Gün uzadıkça uzuyordu, hayret, genelde tersi olmaz mıydı, bir çırpıda geçip gidiveren günlerin yasını tutardım. Saate bakmayı akıl ettiğimde henüz öğleden sonra üç olduğunu görmüştüm, gün ağardığından beri beraberdik ve daha akşama çok vardı. Zamanı boş verip peşinden vapura atladım.
Kadıköy’ün altını üstüne getirdikten sonra Beşiktaş’a geçmeye karar vermiştik, karar derken öyle uzun uzadıya konuşarak değil, hadi diyordu birimiz, öteki hemen anlıyordu… Rıhtıma inmişken o vapura binmek, dışarıda yer bulmak için herkesi ite kaka öne geçmek, ayaklarımızı demirlere dayamak, hiçbir sorun yokmuş hayat gül pembeymiş gibi çayımızı yudumlamak, martılara simit atmak işten bile değildi. Yapardık, yaptık da!
Bir günlüğüne gelmiştin, hep bir günlüğüne gelirdin…
“Arada gelip gezmeyi seviyorum İstanbul’u. Böyle daha iyi.”
Ne zaman geleceğine ve neden sadece bir gün kalacağına dair fikrim yoktu. Bir iki cümle yazardın; gün, saat ve birkaç tane buluşma yerimizden biri: Bahariye Caddesi girişinde, soldaki banklar (erken gelen oturup beklerdi), İstiklal Caddesi’nde Fransız Konsolosluğu’nun önü (arkadaki afişlere bakmanın keyfini sürerdik), Beşiktaş’ta Üsküdar iskelesinin sağındaki açık alan (denizi izlemek güzel olurdu orada).
Kasım sonuydu, hava iyiden iyiye soğumuştu, sen ince bir ceketle gelmiştin, şehrimizi hiç bilmeyen güneyliler gibi duruyordun. Hani hep derdin, çaktırmadan üşütür bu şehir insanı, bir bakarsın donmuşsun. Donduğunu görünce şalımı verdim sana, Eylül dedi mi şalımı ve şemsiyemi almadan çıkmazdım ya, fazla tedarikliye çıkarmıştın adımı. Oysa ben sokaklarda sürttüğümden alışmıştım bunlara, hasta olursam eve kapanırdım, eve kapanırsam şehrin kuytusunu köşesini özlerdim. (Ben senin gibi kırk yılın başı gezmekle yetinemiyordum.) Yanık tenin, keten ceketin ve sarındığın yün şalla tuhaf görünüyordun. Yanımızda oturan yaşlı teyze, üşüyen güneyli ve tedarikli kuzeyliden oluşan bu çifte merakla bakıyordu, sahi biz bir çift miydik?
Aşk yaşayacak halimiz yoktu, ahval ve şerait uygun değildi aşka. Madem öyle diyordun, yaşamazdık o halde, yaşamadık. Arkadaşının Topkapı’daki evinde olanları saymıyorum, geldiğin günlerin birinde Suriçi’ndeki loş bodrum katına neden gittik, o hiç tanımadığım arkadaşın hangi ara ortadan kayboluverdi ve çarşafların ağır kokusundan nasıl rahatsız olmadık? Öğleden sonrayı orada geçirmiş, evden çıkınca otobüse yürürken çantamdan çıkardığım, bayatlamaya yüz tutmuş sabah simitlerini yemiştik. Açtık, hapır küpür yiyorduk ve âşık değildik.
Vapur Beşiktaş’a yaklaşınca bakıp duran teyzeyi bir başına bırakıp apar topar kalktık, ilk inen biz olmalıydık, insanları yararak ilerledik. Böyle ani, telaşlı, dikkat çekici hareketleri seviyorduk. Hiçbir yere yetişmiyorduk ama bizi seyredenler kim bilir neler söylüyordu, işte günümüz insanı, hep koşturuyor, saygı da kalmamış, beklemek yok, nereye yetişiyorlar acaba, açık kalp ameliyatına mı? Tabakhaneden de bahsedilmiştir kesin, kim bilir ne yorumlara malzeme olmuşuzdur…
Koşarak indikten sonra vapurun yanaşmasını, iskeledeki kocaman lastiklerin vapurun baskısı ile gıcırdamasını, geçiş köprüsünün kurulmasını sabırsızca bekledik. Kimseye geçit vermeden en öndeki yerimizi koruyorduk, karaya ilk biz ayak basacaktık. Bastıktan sonraysa hırpani gençlerin kaykayla turladığı, işi olanların başları önünde hızla geçtiği meydanda avare avare dolaşacaktık. Fazla konuşmadan üzerinde hemfikir olup uygulamaya koyduğumuz küçük oyunlarımızdan biri… Kimsenin umurunda değildik belki ama anlık meraklı, tuhaf bakışlar dahi bizi eğlendirmeye yetiyordu. Eğleniyorduk ama âşık değildik.
Aşık olmadığımız şuradan belliydi, iştahımız kesileceğine daha da artıyordu beraberken. Yiyelim, içelim, koşalım, bağırarak neşeli şarkılar söyleyelim… Âşıkların yapacağı iş miydi bunlar, melankoli, hüzünlü ve sitemkâr haller neredeydi? Kapris yaptığımız da yoktu birbirimize, bu ne rahatlıktı?
Beşiktaş’ta amaçsızca turlarken çenem düştü, yerli yersiz konuştum yol boyu.
“Bir zamanlar pembe bir ayakkabı almıştım, buralarda bir yerdeydi o dükkân. Sahibi şairmiş, bana bir şiir okumuştu ayaküstü. Bu, asılmayla karışık edebiyat şöleni ruhumu okşamıştı. Ara sıra uğrardım o dükkâna, şiir dinlemeye… Burada olmalıydı ama şimdi yok, Allah Allah, yerinde yeller esiyor. Yepyeni binalar var… Her şey dönüşüyor, dönüşüyor da neye, iyiye olmadığı kesin. Şair ayakkabıcı dükkânı kapatıp gitmiş anlaşılan. Barınamamıştır.”
Ayakkabıların nerede olduğunu sormuştun, hiç görmemişsin ayağımda. E sen o kadar nadir geliyordun ki denk gelmemişsin. Pembe ayakkabıyı gözünün önüne getirememişsin, pembe kazak, pembe gömlek tamam da pembe ayakkabı nasıl olurmuş ki bir yetişkinde? Çocuklar giyermiş pembe ayakkabı bir kere. “Bir dahaki gelişinde giyerim, görürsün.” demiştim. O an içim burkulmuştu, ben hiçbir zaman senin bir daha gelip gelmeyeceğini bilmiyordum ki…
Sonra bir an durakladın. Şair ayakkabıcı mı? Bunu garip bulmuştun, neredeyse atma diyecektin bana ama demedin. Birbirimize öyle sözler söylemezdik, atmazdık da.
“Gerçek bir şair mi yoksa çikletten çıkan mâni gibi şiir yazanlardan mıydı bu adam?” Yıllar geçmiş, şiirin içeriğini hatırlayamıyordum, o zamanlar güzel gelmişti bana ama kim bilir gençlik ateşimle etkilenmiş de olabilirdim…
“Âşık mıydın o adama? Allah bilir senden bir hayli büyüktü, adiliğe bak sen, şiir miir hak getire, niyeti bozuktu kesin.” Yüzünde daha önce görmediğim bir ifade vardı, gözlerimin ta içine bakıyordun ateş gibi yanan gözlerinle. Dünyada ve ülkede olanlara kızarken takındığın hal değildi, daha başka, daha yakıcı bir öfkeye bürünmüştün. Çatılmış kaşların, büzülmüş dudakların korkutuyordu beni. Bir anda cevaplayamadım sorunu, işin aslı bana bir soru sorduğunun dahi farkında değildim. Sesin soru sormaktan çok azarlayan bir tonda çıkmıştı, ben ne yapmıştım ki?
“İyice bak bakalım, dükkân buralarda mı, belki yakınlarda bir yere taşınmıştır, tanışalım bakalım bu şair efendiyle.”
Benim ne diyeceğimi beklemeden söylenip duruyordun. Vapurdaki kıpır kıpır halimiz yerini tedirgin bir havaya bırakmıştı. Konuyu değiştirmek istedim.
“Hadi İstiklal’e gidelim, yiyelim, içelim, sonra caddeye salalım kendimizi.”
Aç olmadığını söyledin, hiç görmediğim kadar öfkeliydin ve aç değildin, hayra alamet değildi bu.
“Ne türdü şiir, düz mü, kafiyeli mi? Şairmiş, bilirim ben böyle adamları… Dümenci, dalavereci olur bunlar. Şiiri kullanırlar! Nasıl bir adamdı, yakışıklı mıydı bari?”
Şiiri ve adamı tam olarak hatırlamadığıma dair bir şeyler geveledim ama beni duymadın bile. Kendi kendine sinirli ve alaycı bir tavırla konuşuyordun. Artık aramızdaki uyum bozulmuştu, ben kaldırıma çıkarsam sen sokaktan gidiyordun, sen yavaşladığında ben acele yürüyordum, sağa sola sapacağımız noktalarda bocalıyorduk hatta bir ara birbirimizi kaybetme noktasına kadar gelmiştik.
“Bu konu çok uzamadı mı, geçmiş gitmiş mesele, neden bu kadar büyüttün ki?”
Bunu söylediğimde bana hiddetle döndün, bir şeyler söyleyecektin ama susup delici bakışlarını üzerime dikmekle yetindin. Gözlerinde gördüğüm duygu sadece hiddet değildi, daha fazlasıydı ama ne olduğundan emin olamıyordum. Sadece büyük bir kaygıyla günümüzün bozulduğunu görüyordum, daha önce uzadıkça uzayan gün şimdi elimizden kayıp gidiyordu. Aramızdaki gerginlikle beraber zamanın akışı adeta gazına kontrolsüzce basılmış bir araba gibi hızlanmıştı. Hava kararmıştı, yakında ayrılacaktık ve didişip duruyorduk.
Bu konuya takılıp kaldığın için sana kızıyordum, az sonra senden ayrılacağım için kaygılıydım, bunlar vardı evet ama yüzeye çıkmaya çabalayan bir duygu daha vardı; alev alev yükselen, yüzümü kızartan, dengemi bozan, ruhumu ters yüz eden… Ne olduğunu anlayamadığım…
Ben dengemi kaybetmiş bir halde dolanırken sen önümüze çıkan ilk kitapçıya daldın, şiir bölümüne gidip hırsla üç tane şiir kitabı çektin raflardan, acele ile kasaya gidip parayı ödedin. Kitapçıdan çıkıp çarşıdaki kafelerden birisine yöneldin. Ben kafam karmakarışık seni takip ediyordum.
Eline gelen kitabı açıp karşına çıkan ilk şiiri okumaya başladın. Kötü bir başrol oyuncusunun sahte şatafatı vardı üzerinde, son sahnedeydik ve o müthiş tiradını okuman gerekiyordu, o ana kadar seyirci üzerinde istediğin etkiyi yakalayamamıştın ve iş son tirada kalmıştı. Abartılı jest ve mimiklerinin eşlik ettiği şiiri dinleyemiyordum, sana bunu yaptıranın ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Bende yükselen alevli duygu neyse oydu, ne olduğunu o gün anlamadığım…
Tirat ve oyun bitti. Büyük bir yılgınlık içinde oturduğun yerde kaldın, kahvene dokunmamıştın bile. Gitmen gerekiyordu. Kös kös kalktık, yolları dümdüz döndük, oyunsuz… Birimiz konuşsa diğeri tamamlayacaktı belki, ikimiz de sustuk. Zaman aktı gitti, ayrıldık, olağan akışlarımıza döndük.
Bir daha gelmedin. Sana pembe ayakkabılarımı gösteremedim. Biliyor musun, yetişkinler de giyiyor pembe ayakkabılardan, pek de güzel oluyor. Onları giydim, buluşma yerlerimizden birine gittim ve sana bu satırları yazdım bugün. Göremedin.
