Yıl 2015. Ağustos ayının 24’ü. Küçük bir ekip, GOLA derneğinin o yıl onuncusunu düzenlediği Yeşil Yayla festivalinin çekimlerini yapmaya İstanbul’dan Artvin-Arhavi’ye doğru yolculuğumuzun sonlarındayız. Arhavi’den önceki son ilçe olan Fındıklı’ya geldiğimizde kırmızı ışığa takılıyoruz. Önümüzde bir araba var. O arabanın önünde de jandarma. Yeşil ışık yansa da jandarma geçişe izin vermiyor. Bilgi almak için küçük bir manevra ile jandarmanın yanına geliyoruz. Hopa’da bir sel felaketi yaşanmış ve yollar güvenlik nedeniyle kapalı. Gittiğimiz yeri jandarmaya söylüyorum. Arhavi, Hopa’dan önceki bir ilçe olduğu için jandarma geçişimize izin veriyor. Biz de bütün programımızı değiştirip Hopa’da yaşananlara tanık olmaya karar veriyoruz.
İlk gün Hopa tarafına geçiş yapamasak da ikinci gün alandayız. Heyelanların ve taşkınların izini sürerken bir yandan da yerel halkla olan mülakatlarımızı kayda alıyoruz. Gördüklerimiz ve dinlediklerimiz oldukça çarpıcı. Bir “belgeselci” için bulunmaz bir nimet olabilir! Neden mi? Çünkü “vah vah” ve “çık çık” seslerinin bazen sesli bazen de sessiz olarak yankılandığı bir sinema salonu vadediyor. Sonra da tüm bunların sorumlusu olanları tek tek gömdüğümüz söyleşiler… Tüm bunların arzusu ve eleştirisi iç dünyamda çekişirken akademisyen yanıma sığınmak güvenli görünüyor.
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’ndeyiz. Hopa’dan dönüşümüzde Trabzon’da ziyaret ettiğim Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu’nun referanslarıyla İ.Ü. Orman Fakültesi’nde sel felaketine bilimsel bakışımızı sağlamlaştıracak hocalarımızla röportajlara başlıyoruz. Ben, “Bilim ile belgesel sağlam bir zemine oturacak” derken, bilimin kendisi imajların dünyasının çekici olduğu kadar zayıf olduğunu da yüzüme vurmaya başlıyor. İmajların kendisinin verdiği cesaretin bilginin temkiniyle yer değiştirdiği anlardayız. Daha fazla yöntem, daha fazla referans, daha fazla estetik ve etik ölçüt peşine düşüyorum. Buna seçeneklerin fazlalığının yarattığı “karar felci” diyebiliriz.
Bu felç anlarımın zirvesi Gaye Yılmaz ile yaptığım röportaj sırasında yaşandı. Yılmaz, çevre sorunlarının kapitalizm ile olan bağlarını önüme serdi ve hocamızı uğurladıktan sonra belgesel ekibimize dönüp projeyi ertelediğimizi söyledim. O zamanki açıklamam meselenin “çevre” meselesi değil “ekoloji” meselesi olduğunu görmemdi. Şimdi gülümseyerek bakıyorum bu açıklamaya. Bilimden, sanata, kendi dil sınırlarımızla tanımlamaya çalıştığımız doğada bile kurduğumuz hiyerarşinin ta kendisi aslında. Kavramların felsefi olarak zorunluluğu ama bilgisinin hiyerarşisi. “Konu çevre meselesi değil konu ekoloji meselesi” Bu cümlenin türevlerini kaç yerde kurdum bilmiyorum ama hiç beklemediğim bir anda gelen bir telefonla başlayacak olan belgesel projesi sunumunda da sık sık kullanmıştım. Gelen telefon bir dijital platform olan BluTV’dendi. Arayan da o sıralar BluTV’de içerik yöneticisi olan eski bir öğrencimdi. Buradaki eski öğrencim vurgusunu biraz açmak istiyorum çünkü EKO EKO EKO projesinin gerçekleşebilmesini mümkün kılan, o yıllarda akademinin duvarlarının düz betondan değil tuğlalardan olmasıydı. Tuğlaların arasından çiçek açmasının imkânı daha fazlaydı.
2001 yılında başlayan akademi yolculuğumda yüzlerce öğrenciyle derslerde ama özellikle atölyelerde buluştuk. Şimdi geriye bakınca bu atölyeler üretimin kollektif yanını görmek ve film üretim hiyerarşisinin egolarını devirmek için müthiş olanaklar sunmuş. Birlikte öğrenmenin heyecanı, bilimin ve sanatın şen olabildiği mekanlar. Bu mekanlarda bu etkileşimden geçmiş olanlarla beraber EKO EKO EKO serisinin üretim zamanını mümkün kılan aralığı yaratabildik. Bugün her çalışmamızda doğrudan ya da dolaylı olarak vurguladığımız, ekolojik kırımın baş faili olan kapitalizmin zamanının dışına çıkabilmenin olanağıydı bu.
Burada aklımıza gelecek ilk sorulardan biri, bir ekolojik kırım belgeseli Türkiye’deki en büyük sermaye sahiplerinden birinin platformunda yapılır mı? Teorik olarak bu sorunun cevabı; hayır! Ama pratikte bunun gerçekleşmesini istiyordum. Önümüzde büyük riskler ve çelişkiler vardı. Çünkü belgeselimiz potansiyel olarak eleştiri üretir ama platform da sermayenin dolaşım aracıdır. Nasıl olacak da sistemi eleştiren bir içerik, sistemin kalbinde var olacak? Bunun bir yolunu bulmalıydık çünkü istediğim tam olarak sistemin kalbinde olup popüler kültürün içine sızmaktı. Bunun da nedeni önceki yıllardaki film festivali deneyimlerimdi. Gözlemlerime göre çevre ya da ekoloji odaklı bir festival programında filmleri biz bize seyrediyor, biz bize dertleniyor biz bize eleştiriler getiriyorduk; genelde de az sayıda katılımcıyla. Örneğin KAMİLET belgeselimin tüm dünyadaki gösterimlerinde iyimser bir rakamla ortalama 5 bin kişiye ulaştığını hesaplamıştım.
EKO EKO EKO’yu meselenin tüm katmanları arasında bağlar kurarak işleyen ve büyük resme odaklanan bir seri olarak tasarlamıştık. Hatta henüz böyle bir çalışmanın yapılmamış olması da beni motive etmişti. Ancak esas motivasyon her yönetmenin isteyeceği gibi filmin ya da serinin geniş kitlelere ulaşmasıydı. Dolayısıyla serinin içinde bu çelişkinin bastırılmamasını sağlamak gerekiyordu. Bunun yönteminin ise serinin biçiminden gelebileceğine inanıyordum. Coğrafyanın bedeninden insanın bedenine, evin içinden (Ekonomi) evin dışına (Ekoloji), diyalektik, materyalist ama illa ki materyalist bir yankılar (Eko) serisi. Bunun imkanını verecek olan da kurgunun ta kendisiydi. Zamanı kıran, çekimlerin ve bilgilerin birbiriyle çatışmasından inşa edilen bir biçim. Çünkü bir ekoloji belgeselinin sermaye platformunda yapılması bir çelişkidir ama bu çelişki saklanırsa sorun, açık tutulursa politik bir güç olma potansiyeline sahiptir.
Bu çelişkili alan EKO EKO EKO’da belgesel ve kurmacanın iç içe geçmesiyle daha baştan biçimin iskeletinde somutlaştı. Evin içi kurmaca, evin dışı belgesel olacaktı. Evin içiyle evin dışının sınırlarını ve ilişkilerini belirleyen ise bilim insanları oldu. Evin içinde bir ruh halinin tasvirleri kurgulanırken evin dışında doğrudan coğrafyanın fragmanları inşa edilecekti. Nihayetinde bu düşündüklerimizin hepsini uyguladık. İkinci bir sezon olacaksa da hayalimiz evin içindeki karakteri evin dışına çıkarıp filmin evreni için son sentezi yapmaktı. Nitekim bunu da gerçekleştirdik. EKO EKO EKO’nun çekici ve itici yanının da burada gizli olduğunu düşünüyorum. Çoğu kez yabancılaşmayla sonlanan sekansların diziliminin formülü netti: Bilgiden duyguya, duygudan düşünceye, düşünceden sava. Bu sürece katılmamızı sağlayacak nefesleri bırakmasa da ikinci bir izlenmeyle tıkalı olan pek çok düşünce kanalını açmaya aday bir kurgu. Evet zor. Ama doğanın kendisiyle olan ilişkimiz de öyle değil mi?… Bence öyle ve yeni bir iletişim için kendimizi doğadan ayırdığımızı kabul ederek başlamamız gerekiyor. Bunu görmek ve gözlemlemek. Sadece bu gözlemi başarabilmemiz aramızda başka hiçbir şey olmadan sorunun kendisiyle yüzleşmemizi sağlayabilir. Sorunun kendisini açığa çıktığı anda sorunun kendisini ortadan kaldırma olasılığı da güçlenebilir.
İnsan–doğa ilişkisini düşünmeye başladığımızda ilk eşik, insanın doğayla zorunluluk ilişkisini kırabilme kapasitesidir. Mesela Max Scheler’e göre insanı doğadan ayıran şey, akıl ya da teknik beceri değil, “hayır” diyebilme yetisidir. Örneğin insan, mevsimlerin değişmesi sonucu göç etmesi gerekirken “hayır” deyip bulunduğu yerde doğaya müdahale ederek doğaya hayır diyebilmiştir. Dere kenarlarına ya da derelerin denize kavuştuğu yerlere daha önceleri ev kuramazken geliştirdiği tekniklerle bunu mümkün kılmıştır. Ancak burada teknikten dolayı hayır değil, hayır dediği için tekniği geliştirmiştir. Scheler’in bakışı bizi Antroposen anlatısına yaklaştırır. Meselenin etik bir tartışması ve insan türü üzerine tartışmalar içinde boğulmamız mümkündür. Nihayetinde de tartışma insanın olduğu yerde ekolojik yıkımın kaçınılmaz olduğu sonucunu beraberinde getirecektir. Ancak yıkım bir doğa yasası, insan güdüsü ya da etik bir mesele değil, üretim ilişkilerinin ve sınıfsal çıkarların sonucudur. Kapitalosen meselesi.
Marx’ın yol göstericiliğinde üretim ilişkilerine ve süreçlerine odaklanmak bizi bu felaketlerin hemen öncesinde satılan rüyalara ulaştırır. Rüya aleminin arzu nesnelerinin çekim ekleri “-ecak -acak”lardan uzaklaştıkça da geri dönülen yollar, Walter Benjamin’in dokuzuncu tezine, “Tarihin Meleği”ne çıkar. Benjamin özetle şöyle der: “Paul Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bu resimde, yüzünü geçmişe çevirmiş bir melek tasvir edilmiştir. Bizim bir olaylar zinciri olarak gördüğümüz şey, onun gözünde tek bir felakettir; durmadan yıkıntıları yığar ve ayaklarının önüne fırlatır. Melek durmak, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış olanı birleştirmek ister. Ama cennetten kopup gelen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve onu sırtı geleceğe dönük olarak sürükleyip götürür. Bu fırtına, bizim ilerleme dediğimiz şeydir.” Benjamin, ilerlemenin çoğu zaman yıkımı görünmez kılan bir ideolojiye dönüştüğünü söyler. Felaketler “doğal”, enkazlar “kaçınılmaz” gibi sunulur. Oysa her harabe tarihseldir; her yıkımın ardında bir karar vardır.
Doğa aynı zamanda bir tarih okuması olarak görülmezse, bir yeşil alan, bir güzel manzara ya da bir dağ havası olarak kalacaktır. Bu da savunmanın bu noktada kalmasına neden olur. Oysa ki ekolojik döngünün içinde doğrusal bir akışa dayalı insan ritminin yara izlerini görmek bizleri yaraları sarmanın ötesine taşıyacaktır. Örneğin bu noktada bu yazının başına sıçrarsak Hopa’daki sel felaketinin nedenlerini tarihsel bir bağlamda okuyabiliriz. Arhavi’ye varmak için kullandığımız sahil yolu hepimize hızlı ve rahat ulaşımın rüyasıyla satıldı. Gerçekten de kendi çocukluk tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki; İstanbul’dan Arhavi’ye yapılan yolculuklar hep çileli olmuştur. Daha geriye sıçrarsak bu yoldan önceki ilk sahil yolu da bu rüyalarla satılmış. Yaşamın kolaylaşması devasa tomrukların Karadeniz’den İstanbul piyasasına daha hızlı ulaşmaya başlamasının üstünü örtmüş. Karadeniz ormanlarının bugünkü cılız halinin en önemli nedenlerinden birinin ilk sahil yolu olduğunu biliyoruz. Ormanların azaldığı bir yerde heyelanlar, derelerin akışının kesildiği yerde seller doğal ya da yapay felaket değil, tarihin ilerleme adına normalleştirilmiş şiddetidir.
Belgesel sinemanın temel ödevlerinden birinin bu yavaş şiddeti görünür kılmak olduğunu düşünüyorum. Görünür kılarken de biçim üzerine daha fazla düşünmek bizi ekosistemin çoğulluğuna ve döngüsüne yaklaştıracaktır. Elbette sinema bir zaman tasarım sanatıdır. Bu nedenle de ritim, biçimin belirleyenidir. Dolayısıyla insana özgü ritim tasarımlarının kapitalizmin doğrusal zaman akışlarından sıyrılabilmesinin olanakları belirdiğinde vurguların ve sessizliklerin sıçrama yapmasına izin vermek gerekiyor. Öyle bir kurgu ki sadece diyalektik bir süreklilik olarak değil kesintileriyle şoku, kırılmayı ve uyanışı mümkün kılan bir yöntem. Bunun arayışlarını ve biçimsel uygulamalarını son çalışmamız olan YAVAŞ ÖLÜM belgeselinde gözlemleyebilirsiniz.
Zamanın doğrusal akışını reddeden, hızı bir anlatım yöntemi olarak değil temsil olarak kullanan ve Benjamin’in treninin imdat frenini çektiğimiz anda duraklarda düşünen bir belgesel sinema umuduyla…