Zamanı Büken Üç Gün: II. İstanbul Öykü Günleri
Güncel

Zamanı Büken Üç Gün: II. İstanbul Öykü Günleri

Ceyil Özmen

İstanbul Öykü Günleri’nin ilk gününden izlenimler: Metrohan’daki açılıştan “Anlatı Geleneğinde Öykünün Yeri” söyleşisine uzanan üç saatlik yoğun bir edebiyat yolculuğu.

Geçtiğimiz hafta, bu yıl ikincisi düzenlenen İstanbul Öykü Günleri’nde uzun bir hafta sonu geçirdik. Cuma’dan Pazar’a üç gün sürmesi bakımından uzundu elbette; ama asıl, 20 Şubat Cuma akşamı öykülerle bezeli bir anlatı âlemine dalıp 22 Şubat Pazar akşamı oradan ancak çıkmamızla zamanı biraz da biz büktük. Sizi bilmem ama sahici sanatsal ortamlarda benim için hep böyle olur. İstanbul Öykü Günleri’nde de mekânlar özenle seçildiği için hem o atmosferin tadını çıkardım hem de zaman kavramını unuttum.

 

Geçen yıldan tadı damağımda kalan Tünel’deki Metrohan yine açılış gününün mekânıydı. Sonraki günlerde sırasıyla Maltepe Yaşar Kemal Kültür Merkezi ve Caddebostan Kültür Merkezi’yle (CKM) Kadıköy yakasına geçtik. Bir İstanbullu olarak, bu çok işlevli ve capcanlı kültürel mekânlar için belediyelere teşekkür ediyorum. Zaten Kadıköy Belediyesi, İstanbul Öykü Günleri’nin önemli destekçileri arasında. Okumakta olduğunuz Karnaval Dergi ise Uluslararası Öykü Günleri Derneği ile birlikte etkinliğin mimarlarından.

 

Gelelim üç günlük öykü maratonuna… O üç günde neler yapmadık ki? Edebiyatçıların seçip bizzat okuduğu ustalardan şahane öyküler dinledik; öykünün bizdeki ve dünyadaki serüvenine yolculuklar yaptık; efsane 50 Kuşağı öykücüleri ile günümüz kalemlerini bir araya getirerek öykücülüğümüzün nereden nereye geldiğini tartıştık; dijital medya çağında edebiyatın açmazlarını masaya yatırdık. “Biz” diyorum; çünkü okur-yazar ya da izleyici-konuşmacı ayrımının yer yer ortadan kalktığı, son derece katılımcı ve çok sesli bir ortam vardı. Yayınevi temsilcisinden editöre, akademisyenden dergi yayıncısına, çevirmenden yazara kadar yazınsal dünyanın tüm paydaşları oradaydı.

 

Bu arada kendimi kimi zaman “yazın”, kimi zaman “edebiyat” derken yakaladım. Bu da üç günden bana kalan bir başka farkındalık. Oyunbozanlık yapmayayım; ikinci günü bir sonraki sayıda anlatacağım ama söyleşilerde bu ayrımın üzerinde özellikle duruldu. “Yazın” mı demeli, “edebiyat” mı? Ben kendi adıma karar veremiyorum; ayrıca seçmek zorunda mıyız, ondan da emin değilim. Gözlemim şu: Eski kuşak yazın emekçileri daha arı bir Türkçeyi tercih ederken, yeni kuşak yazarlar eskiden kalma bazı sözcükleri severek kullanıyor. Biraz ironik. Ben sözcüklerin zenginlik olduğuna inanıyorum. Öte yandan, yabancı bir sözcüğün yerleşik ve güzel bir karşılığı varsa neden onu kullanmayalım? Örneğin günümüzün popüler sözcüklerinden “spoiler”ın bizde pek şahane bir karşılığı var; yukarıda çaktırmadan kullandım bile.

 

Açılış gününe dönersek… Metrohan şehrin en işlek bölgelerinden birinde olduğu için 19.30’daki açılışa biraz gecikmeli katılabildim. Etkinliğe en fazla emeği geçen isim tartışmasız Uluslararası Öykü Günleri Derneği Başkanı Süreyya Köle’ydi; açılış, ben yetişemesem de onun konuşmasıyla gerçekleşmişti. Ardından Fatma Nur Çelik’in sunumuyla “Ustalardan Öyküler” bölümüne geçildi. Nazlı Akın ve Nilgün Karababa, sırasıyla Tomris Uyar’ın Yaz Suyu ve Sevim Burak’ın Pencere adlı öykülerini okudular.

 

“Anlatı Geleneğinde Öykünün Yeri” başlıklı söyleşide ise yazar Hakan Bıçakçı ile yazar, eğitimci ve TV programcısı Mehmet Cemil unutulmaz bir sohbet gerçekleştirdi. Yalnızca öykü değil, çağdaş edebiyatın dijitalleşen günümüz ortamına uzanan serüveni de ele alındı. Notlarıma baktığımda, iki yazarın sözlerinin yer yer iç içe geçtiğini görüyorum. Çağa uygun bir hızla aktarılan bu çarpıcı ifadelerin çoğunu yakalamışım neyse ki. O dinamizmi korumak adına bundan sonrasını notlar hâlinde aktarıyorum:

 

Mehmet Cemil, çağdaş Türk edebiyatında son yirmi yılda yirmi kıymetli metin üreten Hakan Bıçakçı’yı özellikle vurguluyor ve “Öykü denince Hakan Bıçakçı” diyor. Bıçakçı’nın yeni çıkan kitabı da bir öykü kitabı: Geçici Manzara; etkileyici bir kentsel dönüşüm anlatısı.

 

Mehmet Cemil:

“Her şeyin hareketli olduğu, gözümüzün önünden hızla aktığı bir çağda kitaba tutunma olgusu ortaya çıktı. Kitap durağan bir tasarım; senin ona gitmen gerekiyor.”

 

Hakan Bıçakçı:

“Bu söyleşiden önce bir lise söyleşisindeydim. Liseliler üniversitelilere göre daha ilgili ve daha hazırlıklı. Son dönemde sayısı artan kitap kulüpleri gibi yapılarla kitaba bir can simidi gibi tutunuluyor. Yaşar Kemal’in ‘Yunus Emre’yi 700 yıl zihninde tutan bir toplumdan umudumu kesemem’ sözü hâlâ geçerli.”

Mehmet Cemil:

“Büyük kitleler kitaba sırtını dönerken, kıymetini bilen azınlık bir grup var. Dikkat disiplininin eksildiği bir çağdayız. Biz dijital göçmeniz; çocuklarımız dijital yerli. Radyodan televizyona, oradan dijital çağa bir göç yaşandı. Dikkat disiplini zayıflayınca zamandan ve mekândan kopuyorsun. Oysa kitap orada duruyor. Homo sapiens hayata hikâyelerle, tahkiye ile tutundu. Yetişememe anksiyetesi ancak hikâyeyle yatıştırılıyor.”

 

Bıçakçı:

“Hikâye ihtiyaçtır. Toplumları bir arada tutmak için hikâyelere ihtiyaç var.”

 

Mehmet Cemil:

“Hikâye mantığı dedikoduda da var; öykü hep hayatımızda. Bugün ihtiyacımızı çoğu zaman izleyerek karşılıyoruz. Sosyal medya, başkasının hikâyesine bakma ihtiyacını gideriyor.”

 

Bıçakçı:

“Ortak bir kültür ve bilinç yaratmada önce mitler vardı. Kadim edebiyatta hikâyeler şiir formundaydı. Sözlü geleneği de katarsak bizde üç bin yıllık bir birikim var. Aslında öykü son edebî buluş. Batı’da oyun-roman-öykü şeklinde bir evrim var; bizde ise türler aynı anda başlıyor ama Batılı formda öyküye çok hızlı adapte oluyoruz.”

 

“Öykü aynı zamanda bir eksiltme sanatı. Kısa formun getirdiği bir özgürlük var. Romanın giriş-gelişme-sonuç şeması Aristoteles’ten beri sürer; ama öykü yalnızca bir girişten ya da bir andan ibaret olabilir.”

 

“Öykü iki tiptir: Olay öyküsü (Maupassant) ve durum öyküsü (Çehov). Ama yazarken bütün bu bilgiler buharlaşıyor.”

 

Mehmet Cemil:

“Bana öykü tek atımlık bir kurşun gibi geliyor; hedefi vurmak zorunda. Cortázar’ın sözünü ettiği o nakavt etkisi.”

 

Edgar Allan Poe’nun “Korku en iyi öyküyle anlatılır” sözünü de hatırlatıyorlar.

 

Bıçakçı, Bilkent Kütüphanesi’ni asıl okulu olarak gördüğünü, ilk dönem yazdıklarında başka kitap ve filmlerin etkisi bulunduğunu; zamanla çevresinde görüp duyduklarının onu öyküye yönelttiğini söylüyor. Öykünün, romana kıyasla çağımıza daha uygun bir tür olabileceğini ekliyor.

 

Mehmet Cemil ise yaratıcı yazarlık atölyelerinin, iyi bir okur olmadan yazar olunabileceği sanrısını beslediğini belirtiyor: “Okumadan yazar olunmaz. İzleyeceksin, dinleyeceksin, seyahat edeceksin ama en çok da okuyacaksın.”

 

Bıçakçı sözünü şöyle tamamlıyor: “Yazmak, zanaat ile sanatın iç içe geçtiği bir iş. Herkes yaratıcı fikir üretebilir; ama oturup yazmak gerekir. Orada zanaat devreye girer, yazın işçiligi.”

 

Son olarak Tanzimat yazarlarının dünya edebiyatıyla kurduğu ilişki sayesinde bugün öykücülükte de var olduğumuzu hatırlatıldı. Ahmet Mithat’ın üstkurmacanın ilk örneklerinden birini, dünya edebiyatında henüz yaygınlaşmadan önce verdiği de özellikle vurgulandı.