksa kendinizden uzaklaşıp bambaşka birine mi dönüşüyorsunuz?

Yazarken kendime ne yaklaşmam ne de uzaklaşmam söz konusu benim için.

 

Bana göre yazmak, “ben” dediğimiz varlığın merkezde olmadığı bir süreçtir. Yazıyı hiçbir düzeyde romantize edemiyorum; ilham, iç dökme, kendini bulma gibi söylemler bana daima uzak olmuştur. Yazarın rolü, görünürlükten çok işlevsellik üzerinden tanımlanmalıdır. Bu bağlamda operatör gibi çalışmaya özen gösteriyorum: Soğukkanlı, dikkatli, ortaya koymak istediğim eserin taleplerine kulak veren ve onları denetleyen bir pozisyonda olmak bana daha verimli geliyor.

 

Yazarın varlığını askıya alması elzemdir bence. Bu, bir tür silinme ya da kaybolma değildir, daha çok geri çekilme ve yazının kendi iç mantığını önceliklendirme halidir. Çünkü metnin asıl ihtiyacı, yazarın kendini ifade etmesi değil, kendi içsel tutarlılığına ulaşmasıdır. Metin, ancak bu içsel bütünlüğü kurabildiği ölçüde var olabilir. Yazarın “ben”i ne kadar görünür olursa, metnin varlığı o kadar kesintiye uğramaz mı?

 

Ben yazarken bir “kişilik” ya da “kimlik” performansı sergilemekten kaçınırım. Yazı, benim için bir özne inşası değil, bir anlam örgüsü kurma sürecidir. Bu yüzden yazarken birine dönüşmem de söz konusu değil; dönüşen metnin kendisidir. Yazar, o dönüşümü mümkün kılan ama kendisi dönüşmeyen bir yapı işçisidir bence.

 

Yazının başına geçtiğimde kendimi aramıyorum. Yazı, bir buluşma alanı değil; bir kurulum alanıdır. Ben o alana yalnızca dikkatimi, sezgimi, yapıyı duyumsama yetimi taşırım. Geri kalanı, yazının kendi içinde çözülür.

 

10.Hiç yazdığınız bir cümleyi okuyup, “Bunu gerçekten ben mi yazdım,” dediğiniz oldu mu? Kendinizden bir alıntı yapın ya da bir cümlenizin altını çizin desem o hangisi olurdu?

Böyle şeyler söylemedim hiç. Yazıyla kurduğum ilişki şaşırmak ya da beğenmek gibi duygulanımlar üzerinden olmuyor. Çünkü benim için yazı bir düşünce alanı. Yazarken beni sürükleyen, estetik haz ya da narsistik bir tatmin değil; düşünsel sürekliliği koruma, bir fikrin etrafında dolaşarak orayı anlamlandırma çabasıdır.

 

Zaten “ben” dediğimiz şeyin kendisi, yazı sürecinde çözülür, dağılır, çoğalır. Yazarken kim olduğumdan çok, hangi noktada yıkıldığım ve yeniden kurulduğum önem kazanıyor benim için. Bu yüzden “Bunu ben mi yazdım?” demek, o dağılmayı yok sayarak sonradan bir bütünlük inşa etmeye çalışmak gibi gelir bana. Yazı biricik bir zamansallıkta var olur ve o anda, o şekilde düşünülmüştür. Geriye dönüp ona şaşırmak, aslında o anı anlamamış olmak olurdu.

 

Kendimden alıntı yapma fikri ise bana hep rahatsız edici gelmiştir. Çünkü bir cümleyi bağlamından koparıp sergilemek, onu temsil edilebilir, sabit ve “alıntılanabilir” kılar. Oysa benim için yazı, temsilin değil, oluşun alanıdır. Yazı ancak kendi iç ritmiyle, kendi yapısal bütünlüğü içinde canlıdır. O bütünlükten çekilip gösterildiği anda, öznelliğini ve diriliğini yitirir. Alıntı, yazının yaşayan dokusuna bir bıçak saplamak gibidir; orayı zedeler.

 

Benim yazıyla ilişkim bir sonuç üretmekten çok, sürekli bir dönüşüm halinde kalmakla ilgili. Yazı üzerine düşündükçe bunları keşfettim mesela. Niyetimin yazdıklarımı gösterilebilir nesneler haline getirmek olmadığını anladım. Bu yüzden herhangi bir cümlemin altını çizemem. Yazdığım her cümle, sadece kendi bağlamı içinde anlamlıdır.