Filmi Karnavaldergi için kaleme almak amacıyla izlediğimden belli aralıklarla durdurup notlar aldım; bu da doğal olarak izleme süresini iyice uzattı. Yine de bir an olsun sıkıldığımı söyleyemem. Amerika’nın kısa ama yoğun tarihine her zaman merak duymuşumdur. Bu yüzden filmin 35’inci dakikasında geçen bir sahne özellikle dikkatimi çekti. Pat, kızının okuduğu lisede düzenlenen bir veli görüşmesindedir. Bir zamanların devrimci ruhunun, yıllar içinde çocuk büyütmenin gündelik sorumlulukları arasında nasıl törpülendiğini bu sahnede açıkça görürüz. Ancak odanın duvarlarını süsleyen Amerika’nın kurucu babalarına ait portreler, Pat’in içindeki eski isyankâr damarı yeniden harekete geçirir. Kızının öğretmenine Benjamin Franklin’in köle sahibi olduğunu hatırlatır; ardından Theodore Roosevelt’in Filipinler’deki katliamlara uzanan politikalarını anımsatır. Sonunda öğretmene dönerek, sakin ama kararlı bir tonla şöyle der: “Tarih dersinde çocuklara gerçekleri öğretmelisiniz.” Bu sahne, Anderson sinemasında politik hafızanın nasıl kurulduğuna işaret eden çarpıcı bir örnek. Tarih burada yalnızca geçmişe ait bir bilgi değil, bugüne nüfuz eden bir tartışma alanı olarak konumlanıyor. Kadın öğretmenin hoşnutsuz yüz ifadesi seyirciye yansıtıldığında ise sistemin Pat’e verdiği yanıtı duyarız aslında.
1960’lar ve 70’lerde Amerika’da yaşanan şey aslında büyük bir kültürel ve politik isyan dalgasıdır. Vietnam savaşı karşıtı hareket, sivil haklar mücadelesi, öğrenci protestoları ve karşı kültür hareketi bu dönemin temel dinamiklerini oluşturur. Ancak bu hareketler güçlü bir devrimci örgütlenmeye dönüşmez.
Karşı Kültür ve Kültür Endüstrisi
Bunun birkaç nedeni vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD ekonomisi dünyanın geri kalanı ile arayı açacak kadar büyük bir hızla büyür. Orta sınıf iyice genişler, üniversiteye erişim artar. Böylelikle sistemden tamamen kopan geniş bir devrimci blok oluşmaz. Ayrıca Amerikan siyasi sistemi protestoları belli ölçüde soğurabilecek kadar esnek bir yapıdadır. Sivil haklar hareketinin getirdiği yasal kazanımlar bunun en açık örneklerinden biridir.
Bir diğer ve bana göre daha belirleyici unsur ise ABD’nin dünya tarihinde eşi benzeri olmayan kültür endüstrisidir. Öyle bir mekanizma ki karşısına çıkan her kavramı hızla ehlileştirir, dönüştürür ve sonunda sistemin besinine çevirir. Nitekim 1960’ların karşı kültürü de çok geçmeden bu süreçten geçerek popüler kültürün bir parçasına dönüşmüştür. Rock müzikten sinemaya, modadan reklamlara kadar pek çok alan bu estetiği hızla benimser. Birkaç yıl önce sistem karşıtı görünen semboller kısa süre içinde kültürel ürünlerin parçası hâline gelir. Bu nedenle Amerika’da radikal politik enerji çoğu zaman devrimci bir kırılmaya değil, kültürel üretime dönüşmüştür. Paul Thomas Anderson’ın sinemasındaki “devrim” kavramı da tam olarak bu noktada anlam kazanır. Onun filmlerinde devrim ya da karşı kültür kavramları çoğu zaman gerçekleşmiş bir politik kopuşu değil, kaybolmuş bir ihtimalin hatırasını canlandırır. One Battle After Another da tam olarak bu sorunun etrafında döner: Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyen insanlar, yıllar sonra o ideallerle nasıl yaşar? Ya da yaşayabilir mi?
Yukarda film için epik dedim ama Anderson sinemasında “epik” kavramı alışıldık anlamından biraz farklıdır.
There Will Be Blood epikliğini Daniel Plainview karakterinin giderek büyüyen trajedisinden alır. Burada destansı olan şey savaşlar vs değil, bir insanın karakterinin karanlığı ve filmin sinema dilidir.
One Battle After Another ise epik duyguyu daha çok olayların akışından ve politik gerilimlerden üretiyor. Bitmek bilmeyen mücadeleler, geçmişten bugüne taşınan hesaplaşmalar ve hareket hâlindeki bir hikâye bu epik duyguyu seyirciye başarıyla geçiriyor. Kısaca, biri karakter üzerinden kurulan bir epik anlatıyken, diğeri olayların ölçeğiyle genişleyen bir epik yapı kurmakta.
Kovalamacanın Ardındaki Hikâye
Filmin temel izleklerinden biri olan baba–kız sevgisinin işlenişi konusunda bazı çekincelerim var. Anlatı bu duyguyu merkeze yerleştirmeye çalışsa da izleyici olarak buna yeterince tanık olamıyoruz. Nitekim filmin ilk yarısında iki karakteri yan yana gördüğümüz sahne yok neredeyse. Baba ile kız ancak 52’inci dakikada aynı kadrajda beliriyor; fakat aralarındaki diyalog, doğrusu pek de güçlü yazılmış sayılmaz. Kısa bir süre sonra, 58’inci dakikada ise peşlerine düşen albayın adamları yüzünden yeniden birbirlerinden ayrılıyorlar. Bu nedenle film, merkezine aldığı baba–kız bağını kurmakta ve derinleştirmekte biraz eksik kalıyor.
Albayın Noel Maceracıları tarikatının bir üyesinin kızının düğününe tanık olduğu sahne, beyaz üstünlükçü erkekler arasındaki sınıfsal hiyerarşiyi yalnızca birkaç saniyede, sert ve sarsıcı bir biçimde veriyor. Bu kısa sekans, önce albayın, ardından seyircinin yüzüne çarpan bir hakikat gibi işliyor. Düğün evinden ayrılırken albayın gözlerinin dolduğunu görürüz; ancak burada asıl çarpıcı olan, bu duygunun kaynağıdır. Senaryonun ve yönetmenin incelikli bakışı albayın acısını doğrudan “aşağı sınıf” olarak görülmeye değil, daha derinde işleyen, daha onursuz bir korkuya bağlar; ya beni asla kabul etmezlerse” endişesi. Malum, Sean Penn filmdeki albay rolüyle bu senenin En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını aldı. Aktörün üçüncü Oscar’ı kendisine hayırlı olacaktır elbette ancak filmin başında yakaladığı ifadeyi sonuna kadar bir maske gibi taşımak ödüllük bir oyunculuk sayılmaz aslında.
Filmin 136’ncı dakikasında başlayan ve şimdiden eleştirmenler tarafından kült mertebesine taşınan araba takip sahnesi ise, yüzeyde bir Hollywood klişesi gibi görünse de, hem biçimde hem özünde bunun çok ötesine geçiyor. Ben, bugüne dek yüzlercesine maruz bırakıldığımız takip görüntülerine asla tahammül edemeyen biri olmama karşın Anderson’un kurgusunda lunaparkta çarpışan arabalara binmiş küçük bir çocuk gibi hissettim kendimi. O kadar kaptırmışım izlerken. Zaten film bütünüyle dar anlamda bir “aksiyon filmi” olarak tanımlanamayacak kadar katmanlı. Bu sekans, sıradan bir kovalamacadan çok, izleyiciye neredeyse fiziksel bir deneyim yaşatıyor; ritmi, kadraj tercihleri ve mekân kullanımıyla gerçek bir maceranın içine çekiyor. Öyle ki bu sekansı beyaz perdede izlememiş olmak, filmin sunduğu sinemasal deneyimin bir kısmını kaçırmış olma hissi yaratıyor. Büyük perdede izleyenler bu açıdan gerçekten ayrıcalıklı. Ancak bendeniz, televizyon başında izlerken dahi eğlendim ve film ekibinin de bu meşakkatli sahneyi çekerken epey eğlendiğine eminim.
Aksiyonun Koreografiye Dönüştüğü Film
Yönetmenin farklı söyleşilerde de değindiği gibi, bu sahnelerde nasıl bir ritim tutturulacağı, sahnenin ne kadar ileri gidebileceği adım adım ayarlanmış. Benim gözlemim de burada bir çeşit koreografi yakalanmış olması ki bu tercih filmin sinema dilini bir üst seviyeye çıkarıyor. Paul Thomas Anderson, çeşitli beyanatlarında filmin hiçbir noktada The Fast and the Furious (Hızlı ve Öfkeli) tarzı bir gösteriye dönüşmemesine özellikle dikkat ettiklerini söylüyor.
Anderson’ın söyleşilerinde sık sık referans verdiği film ise 1971 yapımı, bol Oscar’lı The French Connection. Ona göre bir araba kovalamacası çekilecekse hâlâ dönüp bakılması gereken yer burası. Nitekim ekip de günümüzde çok daha gelişmiş teknik imkanlar dururken bu filmde son derece doğrudan bir yöntem seçmiş: Kamerayı DiCaprio’nun kullandığı aracın önüne yerleştirip gerçekten hız yapmak. Bu basit çekim tekniği sahnelere hem daha sert hem de daha inandırıcı bir etki kazandırmış.
Paul Thomas Anderson, One Battle After Another üzerine Los Angeles Times’a verdiği söyleşide, filmin aslında çok eski bir fikre dayandığını anlatıyor. Yaklaşık yirmi yıl önce ortaya çıkan bir çekirdekten söz ediyor. Hikâye zaman içinde değişmiş, evrilmiş; ama merkezindeki duygu aynı kalmış: Amerika’nın geçmişi, bugününü hâlâ rahat bırakmıyor.
Anderson aynı söyleşide filmin politik bir atmosfer taşıdığını ancak bunun doğrudan ideolojik bir anlatı olmadığını özellikle vurgulamış. “Politik arka plan var ama asıl ağırlık, karakterin içsel geriliminde” diyor. Bana sorarsanız film iki türlü okumaya da son derece müsait. Gene de Anderson’ın ifade ettiği gibi kamera çoğu zaman karakterlere yakın duruyor. Böyle olunca film dışarıdaki aksiyondan çok karakterlerin içinde biriken gerilime odaklanıyor demek mümkün.
Filmin Müzikal Dünyası
One Battle After Another’ın müzikleri Jonny Greenwood tarafından bestelenmiş. Greenwood, alternatif rock grubu Radiohead’in gitaristi olarak tanınan ve son yıllarda sinema için yaptığı deneysel bestelerle öne çıkan bir isim. Greenwood, daha önce Paul Thomas Anderson ile There Will Be Blood, The Master ve Phantom Thread gibi filmlerde de çalışmıştı; bu film, ikilinin altıncı ortak projesi.
Greenwood’un yaylılar ve tekrar eden ritimler üzerine kurduğu gerilimli müzik dili, sahnelerin huzursuz atmosferini güçlendirmeyi amaçlıyor belli ki. Ancak yer yer bu keskin tonların seyir deneyimini zorladığı da söylenebilir. Bazı sahnelerde benim kulağıma o kadar sinir bozucu geldi ki dikkatimi dağıttı. Buna karşılık filmde kullanılan farklı dönemlere ait pop ve rock parçaları çok daha etkileyici bir sonuç veriyor; özellikle eski kayıtların sahnelere kattığı nostaljik enerji, filmin ritmine daha uyumlu.
Bana sorarsanız, eski tüfek pop ve rock şarkıcıları parçaları seyircinin aklında Greenwood’un yaylılarından ve piyanosundan daha fazla kalıyor.