Söylenmeyen, Gürültülü Bir Hikâye
Öykü

Söylenmeyen, Gürültülü Bir Hikâye

Elif Kaymazlı

                                                                                                “İnsan sustuğunu sanır ama kelimeler çoktan                       

                                                                      söylemiştir. Bazı sessizlikler tam da bu yüzden can acıtır.”

İstanbul’un ara sokaklarında, bir eskici dükkânının tozlu zamanın hüküm sürdüğü köşesinde öylece duruyordum. Ben eski zaman aralığında sıkışan bir gramofondum. Buraya nasıl düştüğümün hikayesi çok karanlık. Belki anlatırım ilerde. Biliyor musun, bu zamanda kimse benim dilimden anlamıyor. Bilseler, bu hale gelir miydim ki? Sahibim dediğim kadın öldükten sonra bu hale düştüğümü kimseler de bilmiyor.  Şimdi kime çalarım aşk şarkılarımı? Yok olmaya yüz tutmuş bir nesneden farksızım şu an. Ne yapabilirim ki? Hiçbir şey yapamadan burada, bu eskicide öylece zamanı eskitiyorum, kendimin de eskiyeceğini unuta unuta.

 

Bir gün kapının üstündeki çıngırak ikinci kez çaldı ve rüzgârla birlikte dışarıdaki sesler içeriye doldu.  Hüzünlü ve dalgın gözlerle bir kadın girdi içeriye, kısa sarı saçları hafifçe savruldu. Bu eski eşyaların içinde kendini arıyordu sanki. Parmak uçlarıyla bir aynaya dokundu önce, sonra paslanmış bir şamdana, tabaklara, tarihin tozlu sayfalarından bu zamana taşınan kitaplara, sıra bana gelmedi. Bir gramofonun kaderi buydu, beklemek. Bir adım daha attı bana doğru. Kalbim varmış gibi hissettim o anda. Tozlarımın arasında unuttuğum bir şarkı kıpırdadı içimde. Belki de onun içindeki sessizlik, benim sustuğum yıllarla aynı iyileşmeyen yaradan besleniyordu.

 

Ne alacağını bilmez gibi bir hali vardı. Neden bu halde olduğuna dair bir şeyler söylemek mümkün de değildi. Bir şeyler seziyordum ama anlatamıyordum. Sormayın, inan bilmiyorum ama beni alsın istedim. Benim kaderimle onun hüznü arasında ince bir çizgi vardı sanki.

 

Bana doğru yaklaştı.

 

Parmak uçlarıyla yıllardır kimsenin kullanmadığı kapağıma dokundu. Toz kalktı havaya, sanki geçmiş yeniden nefes aldı. O an içimde eski sahibimin sesi yankılandı. O kadının gülüşü, perdelerin arasından sızan ışık, “bir daha çal” diyen o kısık ses… Hepsi bir anda geri geldi ama bu yeni kadın başka bir şey getirmişti, sessizliğin insanı yerle bir eden gürültüsünü. Ben anladım ki sessizliğini getiren biri, kaybolmuş bir şarkının en derin yerinden geçmiştir.

 

Beni dikkatle inceledi. O narin parmaklarıyla, en dibinden kesilmiş ojesiz tırnaklarıyla bana dokundu. O an içime acı bir titreyiş doldu. Bir zamanlar çok sevmiş birinin sessiz çırpınışları saklıydı sanki gözlerinin içindeki resimlerde. Unutulamamış bir hatıranın sözsüz karanlığını taşıyordu bir çift bakış. Yüzünde, geçmişle bugünün arasında kalmış suskun bir hikâyenin izleri vardı. Bende kalan elinin izleri, geçmişin aynasında kalmış bir gölgenin hayaletine dönüştürüverdi beni. Çaresizce tekli bir kanepede oturuyor, zihnin seslerini susturmaya çalışıyordu. Elinde bitmiş bir bardak şarap, yenisini dolduruyor ve içtikçe içiyordu. İçinde çözümsüz sorulara bir cevap arıyordu. Telefonuna gitti eli, fotoğraf albümünü açtı ve bir resmin üstüne gelip, uzun uzun baktı. Sol elinde duran şarabını bir dikişte içti ve  “neden bu hale geldik” dedi. Bir hayalin gölgesi olan ben, neler olduğunu bilmiyordum. Kadının gözünden yaşlar süzülüyordu. Ellerim olsa incitmeden silerdim. Kollarım olsa sıkıca sarardım onu ama ben bir gölgeydim sadece.

 

Birden ayağa kalkmaya çalıştı ve yere düştü.  Düştüğü yerde ağlamaya devam etti. Kedisi usulca geldi yanına ve oturdu. “Bak” dedi, “Mia ile bile anlaşabiliyor, beraber yaşamayı becerebiliyorken, seninle neden bir türlü yapamadık.” Yüzünün gölgelerle dolu anısını, silmek ister gibi yalamaya başladı Mia onu.  Neydi içini bu kadar acıtan, anlayamıyordum. Ancak o anlattıkça bir şeyler yerine oturabilirdi ama şu an her şey havada asılı duran hüzünlü bir buluta benziyordu. Yine ayağa kalkmayı denedi ve bu sefer başardı. Çalışma masasının çekmecesinden boş bir kâğıt ve kalem alarak yazmaya başladı.

 

Adı dudaklarımın kıyısında duran adam,

Bu mektubu göndermeyeceğim. Aslında bu mektubu sende kaybolan kendime yazıyorum.

 

Biliyor musun, seni sevmek sözlerini hiç öğrenemediğim bir şarkıyı mırıldanmak gibiydi; en çok da susuş yerlerinde canım yandı. Her notasında yanıldım, susturdum kendimi. Ben sustukça sen de sustun. Sen sustukça içimde büyüyen o bilinmezlik, bütün kelimeleri anlamdan kopardı.

 

Sende hiçbir zaman tam olarak var olmadım değil mi ben?

Senden sonra bazı şarkıları dinlemiyorum artık. Seni sevmek, bir şarkının en güzel yerine takılı kalmak gibiymiş meğer.

 

Hep bir şeyler eksik kalır insanda, tamamlanmamış bir dua gibi. Zamanın o ıssız kıyısında unutulmuş bir şehir gibi içim. En sevdiğim arkadaşım vefat ettikten sonra bir harfini yolda düşürmüş bir kelime gibi öyle anlamsız kalakalmıştım hayatın ortasında. Birden sen çıkmıştın karşıma. Hayatın başka pencerelerinden bakmayı öğretmiştin bana. Şimdi o pencerelerden kırık bir cam parçaları batıyor içime…

 

Haklısın, sana bir duygu giydirdim. Giydirdiğim o duyguyu aradım hep. O elbiseyi kesip, biçip şekil veren ve üstüne giydiren de bendim. Sana diktiğim elbiseyi yırta yırta geri söküyorum. Bütün çıplaklığınla bırakıyorum seni, beni bıraktığın gibi.

 

Bir zamanlar senin için karaladığım defterin sayfalarını yırtmak için elime aldım. Bir ara sayfasındaki cümlelere takıldı gözlerim. Küsmüşüm yine. Neden bir türlü anlaşamıyorduk biz, birbirimizden de uzaklaşamıyorduk? Anlaşamamak mı bizi birbirimize bağladı, yoksa bağlanmış olmak mı bu kadar zorlaştırdı her şeyi? Gitmeye cesaret edemediğimiz için mi kalmak bu kadar ağırdı? Birbirimizi sevmeyi mi yanlış öğrendik, yoksa tam da böyle miydi bize düşen? Bilemiyorum. Yine böyle bir zamanın sınırlarında gezerken sana şu cümleleri yazmışım.

 

“İnsan en çok düştüğü yeri severmiş. Bunu her söylediğimde kendime verdiğim tüm sözler anlamını yitiriyor. Oysa ben de biliyorum kurduğum hayallerin senin için bir değeri olmadığını. Aslında ikimizde biliyoruz bu hikâyeye bir mutlu son yazamayacağımızı. “Mutlu bir son önemli değil, yeter ki elimi bırakma. Ben seninle mutsuzluğa da hazırım.” dedim. Ne senden gidebiliyorum ne de sende kalabiliyorum. Dudağımda söylenmemiş bütün yarım cümlelerle susuyorum. Hiçbir şeyin, zamanın bile bizden yana olmadığını bile bile içimde bekleyen bir yer var her daim ama ona anlatamıyorum, hiçbir şeyin bizden yana olmadığını.”

 

Biliyor musun, seni bırakmak değil zor olan, kendime geri dönmek. Senin gölgende sakladığım yanımla yüzleşmek acıtıyor. Bir zamanlar sana yazdığım cümleleri okurken bunu daha net hissettim.

 

Şimdi bu satırları yazarken içimde tuhaf bir dinginlik var. Sana kızgın değilim artık. Seni severken kendimi nasıl bu kadar kolay unuttuğumu düşünüyorum. Sana yaklaşmaya çalışırken aslında kendimden ne çok uzaklaştığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Belki de bu yüzden gidemiyordum. Çünkü gidersem seni değil, kendimde kaybettiğim o parçayı da bırakacakmışım gibi geliyordu. Biliyorum ki bu acı senin bıraktığın bir yara değil, ben seni kendi yarama benzettiğim için sevdim belki de. Seni severken içimdeki boşluğa senin adını verdim. Ben giydirdim, sen taşımadın. Beni gerçekten seviyorsun sanmalarıma, hiçbir zaman incitmezsin sanmalarıma kızıyorum. Benim derinliklerimi gördüğünü, oralarda bir çocuk kırılganlığım olduğunu da sezdiğini düşünmüştüm. Ruhunu göremediğin bedende var olmak neye yarar?

 

Senden sonra çok sevdiğin uzun kızıl saçlarımı kestim. Hikayemden kesemediğim için -kesmeye kıyamadığım için- yaptım bu eylemi. Sonrasında saçlarımı sevdiğin rengin aksine boyadım sarıya. Uzun ve kırmızı ojeli tırnaklarımla uzun uzun tenine dokunmamı severdin. Onları da dibinden kestim. Bende sevdiğin her şeyimi parçalara ayırdım, yıktım, un ufak ettim. Ruhumun coğrafyası gibi olsun istedim ama çok acıdı biliyor musun?

 

Bana her dokunuşunda yerle bir oluyordum. Heyecandan kalbim koşuyor, mutluluğuma bir cümle bulabilmek için acele ediyordu. Bazı anlara ait cümleler yoktur, onlar yaşanmalıdır. Nefeslerimiz birbirine karıştığında zaman usulca geri çekiliyordu. Odanın içi daralıyor ama dünya genişliyordu sanki. Tenimin hikâyesinde, ellerinin sıcaklığı kelime kelime cümlelerini topluyordu. Tamamlanmak istenmeyen güzel bir masalın, sonunu bilirsek bozulacak bir yerindeydik. O yüzden sustum. Bazı masallar anlatıldığında değil, dokunulduğunda yaşar.

 

Yakınlığımız derinleştikçe birbirimizde kalmayı istiyorduk. Bedenine yaslandığımda bir arzudan çok bir sığınak olmuştu ve ben o anın içinde hiçbir şey söylemeden ilk kez tam olarak kendim olduğumu hissettim. O anı her düşündüğümde içim hâlâ sarhoş…

 

Sana söyleyemediğim bir şey var. Ben senden gitmek istemedim ama artık sende kalmak da istemiyorum. Kalbimde tuttuğum o yarım cümleleri bir bir bırakıyorum şimdi. Gelip yaralarımı iyileştir istedim. Şöyle sıkıca sarılsan geçerdi hepsi. Gelmedin. Geçmedi.

 

En başından söylemiştim aslında sana, “Benim ruhum çok kırılgan, bir defa kırılırsa toparlanması çok zor olur. Lütfen kırma, birleştiremem.” Şimdi ne kadar çabalasam da ucu ucuna tutturamıyorum ruhumu.

 

Yine de içimde bir yer seni hâlâ sessizce anıyor. Bunu saklamıyorum. İnsan en çok canının acıdığı yere alışıyor çünkü o acının sıcaklığına da soğukluğuna da. Belki bir gün seni düşünmek bile acıtmaz içimi. İnsan neden en çok içinin acıdığı ve kaybolmak istediği yeri sever? Bilmiyorum.

 

Bu mektubu sana değil… İçimde en çok susan, en çok acıyan, en çok bekleyen yanıma bırakıyorum. Belki o da bir gün bana geri gelir.

Hoşça kal demiyorum.

Çünkü senden değil, kendimden gidiyorum.

Kendime doğru…

Mektubu bitirdi. Sandalyeden kalkmak için doğruldu ama tekrar sandalyeye geri oturdu. Başını tuttu, “Dönme artık.” dedi.

Geçmişin aynasında kalmış bir gölgenin hayaletinden sıyrılıp bu zamana gelemiyordum.

 

Birden eski sahibim geldi aklıma. Beni her dinleyişinde aynı yere düşerdi iğnem, aynı cızırtıyla başlardı hikâyem. Biliyor musun, ben hâlâ onun sesini bekliyorum; bir yankı, bir nefes, belki “bir daha çal” fısıltısını… Oysa o kadının parmak uçları çoktan toza karıştı, perdeler soldu, duvarlar çatladı, odayı süsleyen mutlu resimler soldu. Sahibimin yazdığı mektuplara ne oldu acaba? Hangi eskicide, hangi kartpostalların ya da kitapların içinde kaldı?

 

Zamanın içinde sıkışıp kalmış bir gramofonum ben. Kapağımın üstünde dökülen ışık, eskiden sabah demiydi, şimdi akşamın hüznü. Bir evin kalbinde, bir kadının düşünde ve kendi sessizliğimin içinde yaşıyordum bir zamanlar… Şimdi ne tam hatırlanıyorum ne de unutuluyorum. Sesimin sessizliğinde yok olup gitmemek için bir kadının düşüne tutunmam gerekiyordu sanki. Bu kadın o olabilir diye hissediyordum. Neler olmuştu da kendini, kendinden bu kadar uzaklaştırmak istiyordu? Kendi kendiyle savaş halindeydi. Yürüyemiyordu ancak kadehi bir defa daha doldurdu. Kedisi geldi ayaklarının dibine. Sana yemek vermeyi unuttum değil mi diyerek oturduğu koltuktan sendeleyerek ayağa kalktı, kendi içindeki duvarlarına çarptığı gibi çarpa çarpa kedisine mama vermeye gitti. Bir ara bir gürültü duydum. “Mutlaka” dedim içimden, “bir yerlere çarptı.” Alnından kanlar sızarak odaya geldi. Kanın sızdığının bile farkında değildi. Alkol fiziksel acısını dindirmiş gibiydi ama ruhundan acı ince ince sızıyordu. Fiziksel acı geçiyordu da ruhsal acı insanı en çok yıkan acılardan birisiydi. Bunu eski sahibimden biliyordum. “Beni kalbine mühürle; sevgi, ölüm kadar güçlüdür.” diyordu Frankl’in. Eski sahibim çok kitap okurdu. Hatta bu cümleyi yazıp, anıların nota nota eşyalara sindiği, odadaki aynaya yapıştırmıştı. Çok sevdiği eşinin cansız bedenine öyle bir sarılmıştı ki kimse ayıramamıştı. Onun acısına dayanamayarak bir hafta sonra mutlu sevişmelerin olduğu odanın tavanına kendini asmıştı. Gözleri aynadaki nota bakıyordu sanki.

 

Birden geçmişin ipiyle nasıl inmişsem şimdinin ipiyle birden bu zamana çıkmıştım.

 

Kadının elleri eskicideki bütün eşyalara dokunduktan sonra, kolay gelsin diyerek dükkândan çıktı. O kapıdan çıkarken acısını bende unutmuştu. Unutulan bu acıyla ne yapacaktım ki ben? İnsanlar acılarına zaman sürerek geçirmeyi öğrenmişlerdi. Ben bir insan olmadığım için, acı bende kalmıştı. İki gün acıyla cebelleşip durdum, bir çıkar yol bulamadım. İkinci günün sonunda kapıdan bir adam girdi dükkâna.  Etrafı gezdi ve benim önümde durdu. Benim için, “Bu gramofonu almak istiyorum.” dedi. Beni kucağına alarak dükkândan çıktı.

 

Garip, anlatamadığım hissiyatlar içindeydim. Arabasının arka koltuğuna koydu beni. Uzun süredir sesini özlediğim Edith Piaf’ın sesiyle yolculuk yaptık. Araba birden durdu. Arka koltuktan aldı beni kucağına ve yürümeye başladık. Başını kaldırıp apartmanın camlarından sızan ışıklara baktı. “Işığı yanmıyor ama yine de bir şansımı deneyeyim” dedi. Dış kapı birden açıldı. Dışarı birisi çıkıyordu. Hemen ardından kapı kapanmadan içeri girdi. Merdivenleri çıkıp, bir kapının önünde durdu. Nefesini düzeltmek ister gibi bekledi. Cebinden bir anahtar çıkartarak, kapıyı açtı sessizce. Ayakkabılarını çıkartıp, parmak uçlarıyla yürümeye başladı. Bir odanın önünde bekledi. Oda ne karanlıktı ne aydınlıktı. Loş, hüzünlü bir aralıktı; geçmişle şimdi aynı yerde soluklanıyordu sanki. Zaman, yarım bırakılmış eski bir düşünce gibi odanın duvarlarında, eşyalarda ve her şeyde asılıydı. Eşyalar bile karar verememişti hangi hâlde duracaklarına. Dağınık anılar ağır ağır içeri sızıyor gibiydi.

 

Koltukta bir kadın vardı ama gözleri kapalıydı. Sanki gerçekle rüya arasında kalmıştı.  Nefesinin içindeki sessizliğin gürültüleri bir şey söylemeden her şeyi anlatıyordu. Geçmişle şimdi aynı anda konuşuyordu sanki. Bazı seslerin tek bir zamanı yoktur, bütün zamanlardan şimdiye seslenebilir.

 

Adam yavaşça odaya girdi. Ayak sesini duydu mu bilmiyorum. Belki o ses, arabada kalan Edith’in şarkının içinden geliyordu. İnsan bazen yürürken değil, hatırlarken sesler duyabilir. Beni masanın üzerine bıraktı. Kapağımın kenarında parmakları bir an oyalandı. Bırakamadığı bir cümle var gibiydi, bunu geçmişten tanırım.

 

Kadına baktı ve sessizce dudağına bir öpücük bıraktı. Sesini alçaltarak konuşmaya başladı. Sanki onu değil de kendini ikna etmeye çalışıyordu.

 

“Hissettiklerini anlayamadım. Anlayamadığım yerde kalmam gerekirdi. Belki çok geçtir ancak geç kalmak her şeyi geçersiz kılmaz. Derinliğinden korktuğum için geri çektim kendimi. Çünkü kimse bu kadar derinden sevmemişti beni. Her yaşadığım ilişki yüzeysel sevişmelerden ibaretti. Günlerimi bu düşüncelerle geçirdim. Seni çok üzdüğümün ve dağıttığımın farkındayım. Bu geç fark ediş için çok özür dilerim. Hayat kendince yaşadığın tecrübelerden ibarettir. Bu tecrübelerin hayatımı şekillendirmesine bilinçsizce izin verdim. Sevmenin de farklı yolları varmış, bunu seni tanıyınca daha iyi anladım. Anlayamadığım şey sadece hislerin değildi, o hislerin bende açtığı yerden de korktum. Yaklaştıkça kendimden uzaklaştım çünkü sende gördüğüm derinlik bende hiç kazılmamıştı. Sevilmenin bu kadar sessiz, bu kadar derin olduğunu bilmiyordum. Ben hep yüzeyde kalmayı seçmişim, derinlik bana ya boğulmak ya da kaybolmak gibi gelmişti. Kaçtığım şey sen değildin, sende benden daha cesur bir hâl görmemdi. Anlayamadım, anlamak cesaret istiyordu ve bende o cesaret yoktu. Seni hissetmek kolaydı ama o hissin içinde kalmak beni ürküttü. Yaklaştıkça kendimi eksik, yarım ve yetersiz hissettim. Sevgin bana iyi gelmedi demeyeceğim, tam tersine fazla gerçek geldi. İlk kez birinin beni, olduğu yerden sevdiğini gördüm ve bununla ne yapacağımı bilemedim. Geri döndüğümde hâlâ aynı kişi miyim bilmiyorum, kaçan kişi olmadığımı biliyorum ama. Eğer bir gün kalmak için gelirsem bu kez saklanacak bir yer aramayacağım, korkumu da yanıma alıp hep seninle kalacağım. Affedilmek istemiyorum. Affedilmeye değer olup olmadığımı senden önce kendime sormak istiyorum.”

 

Kadın gözlerini açmadı. Ama ben elinin hafifçe kıpırdadığını görürdüm. Kime uzandığı belli değildi. Adama mı, yoksa hatırlamak istediği bir anıya mı?

Adam başını eğdi. Eğilince geçmişten gelen sesler cümlelere tutuna tutuna hikâyeden düştü.

“Ben seni beklemedim, kendimi duymaya çalıştım. Bunu şimdi görüyorum ve ilk kez korkmuyorum.”

Ben de sessizce çalmaya başladım. Sesimi bazen incelttim, bazen derinleştirdim. Şarkı bildiğim şarkıydı ama artık aynı değildi. Bir yerinden eksilmiş, başka bir yerinden çoğalmıştı. Zaten barış dediğin şey de biraz böyle olmuyor muydu?

Şarkım bitti, iğnem yerinde kaldı. Oda sessizleşti ama boş değildi. Bazı sessizlikler, gitmeyenlerin iziyle doludur.

Kadın gözlerini açtığında ben masadaydım. Adam yoktu ya da artık görünür olmak zorunda değildi. İnsan bazı anlardan sonra, varlığını kanıtlamaz.

Kadın kapağımın üzerine elini koydu. Ellerinden bana yansıyan acı sakinleşmişti sanki.

“Bir daha çalar mısın?” dedi. Ben çaldım.

Bazı anlar vardır ki onlara rüya dersen eksik kalır, gerçek dersen fazla.

Şarkı bitmedi ama ben şarkının en güzel yerinde durdum.