Paul Thomas Anderson Sinemasında Politik Hafıza
Sinema

Paul Thomas Anderson Sinemasında Politik Hafıza

Nazire K. Gürsel

98’inci Akademi Ödülleri’nde 6 Oscar kazanan One Battle After Another, geçmişin kolay kolay silinmediği bir Amerika hikâyesi anlatıyor. Anderson, kaybolmuş devrim hayallerini baba–kız ilişkisi ve bitmeyen bir kovalamaca üzerinden yeniden kurarken, politik hafızayı sinemanın en canlı gerilim alanlarından birine dönüştürmeyi başarmış.

 

 

Nazire K. Gürsel

 

“Sen de biliyorsun, kızıma hiç de uygun değilsin.”

“Ben mi?”

“Sen, evet. Bu da oldukça gülünç.”

(Kısa bir sessizlik.)

“Benim çocuğum devrimcilerin soyundan geliyor. Sen ise kaybolmuş gibisin.”

 

Yaklaşık 2 saat 40 dakikalık One Battle After Another’ın 18’inci dakikasında gelen bu diyalog filmin ruhunu ele veren ilk sahneydi benim için. Tam bu noktada, Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı  karakter, omuzlarını hafifçe kaldırıp yüzünde beliren o küçük, sözsüz “ne bileyim” ifadesiyle izleyici olarak bende karşılık bulan bir ân yarattı ve filmi farklı bir tona taşıdı. İlk bakışta basit gibi görünse de sahneyi geri sarıp bu ince oyunculuğu birkaç defa keyifle izledim. DiCaprio’nun gösterdiği performans, benim büyük oyunculardan beklediğim oyunculuk anlayışının tam karşılığı; abartıya kaçmadan, tek bir jest ve bakışla karakterin kırılganlığını görünür kılmak. Hollywood yıldız sisteminde yetişmiş bir oyuncu için bu denli ekonomik ve ölçülü bir oyunculuk sergilemek nadir rastlanan bir ustalık. Kuşkusuz DiCaprio kendi kuşağının en güçlü oyuncularından biri. Benim gözümde ise erkek oyuncular arasında hâlâ zirvede. Bu filmde heykelcik Sean Penn’e gitmiş olsa da görüşümde ısrarcıyım. Açıkçası giriş sahnelerini ele geçiren ve belli ki seyirciyi etkilemesi beklenen siyah devrimci kız Perfidia ile acımasız beyaz albay Lockjaw arasındaki güya şehvetli ilişki sahneleri gözüme yapay ve zorlama göründü. Bu nedenle filme başta tam olarak giremedim. Ancak o kısa sahneden sonra “Savaş Üstüne Savaş” kendisini bana başka bir yerden açmaya başladı diyebilirim.

 

Bu noktada filmin ana omurgasını oluşturan hikâyeyi kısaca hatırlamakta fayda var. Eski bir devrimci olan Bob Ferguson (DiCaprio) geçmişteki radikal eylemlerinin ardından kimliğini değiştirerek Pat Calhoun adıyla ortadan kaybolmuştur. Amerika’nın ücra bir köşesinde kızıyla birlikte gözlerden uzak, sakin bir hayat kurmaya çalışır. Ancak geçmiş kolay kolay peşini bırakmaz. Azılı düşmanı, sistemin adamı Albay Lockjaw’un (Sean Penn) Willa’nın izini sürmeye başlamasıyla birlikte Ferguson, kızını koruyabilmek için yıllar önce dağılan yoldaşlarıyla yeniden bir araya gelmek zorunda kalır. Böylece yeraltına çekilmiş olan French 15 adlı devrimci örgüt ile ırkçı ve faşist bir tarikat olan Christmas Adventurers arasında ölümcül bir kovalamaca başlar.

 

Günümüzün Trump Amerikasının boğucu atmosferinde şekillenen film, otoriterleşen yönetim ve sertleşen göçmen politikaları gibi güncel tartışmalara temas ederken aksiyon temposunu neredeyse hiç düşürmüyor. Ancak Savaş Üstüne Savaş, asla yalnızca bir kovalamaca ya da macera hikâyesi değil; Amerika’nın giderek kararan politik iklimine dair bir arka plan okuması sunan, bunu yaparken de gerilimi sürekli canlı tutmayı başaran bir film.

 

Türk sinemaseverlerin “Boogie Nights” (1997), “Magnolia” (1999), “There Will Be Blood” (2007), “Inherent Vice” (2014) ve “Phantom Thread” (2017) filmlerinden tanıdığı 55 yaşındaki Amerikalı yönetmen Paul Thomas Anderson’ın sineması ilk bakışta bireylerin dramatik hikâyelerine odaklanıyormuş gibi görünür. Oysa Anderson’ın kurduğu anlatı evreninde karakterler yalnızca bireysel trajedilerin taşıyıcısı değildir; her biri, Amerika’nın görünmeyen daha doğru deyişle görünür, bilinir olmosı istenmeyen tarihine açılan birer kapı gibidir. Yönetmen, bu karakterlerin çatışmaları ve kırılmaları üzerinden ülkenin gayriresmî politik geçmişine ince ama son derece keskin bir neşter indirir.

Örneğin There Will Be Blood, (Kan Dökülecek, 2007) yalnızca bir petrol baronunun yükseliş hikâyesi olarak izlenemez. Film, Amerikan kapitalizminin kuruluş mitini adeta mitolojik bir trajedi olarak ele alır. Filmdeki Daniel Plainview (Daniel Day-Lewis), karakteri modern Amerika’nın kurucu arketiplerinden biri hâline gelir. Neredeyse Tanrı yerine sermayeye inanan bir kurucu figürdür. Bugün ABD’nin İran ile giriştiği haksız savaşa bakıldığında da, bu anlatının geride kalmadığı, arada geçen zamana rağmen “tapınılan şey”in değişmediğini görmekteyiz. Amerika’nın tanrısı hâlâ petrol ve sermaye demek herhalde yanlış olmaz. Neyse ki, iyi sinemanın, güçlü anlatıların etkisi geçmişten geleceğe kolayca ulaşıyor. Filmin adı bile yaşadığımız günlere ne kadar iyi oturuyor değil mi?

 

Benzer biçimde The Master, (Usta, 2012) II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın içine düştüğü ruhsal boşluğunu anlatır. Freddie Quell’in (Joaquin Phoenix) travmatik kişiliği yalnızca bireysel bir kırılma değil, savaş sonrası toplumun yönsüzlüğünün de bir metaforudur. Filmde ortaya çıkan karizmatik lider figürü ise modern kültlerin ve ideolojik hareketlerin nasıl doğduğunu göstermesi açısından epey öğreticidir.

 

Anderson’ın en doğrudan politik filmlerinden biri olan Inherent Vice (Gizli Kusur, 2014) ise 1960’ların hippilik üzerinden gelişen düzen karşıtı kültürünün on yıl içinde nasıl sönümlendiğini anlatır. Film, hippilerin özgürlük hayallerinin yerini yavaş yavaş gözetim toplumuna ve kurumsal güce bırakışını melankolik bir noir atmosferi içinde gösterir. Böylece 1960’ların ütopyası, 1970’lerin paranoyasına dönüşür.

 

Savaş Üstüne Savaş’ta konu edinilen “eski devrimciler” meselesi de elbette anlatıya derinlik katan romantik bir dekordan ibaret değil. ABD, Güney Amerika, bazı Avrupa ülkeleri ve Türkiye gibi kitlesel bir sol devrimci geleneğe sahip olmasa da özellikle 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında radikal sol örgütlerin ortaya çıktığı çalkantılı bir dönemden geçmiştir. Özellikle Vietnam Savaşı karşıtı hareketler, siyahların sivil haklar mücadelesi ve devlet otoritesine duyulan öfke bazı grupları silahlı eylemlere kadar götürmüştü.

 

Bu dönemin en bilinen yapılarından biri olan Weather Underground, Pentagon ve Kongre binası dahil birçok sembolik hedefe bombalı saldırılar düzenledi. Black Liberation Army, ırkçılığa karşı silahlı mücadeleyi savunan ve polisle çatışmalarıyla öne çıkan bir örgüttü. Daha kısa ömürlü olan Symbionese Liberation Army ise banka soygunları ve özellikle Patricia Hearst’ün kaçırılmasıyla tarihe geçti. Günümüzde ise Antifa (Anti Faşist Ağ) ABD’deki en bilinen radikal sol sokak hareketidir.

 

Bu örgütler hiçbir zaman Avrupa’daki 1968 kuşağı kadar geniş bir toplumsal karşılık bulmadı; buna rağmen kültürel hafızada kalıcı izler bırakan bir dönem yarattı. Anderson’ın filmlerinde zaman zaman karşımıza çıkan “yaşlanmış devrimciler”, yarım kalmış idealler ve geçmişin hayaletleri işte bu tarihsel bağlamdan doğar.

 

One Battle After Another esas olarak  Amerika’da hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmamış, ancak kültürel bilinçaltında iz bırakan devrim fikrini epik bir sinema diliyle perdeye taşıyor.  Sırf bu nedenle bile, 98’inci Oscar Ödülleri’nde En İyi Film ödülüne layık görülmesini oldukça yerinde buluyorum. Yeri gelmişken; Anderson’un yukarda kısaca değindiğim belli başlı yapıtlarının her birini ülkemizde vizyona girdikleri hafta sinema salonlarına koşarak gidip izlemişimdir. Üçünü Levent’teki Kanyon’un salonlarında izlediğimi özellikle hatırlıyorum. Hatta yalnızca filmler değil o günlerin kendisi de hafızamda taze. Öncesinde ne yaptığımız, çıkışta nerede oturduğumuz, film üzerine konuşmalarımız… Çünkü bir filmi sinema salonunda izlemek, eskiden sıklıkla yaptığımız bir şey olsa da kendi etrafında bir gün kurar ve sonsuza dek bizimle kalır. Yazıya konu olan son filmi ise dijital platformlardan birinde seyrettim. Büyük ihtimalle ilerde o günü hiç hatırlamayacağım. Silinip gidecek benden. Belki de bu yüzden yazmak istedim.

Filmi Karnavaldergi için kaleme almak amacıyla izlediğimden belli aralıklarla durdurup notlar aldım; bu da doğal olarak izleme süresini iyice uzattı. Yine de bir an olsun sıkıldığımı söyleyemem. Amerika’nın kısa ama yoğun tarihine her zaman merak duymuşumdur. Bu yüzden filmin 35’inci dakikasında geçen bir sahne özellikle dikkatimi çekti. Pat, kızının okuduğu lisede düzenlenen bir veli görüşmesindedir. Bir zamanların devrimci ruhunun, yıllar içinde çocuk büyütmenin gündelik sorumlulukları arasında nasıl törpülendiğini bu sahnede açıkça görürüz. Ancak odanın duvarlarını süsleyen Amerika’nın kurucu babalarına ait portreler, Pat’in içindeki eski isyankâr damarı yeniden harekete geçirir. Kızının öğretmenine Benjamin Franklin’in köle sahibi olduğunu hatırlatır; ardından Theodore Roosevelt’in Filipinler’deki katliamlara uzanan politikalarını anımsatır. Sonunda öğretmene dönerek, sakin ama kararlı bir tonla şöyle der: “Tarih dersinde çocuklara gerçekleri öğretmelisiniz.” Bu sahne, Anderson sinemasında politik hafızanın nasıl kurulduğuna işaret eden çarpıcı bir örnek. Tarih burada yalnızca geçmişe ait bir bilgi değil, bugüne nüfuz eden bir tartışma alanı olarak konumlanıyor. Kadın öğretmenin hoşnutsuz yüz ifadesi seyirciye yansıtıldığında ise sistemin Pat’e verdiği yanıtı duyarız aslında.

 

1960’lar ve 70’lerde Amerika’da yaşanan şey aslında büyük bir kültürel ve politik isyan dalgasıdır. Vietnam savaşı karşıtı hareket, sivil haklar mücadelesi, öğrenci protestoları ve karşı kültür hareketi bu dönemin temel dinamiklerini oluşturur. Ancak bu hareketler güçlü bir devrimci örgütlenmeye dönüşmez.

 

Karşı Kültür ve Kültür Endüstrisi

 

Bunun birkaç nedeni vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD ekonomisi dünyanın geri kalanı ile arayı açacak kadar büyük bir hızla büyür. Orta sınıf iyice genişler, üniversiteye erişim artar. Böylelikle sistemden tamamen kopan geniş bir devrimci blok oluşmaz. Ayrıca Amerikan siyasi sistemi protestoları belli ölçüde soğurabilecek kadar esnek bir yapıdadır. Sivil haklar hareketinin getirdiği yasal kazanımlar bunun en açık örneklerinden biridir.

 

Bir diğer ve bana göre daha belirleyici unsur ise ABD’nin dünya tarihinde eşi benzeri olmayan kültür endüstrisidir. Öyle bir mekanizma ki karşısına çıkan her kavramı hızla ehlileştirir, dönüştürür ve sonunda sistemin besinine çevirir. Nitekim 1960’ların karşı kültürü de çok geçmeden bu süreçten geçerek popüler kültürün bir parçasına dönüşmüştür. Rock müzikten sinemaya, modadan reklamlara kadar pek çok alan bu estetiği hızla benimser. Birkaç yıl önce sistem karşıtı görünen semboller kısa süre içinde kültürel ürünlerin parçası hâline gelir. Bu nedenle Amerika’da radikal politik enerji çoğu zaman devrimci bir kırılmaya değil, kültürel üretime dönüşmüştür. Paul Thomas Anderson’ın sinemasındaki “devrim” kavramı da tam olarak bu noktada anlam kazanır. Onun filmlerinde devrim ya da karşı kültür kavramları çoğu zaman gerçekleşmiş bir politik kopuşu değil, kaybolmuş bir ihtimalin hatırasını canlandırır. One Battle After Another da tam olarak bu sorunun etrafında döner: Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyen insanlar, yıllar sonra o ideallerle nasıl yaşar? Ya da yaşayabilir mi?

 

Yukarda film için epik dedim ama Anderson sinemasında “epik” kavramı alışıldık anlamından biraz farklıdır.

 

There Will Be Blood epikliğini Daniel Plainview karakterinin giderek büyüyen trajedisinden alır. Burada destansı olan şey savaşlar vs değil, bir insanın karakterinin karanlığı ve filmin sinema dilidir.

 

One Battle After Another ise epik duyguyu daha çok olayların akışından ve politik gerilimlerden üretiyor. Bitmek bilmeyen mücadeleler, geçmişten bugüne taşınan hesaplaşmalar ve hareket hâlindeki bir hikâye bu epik duyguyu seyirciye başarıyla geçiriyor. Kısaca, biri karakter üzerinden kurulan bir epik anlatıyken, diğeri olayların ölçeğiyle genişleyen bir epik yapı kurmakta.

 

Kovalamacanın Ardındaki Hikâye

 

Filmin temel izleklerinden biri olan baba–kız sevgisinin işlenişi konusunda bazı çekincelerim var. Anlatı bu duyguyu merkeze yerleştirmeye çalışsa da izleyici olarak buna yeterince tanık olamıyoruz. Nitekim filmin ilk yarısında iki karakteri yan yana gördüğümüz sahne yok neredeyse. Baba ile kız ancak 52’inci dakikada aynı kadrajda beliriyor; fakat aralarındaki diyalog, doğrusu pek de güçlü yazılmış sayılmaz. Kısa bir süre sonra, 58’inci dakikada ise peşlerine düşen albayın adamları yüzünden yeniden birbirlerinden ayrılıyorlar. Bu nedenle film, merkezine aldığı baba–kız bağını kurmakta ve derinleştirmekte biraz eksik kalıyor.

 

Albayın Noel Maceracıları tarikatının bir üyesinin kızının düğününe tanık olduğu sahne, beyaz üstünlükçü erkekler arasındaki sınıfsal hiyerarşiyi yalnızca birkaç saniyede, sert ve sarsıcı bir biçimde veriyor. Bu kısa sekans, önce albayın, ardından seyircinin yüzüne çarpan bir hakikat gibi işliyor. Düğün evinden ayrılırken albayın gözlerinin dolduğunu görürüz; ancak burada asıl çarpıcı olan, bu duygunun kaynağıdır. Senaryonun ve yönetmenin incelikli bakışı albayın acısını doğrudan “aşağı sınıf” olarak görülmeye değil, daha derinde işleyen, daha onursuz bir korkuya bağlar; ya beni asla kabul etmezlerse” endişesi. Malum, Sean Penn filmdeki albay rolüyle bu senenin En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını aldı. Aktörün üçüncü Oscar’ı kendisine hayırlı olacaktır elbette ancak filmin başında yakaladığı ifadeyi sonuna kadar bir maske gibi taşımak ödüllük bir oyunculuk sayılmaz aslında.

 

Filmin 136’ncı dakikasında başlayan ve şimdiden eleştirmenler tarafından kült mertebesine taşınan araba takip sahnesi ise, yüzeyde bir Hollywood klişesi gibi görünse de, hem biçimde hem özünde bunun çok ötesine geçiyor. Ben, bugüne dek yüzlercesine maruz bırakıldığımız takip görüntülerine asla tahammül edemeyen biri olmama karşın Anderson’un kurgusunda lunaparkta çarpışan arabalara binmiş küçük bir çocuk gibi hissettim kendimi. O kadar kaptırmışım izlerken. Zaten film bütünüyle dar anlamda bir “aksiyon filmi” olarak tanımlanamayacak kadar katmanlı. Bu sekans, sıradan bir kovalamacadan çok, izleyiciye neredeyse fiziksel bir deneyim yaşatıyor; ritmi, kadraj tercihleri ve mekân kullanımıyla gerçek bir maceranın içine çekiyor. Öyle ki bu sekansı beyaz perdede izlememiş olmak, filmin sunduğu sinemasal deneyimin bir kısmını kaçırmış olma hissi yaratıyor. Büyük perdede izleyenler bu açıdan gerçekten ayrıcalıklı. Ancak bendeniz, televizyon başında izlerken dahi eğlendim ve film ekibinin de bu meşakkatli sahneyi çekerken epey eğlendiğine eminim.

 

Aksiyonun Koreografiye Dönüştüğü Film

 

Yönetmenin farklı söyleşilerde de değindiği gibi, bu sahnelerde nasıl bir ritim tutturulacağı, sahnenin ne kadar ileri gidebileceği adım adım ayarlanmış. Benim gözlemim de burada bir çeşit koreografi yakalanmış olması ki bu tercih filmin sinema dilini bir üst seviyeye çıkarıyor. Paul Thomas Anderson, çeşitli beyanatlarında filmin hiçbir noktada The Fast and the Furious (Hızlı ve Öfkeli) tarzı bir gösteriye dönüşmemesine özellikle dikkat ettiklerini söylüyor.

 

Anderson’ın söyleşilerinde sık sık referans verdiği film ise 1971 yapımı, bol Oscar’lı The French Connection. Ona göre bir araba kovalamacası çekilecekse hâlâ dönüp bakılması gereken yer burası. Nitekim ekip de günümüzde çok daha gelişmiş teknik imkanlar dururken bu filmde son derece doğrudan bir yöntem seçmiş: Kamerayı DiCaprio’nun kullandığı aracın önüne yerleştirip gerçekten hız yapmak. Bu basit çekim tekniği sahnelere hem daha sert hem de daha inandırıcı bir etki kazandırmış.

 

Paul Thomas Anderson, One Battle After Another üzerine Los Angeles Times’a  verdiği söyleşide, filmin aslında çok eski bir fikre dayandığını anlatıyor. Yaklaşık yirmi yıl önce ortaya çıkan bir çekirdekten söz ediyor. Hikâye zaman içinde değişmiş, evrilmiş; ama merkezindeki duygu aynı kalmış: Amerika’nın geçmişi, bugününü hâlâ rahat bırakmıyor.

 

Anderson aynı söyleşide filmin politik bir atmosfer taşıdığını ancak bunun doğrudan ideolojik bir anlatı olmadığını özellikle vurgulamış. “Politik arka plan var ama asıl ağırlık, karakterin içsel geriliminde” diyor. Bana sorarsanız film iki türlü okumaya da son derece müsait. Gene de Anderson’ın ifade ettiği gibi kamera çoğu zaman karakterlere yakın duruyor. Böyle olunca film dışarıdaki aksiyondan çok karakterlerin içinde biriken gerilime odaklanıyor demek mümkün.

 

Filmin Müzikal Dünyası

 

One Battle After Another’ın müzikleri Jonny Greenwood tarafından bestelenmiş. Greenwood, alternatif rock grubu Radiohead’in gitaristi olarak tanınan ve son yıllarda sinema için yaptığı deneysel bestelerle öne çıkan bir isim. Greenwood, daha önce Paul Thomas Anderson ile There Will Be Blood, The Master ve Phantom Thread gibi filmlerde de çalışmıştı; bu film, ikilinin altıncı ortak projesi.

 

Greenwood’un yaylılar ve tekrar eden ritimler üzerine kurduğu gerilimli müzik dili, sahnelerin huzursuz atmosferini güçlendirmeyi amaçlıyor belli ki. Ancak yer yer bu keskin tonların seyir deneyimini zorladığı da söylenebilir.  Bazı sahnelerde benim kulağıma o kadar sinir bozucu geldi ki dikkatimi dağıttı. Buna karşılık filmde kullanılan farklı dönemlere ait pop ve rock parçaları çok daha etkileyici bir sonuç veriyor; özellikle eski kayıtların sahnelere kattığı nostaljik enerji, filmin ritmine daha uyumlu.

Bana sorarsanız, eski tüfek pop ve rock şarkıcıları parçaları seyircinin aklında Greenwood’un yaylılarından ve piyanosundan daha fazla kalıyor.

Kurgu Sürecinde Müzik

 

Anderson’ın söyleşilerinden anladığımız kadarıyla, bu filmde müzik sonradan eklenen bir şey değil. Müzik, kurgu sürecinin en başından itibaren görüntüyle birlikte düşünülmüş ve çalışma o şekilde ilerlemiş. Ses, müzik ve kurgu aynı anda şekillenmiş. Amerikan basınında genel kanı şu: Greenwood’un müziği filmin görünmeyen dramatik motoru gibi çalışıyor. Klasik Hollywood duygusallığından özellikle kaçınıyor; onun yerine kırık ritimler, titrek piyano dokunuşları ve huzursuz bir ses dünyası kuruyor. Hatta Greenwood’un filme ilk katkısı, eski bir parçadan ayrıştırılmış basit bir davul ritmi imiş. Anderson bu ritmi sahneye yerleştirip kaba kurguyu ona gönderiyor. Sonrasında Greenwood bu iskeletin üzerine katman katman kendi müziğini giydiriyor.

 

One Battle After Another – Film Müzikleri (Soundtrack)

 

Orijinal Film Müziği (Jonny Greenwood tarafından bestelenen parçalar)

 

  • One Battle After Another
  • The French 75
  • Baktan Cross
  • Baby Charlene
  • Perfidia Beverly Hills
  • Mean Alley (Thom Yorke ile birlikte)
  • I Need the Greeting Code
  • Ocean Waves
  • Guitar for Willa

 

Filmde Kullanılan Lisanslı (Eski) Şarkılar

 

  • Jon Brion – Bunker Bumper
  • The Shirelles – Soldier Boy
  • Steely Dan – Dirty Work
  • The Ramsey Lewis Trio – What Are You Doing New Year’s Eve?
  • Sheck Wes – Mo Bamba
  • Travis Scott ft. Kendrick Lamar – Goosebumps
  • Walk the Moon – Shut Up and Dance
  • El Fantasma ft. Banda Los Populares Del Llano – Vengo A Aclarar
  • Survivor – Eye of the Tiger
  • Ella Fitzgerald – Hark! The Herald Angels Sing
  • Jackson 5 – Ready or Not Here I Come (Can’t Hide from Love)
  • Los Panchos – Perfidia
  • Tom Petty and the Heartbreakers – American Girl
  • Gil Scott-Heron – The Revolution Will Not Be Televised
  • Ella Fitzgerald – God Rest Ye Merry, Gentlemen