Keşke bildik dönemeçten kıvrılsalardı Mersinli’ye? Birkaç tümceyle yeşil Bornova zamanından kalma Ağaçlı Yol’un öyküsünü anlatırdı onlara. Geleni geçeni doyuran Kbele ruhlu Bornova ovasının bereketinden dem vururdu uzun uzun. Ziraat’ın bahçesini geçer geçmez metro hattıyla çiğnenen Basmane-Bornova banliyösünün duraklarından Mersinli İstasyonu ile hemzemin geçidinin bulunduğu yeri de işaret ederdi buruk bir şekilde. İstasyona komşu yarı açık kahveden, büyük dayısının düzenli olarak akşamları birkaç tek attığı ünlü Bursa Lokantası’ndan, aynı hizada Eski Bornova Asfaltı’na doğru ilerleyen Algül Bisküvi Fabrikası ile annesiyle babasının çalıştığı Kristal Zeytinyağı Fabrikası’ndan söz etmese olmazdı. Tozunu dumanını yutarcasına çok tepmişti o yolu. Lise yıllarında aynı fabrikanın sabunhane bölümünde üç ay çalıştığını da eklemeliydi sözlerine. Hatta sabun yapımı için kocaman kazanlarda kaynatılan sıvı karışımın belli bir noktadan sonra el arabalarıyla hazır kalıplara hızla döküldüğünü de… Kalıbın başındakiler, tıpkı yeri betonlar gibi aynı hizada mastar çekip soğumaya bırakırlardı kıvama ermiş ılık malzemeyi. Çoklukla beyaz sabunun üretildiği fabrikada ertesi gün markalama ve kesim işlemine başlanırdı dikkatle. Pirina sabun, yani yeşil sabun, daha az üretilirdi beyaz sabuna oranla. Ne ki o sabunlardan herhangi bir kalıbı içine çekercesine kokladığında kirinden lekesinden arınıverirdi insan
Yüksek lisans tezi sorumlusu kız öğrenciyle erkek arkadaşı, bir taksiyle kendisini Salhane metro istasyonu çıkışında aldıklarında bunları söyleyemedi nedense. Hâl hatır faslından sonra Anadolu Caddesi’ne süzülüp gökdelenler arkasından Çınarlı’ya çıktılar. Eski SSK polikliniği ile Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi’ni geçip kestirme bir aradan da Mersinli Camii hizasında trafik yoğunluğuyla kendini belli eden Fatih Caddesi’ne… Eski heybeti yoktu caminin. Cascavlak yalnızlığı geçmişine ilişkin çok şey anlatıyordu. Herkes gitmiş, cami kalmış gibiydi.
Kendince bir gezi planı yapmıştı göl çevresine ilişkin. Ana caddeye girdiklerinde hiç duraksamadı. Yeni Mahalle ile Atatürk Stadyumu’nun kesiştiği sokaktan yavaş yavaş içeri doğru süzüldüler. Eskiden Betonyol altından çıkıp gelen mahalleyle göl arasındaki dereden eser yoktu artık. Üstündeki köprüden de!.. Mersinli otobüslerinin kalktığı son durağının yerinde yeller esiyordu. Az mı balık tutmuşlardı burada iribaşların karmaşasında çocukluk arkadaşı Ayhan’la. Bahar günleri piknik yaparcasına çıkınları açar, çarpık kentleşmenin yalayıp yuttuğu çam koruluğundan yükselen kuş sesleri arasında lokmalarını keyifle atıştırırlardı. O zamanlar Halkapınar Gölü’nü seyrana gelene er geç bir ağaç altı gösterirdi çam koruluğu. Ye, iç, zıpla, şarkı söyle, salıncak kur sallan, olmadı ötüşken kuşların sesiyle kendinden geç, ne yaparsan yap; “Kentin gizli cennetine hoş geldin ey insan!” gibi bir seslenişi duyar gibi olurdun uğultuyla.
Güler yüzlü bir kaptanı andıran Mustafa’nın kullandığı taksi mahalle bitiminde direksiyonu sağa kırdığında, düşsel bir zamanla kapadığı göz kapaklarını aralayıverdi yazar. Göl möl yoktu ortada!.. Vicdan geçirmez betonla hıncahınç kaplanıvermişti her yer. Kapalı spor salonu, Yunuslar polis karakolu derken emektar okulu çıkıverdi karşısına. Ağlamaklı oldu birden. Çok değil, okulun arkasına dolanıverdiğinde biricik gölüyle buluşurdu hemen. Kâğıttan kayıklar yüzdürür, yası taşlar kaydırır, dupduru konuşurlardı karşılıklı. Derken Halkapınar istasyonundan geçen bir trenin düdüğüyle içlenip kente ayak bastığı günü anımsar, uzak yolculuklara göz kırpardı ağır ağır dağılan dumanlarının ardı sıra.
Okulun adı sık sık değişiyordu nedense! Minnacık adımlarla gelip gittiğinde Yeni İzmir İlkokulu yazılıydı alnacında. Uzun yıllar sonrasında Çamdibi İlköğretim Okulu!.. Şimdiyse Mersinli İlkokulu!..
“Durup dururken bir okulun adı üç kez neden değişir?” diye sordu kendi kendine. Değerbilmezliğin daniskasıydı bu! “Halkapınar İlkokulu” deyip kurtulsalardı bari! Ne gezer? Yaşanmışlığın üzerini betonla kapatan taş kafalı zihniyetten ne beklenirdi ki? “Yazıklar olsun!” diye geçirdi içinden. Arabadan inip sevgiyle bakıştılar ağız dil vermeyen okuluyla. Sonra yine ana caddeye yakın sakin bir alana arabayı park edip küçük bir kafede hüzünle karışık çaylarını yudumladılar.
Öncelikle canlı tanık gerekliydi Meliha’ya. Biraz da o yüzden ciddiye almışlardı bu geziyi. Birilerini bulup konuşturmak zorundaydılar. Kim öle kim kala artık! Ana caddenin Yeni Mahalle hizasındaki Betonyol’a yönelmeyi önerdi yazar. Sevinçle olumladılar. Göle akan bir derenin üzerinde beton kapaklarla anılan incecik bir sokaktı o. Sağlı sollu dükkânları geçip az ötede altına çektikleri sandalyelerle muhabbeti koyultan bir kadın grubuna rastladılar. Konu neyse, kadınlar, biraz yaşlıca duran bir kadının konuştuklarına kulak kesilmişlerdi o anda. “Merhaba! Muhabbetinizi bölmüş olmayayım,” diye söze başladı yazar! Sonra tez konusunu açıklayarak, Meliha ile Mustafa’yı tanıştırdı konuşkan teyzeyle. Halkapınar Gölü hakkında kim, neler biliyordu acaba? “O gölü bilmez miyim?” dedi kadın, eski bir fotoğrafa bakar gibi soluğunu tutarak, “Pikniğe de giderdik ara sıra. Çoluk çocuk koşar oynardı baharla. Hatta demiryolu personeline ait bir düğün salonu vardı kıyısında. Düğün dernek taşınırdık evcek.”
Meliha, yaşlı kadının gözlerinin içine bakarken yazar, birkaç soru daha patlattı eskilerden:
“Peki, Betonyol’un altından akan dere nereye gitti? Köprüye ne oldu? Gördüğüm kadarıyla doldurulmuş burası, dümdüz olmuş!..”
Yaşlı kadın dilinin döndüğünce anlattı olup bitenleri. Bir yerlerde değiştirmişler derenin yatağını. Derenin varlığı öylece sona ermiş.
“Sizden başka konuşabileceğimiz birileri var mı acaba? Halkapınar’a ilişkin fotoğraflar filan?..” diye söze karıştı Meliha.
Yaşlı kadın eski bir kahveciden söz etti o sıra. Arşiv deposu sayılırmış hatta. Onda çok şey varmış Mersinli’nin geçmişine dair. Meliha, doğru bir adres bulmanın sevinciyle telefonunu rica etti konuşkan teyzeden. Sözler verildi: Bir ara konuşacaklar. Servet de mutlu sonuçtan.
Yazar, içsesiyle mırıldandı bir ara. Yazmak yetmiyor, tanık gerekiyor demek yıllar sonra. Ona göre, Halkapınar Gölü’nü yitirmek bir çevre cinayetiydi başlı başına. Gerçi neler olup bittiğini yazmıştı romanında. Ancak göl kıyısında koşturan bir çocuğun hayal âleminden ibaretti yazdıkları kimilerine göre. Hani, “Çocuktan alın haberi!” dese de boşunaydı. Çırpınıp duruyordu sürekli. İyi de bir çocuk neden yalan söylesin ki? Oysa biricik gölünü anlatmaya çalışan yapıtını bitirdikten sonra tartışılmaya açılmıştı gölün varlığı! Bundan da çok mutlu olmuştu. Zamanın belediye başkanı bile daha önce yazdığı Halkapınar şiirini ezberlemişti büyük bir empatiyle. Nedense kimi kalemşörler ilgiyi ve sevgiyi elden bırakıp göl hakkında ahkam kesmeye başlamışlardı uluorta. Peki, bugüne kadar neredeydi bu muhteremler? O yıllarda evlerde kullanılan Halkapınar suyundan bile habersizdiler yüzde yüz. Avlularda kullanılan tulumbaların sesiyse kulaklarına çarpmamıştı henüz. Aslında onlara, “Ben masalcıyım, uydurukçuyum! Haydi bakayım, bu kadar düşü, hayali çözmeye çalışın!” demeliydi ki ayıklasınlar pirincin taşını.
Sınırlı bir muhabbetten sonra kadınlar grubundan ayrılıp tekrar ana caddeye çıktılar. Caddeye çıkar çıkmaz sinemalar düştü aklına yazarın. Sağ kaldırımdan yürüyerek dünden kalan son sinema olan Kocakıran Sineması önüne geldiklerinde, geçmişle gelecek arasında o vurdumduymaz çizgiyi yakından duyumsadılar. Düğün salonuna dönüştürülmüştü Mersinli’nin en büyük sineması. Biraz ötede Uzun Hasan İlkokulu ise yerini korumuş ve yenilenmiş hâliyle onları selamladı. Eskiden asker kışlasını andırır bir hali vardı bu okulun. Yazarın gözleri aynı hizada, açığı kapalısı bitişik Neşe Sineması’nı aradı haklı olarak. Yeşilçam filmleri oynatırdı genelde. Kâh ağlatır kâh güldürürdü seyredenleri. Gala da düzenlerdi ara sıra. Sinemanın kötü adamlarından Ahmet Tarık Tekçe’yi orada tanımıştı yakından. Tanımıştı da her kötünün içindeki iyiyi aramaya koyulmuştu zamanla. Yıllar önce bir gazete haberi okumuştu Mersinli’de bir sinema perdesinin fırtınadan uçtuğuna dair! Neşe Sineması’nın perdesi olduğundan emindi onun. Bir de kayıtsızlığın, bakar körlüğün neden olduğu enkazlar vardı. Neler neler uçmuyordu ki elimizden? Mersinli’nin en popüler sinemasının yerine birkaç dükkân sıralanmıştı şimdi yeni işlevleriyle. Aynı sıradaki kasapla kitap-kırtasiye bayisinden haber yoktu ne yazık ki! Gazete-dergi bayisiydi aynı zamanda. Harçlığı yettikçe çocuk dergileri alırdı oradan. Caddenin tam karşısında Yeni Mahalle’ye kıvrılan ilk yolun köşesinde de derme çatma bir çizgi roman bayisi vardı. Bazen oradan aldığı dergileri yok pahasına takas ederdi yenileriyle.
Yıldırım Beyazıt Caddesi girişine geldiklerinde bir süre durdu yazar. Eski mahalleye tepelerden bakan caminin yanındaki hırdavatçıyla keresteci nereye gitmişlerdi? Her biri cayır cayır öten kocaman binalar türemişti yerlerine. Dalgın ve öfkeliydi. Soluğunu tuttu. Az kalmıştı çıkmaz sokağına. Caddenin solundan yürüyüp zikzaklı bir şekilde çıkmaz sokağa ulaştılar. Gözleri taze ekmek kokusuyla sabahları muştulayan fırıncıyı, iğneden ipliğe her şeyi satmaya çalışan bakkalı, babasının ara sıra yorgunluk kahvesinin yanında yarı keyifle sigarasını tellendirdiği kahveyi aradı melül mahzun. Yoktu, yok!.. Her biri son sahnesini tamamlamış oyuncular gibi çekip gitmişlerdi, kim bilir nereye?.. Bir anda sokağını tanıyamadı. Girişteki evler sağlı sollu kemirilmişti adeta. Her biri depoyu andıran birkaç hantal bina kaygısızca çöküvermişti eskinin üzerine. Tulumbacı Necip’le biricik arkadaşı Ayhanların evi tarihe karışmıştı bu kasırgada.
Hep birlikte külrengi benziyle onları karşılayan sokağı adımlamaya başladılar. Ne aralık bir kapı ne perdeleri yellenen bir pencere!.. Küskün bir zamana kısmış gibiydi sokak. Ölümcül yalnızlığıyla gün sayan hastalara benziyordu tıpkı. Merakı, takati, coşkusu, beklentisi kalmamıştı hiçbirinin. Çocuğu, genci, kedisi, köpeği çekip gitmişti anlaşılan. Akıllı telefonuyla fotoğraf çekmeye hazırlanan Meliha’nın yüzü asıldıkça asıldı. Romanda adı geçen sokakla zerre ilgisi yoktu külrengi görünümün. Sanki yanlış bir adrese gelmişlerdi. Bir ara sitemkâr birkaç sözcük fısıldadı yazarın kulağına. Yazar, “O sokak burası!” der gibi ikna etmeye çalıştı onu. Mustafa, aynı dalgınlıkla süzüyordu olup biteni. Ahraz sessizlikte bir motosiklet sesi zamanı yırtarcasına önlerinden geçmese ipin ucunu bırakacaklardı belki. Yaşlı bir adamın kullandığı motosiklet, fokurdaya fokurdaya gidip Kıymet Teyzelerin evi önünde durdu. Derken akranı bir kadın kapıyı usulca açarak, “Geldin mi Ali?” diye seslendi. Adam, kaskını çıkarıp “Geldim” diye yanıtladı onu. Bir süre ayaküstü konuşmayı sürdüren iki kişinin telaşına “Affedersiniz,” diyerek söze giren yazar da ortak oldu. Çekinceyle konuyu özetleyip yanındakileri kısaca tanıttı. Neye uğradığını şaşıran yaşlı kadın başörtüsünü düzelterek dilinin döndüğünce çıkmaz sokağı anlatmaya çalıştı.
Meğer Naciye’ymiş adı. Kıymet teyzenin büyük kızı dünyalar güzeli Naciye!.. Evet, ta kendisi!.. Eşinin de Ali olduğunu belirtiyor nezaketle. Ancak çıkmaz sokağa kayıtlı değil o. Ağırbaşlı bir şekilde el sıkışıldı.
Keskin bakışlarını Naciye abla üzerinde odaklayan Meliha, yeni bir tanık bulduğu için gayet memnun. Üstelik romanın kahramanlarından, has bir tanık!.. Telefonun videosunu açıyor, fotoğraflar çekiyor. Naciye abla, art arda sıralan soruların altından kalkmaya çalışıyor dalları kırılmış cılız sesiyle. Geçmişe uzandıkça o ses dallanıp budaklanıyor, güzel günlerin coşkusu kırışıkları düzeltip gözbebeklerini parlatıyor. O saat kapılarını aralıyor konu komşu, açık pencerelerden lambalı radyoyu sarsan şarkılar türküler yükseliyor. Çocuklar, oyunun birini bırakıp diğerine başlıyorlar. Yaz sıcağı bunaltıyor. Kapı ağzı oturmaların tam zamanı. Evin birinden yayılan çay kokusuyla dantelini, örgüsünü kapan damlıyor ikindi vakti muhabbetine, kilimler minderler serip kireç badanalı duvarlara sırtını dayayarak. Asması, sarmaşığı, hanım elisi, gülü, karanfili, türlü çiçeği muhabbete dahil. Genç kız mahcubiyetinin kıkırdayan pembeliği de aralarında. Kedisine köpeğine kadar içli dışlı herkes. Dün akşamki filmden başlansa da olur. En azından görmeyenlerin merakı giderilir. Aman Allah’ım, ne sıcak bir gündü bugün! Çoluk çocuk serin sular çarptılar yüzlerine tulumbalar başında. Şakadan birbirlerini ıslatmaya kadar vardırdılar işi. Ah, bu koruk suyunu sunan eller sağ olsun! Harareti anında alır. Üstüne çay da içilir kahve de. Kahve faslı biraz uzun sürer. Malum, fal dendi mi akan sular durur. Fincandan ne çıkacağı belli olmaz! Üç vakitle yatılır kalkılır. İyilik sağlık haberi önceliklidir. Asla korkuya kuşkuya kalmaz meydan. Yeter ki iş aş olsun, arkası gelir. Çıkmaz sokakta kötü şeyler barınamaz zaten. Sıkıysa barınmaya kalksın!.. Pılını pırtısını toplar anında. Velhasıl havası, büyüsü bir başkadır çıkmaz sokağın. Biri hayrına hamur işi yapmaya kalksa sokağın ucuna kadar dağıtılır. Yeter ki birlik olsun, dirlik olsun, yüzler gülsün, diller söyleşsin gönüller eğleşsin.
Naciye abla, derin bir ah çektikten sonra eskilerden söz etmeye başlayınca gizemli bir dünyaya çekiverdi herkesi. “Eskiden komşuluk vardı, insanlık vardı…” diye başlayan yakıcı özlemini koyacak yer bulamadı birden. Anlatılanları can kulağıyla dinleyen Meliha, sık sık aldığı notlarla taş kesilen sokağın da bir dili olduğunu, üç kuşak yorulmadan birinci ağızdan kısa sürede öğrenmiş oldu böylece. “Yazar, doğruları anlatmış demek,” diye düşündü. Oysa geçenlerde emekli bir demiryolu personeliyle yaptığı söyleşide, adamın Halkapınar Gölü’nden bir fosseptik çukuru gibi söz etmesi karşısında hayal kırıklığına uğramıştı tümüyle. Yazara bunu anlattığında, “O, gölün kapatılmasına yüz tutan balçıklı zamanı işaret etmiş,” şeklinde yanıtlamıştı kendisini. Ve devam etmişti yazar, “Hadi, ben yalan söyledim diyelim! En başta tarihçiler, gezginler, oradan bir cennet gibi söz edenler de mi yalan söylüyor? Hem unutma, Suyılanı Söylencesi yoktan oluşmadı, gölün içindeki tapınağı hayal ustaları örmedi, her şey bir yana nice seyrandan arta kalan fotoğrafları çekmek için deklanşöre dokunanlar, destansı güzellikleri boşuna sergilemedi! Dahası var!..” ahıyla bir anda uzun uzun yanıtladı Meliha’yı. Son tümce oldukça sarsıcıydı: “Diyelim ki gölü yitirdiğimiz gibi tüm kaynakları da yitirdik; peki, bir çocuğun anıları ne güne duruyor? Bendim onları yaşayan, ben!”
Naciye ablayla birlikte herkes gerilere gitmişti. Sanki bir gündüz düşüydü anlatılan. Çıkmaz sokak sere serpe kurulmuştu düşün ortasına. Sonra her şeyin doğal rengi bozuldu, insanların ve kentin solgun bir zamanda buluştukları bir iklime yüzleşildi. Sokak sakinlerinden haber alınamaz oldu. Mekânlar hızla yaşlandılar; avlular, odalar ketum bir ıssızlığa gömüldü. Naciye abla da uyanıverdi düşünden. Uzun bir sessizlikten sonra sokağın başına gelenleri doğruladı. Yazarın, içindeki çocuğa danışarak sorduğu can alıcı sorulara bezgin yanıtlar verdi kekeleyerek:
“Nami dayı mı? Çoktan öldü! Eşi de çok yaşamadı. Kızları Ayten’i de geçenlerde yitirdik. Hiç evlenmedi Ayten. Saniye Hanım sizlere ömür. Oğlu Mesut da öldü. Yusuf amca ile Vahide teyzeyi yitireli çok oluyor. Ardından büyük oğlu İsmail’i de yitirdik. Geçenlerde polis emeklisi küçük oğlan Kani’nin de ölüm haberini aldık. Sarhoş Mustafa’yı sormuştun, değil mi? İşte, bize bitişik viran ev onun! Satılacakmış diyorlar. Kim kime satacak, onu bilmiyorum. Birçok komşu göçtü buradan. Kim, nereye gitti, unuttum çoğunu. Tadı tuzu kalmadı sokağın. Girişteki binalardan belli. Yıllar sonra gelen sokağı tanımakta güçlük çekiyor. Ha, zemini de yükselttiler biraz. Yağmur suyu basmıyor eskisi gibi. “Ama insanı süreğen bir keder, iflah olmaz bir yalnızlık basıyor,” diyecek oldu yazar, sonra vazgeçti düşüncesinden. Gözü çocukluk arkadaşlarını aradı o an. Her şey yeniden gerçeğine dönüşsün istiyordu içten içe seslendi:
“Sahi, Ayhan kardeşim, nerelerdesin sen? Ya sen sevgili Yılmaz?.. Bizden biraz küçüktün ama uyumluydun. Çık dışarı oynayalım Mesut! Söz, kızmayacağım sana. Kani Abi, sana da!.. Canımı yakan ergen haylazlıklarına alıştım artık. Haydi dokuz taş oynayalım isterseniz! Tek kale maça da dökeriz işi. Birkaç cam kırılmış ne çıkar? Ayhan, kasnağını geniş tut uçurtmanın, ipi benden olsun. Havalar tam uçurtma havası. Toprak sahaya çıktık mı, tamamdır. Pırpır süzülürüz mutluluktan.”
Ne garip, sesi yankılanmadı bile! Herkes göçtüğü yerden memnundu.
Buraya kadardı!..
Naciye Abla, çıkmaz sokağın son tanığıydı belki. İyi ki yetişilmişti! Belleği her nasılsa yeşil kalmıştı. Zamanı köpürtürcesine konuştu, konuştu, konuştu ve sustu! Sonra bir film arası verilmiş gibi topluca susuldu. O anda bir yargıcın, karar aşamasında durmadan tanık ve kanıt isteyen tavrı takıldı aklına yazarın. Böylesi durumlarda dava avukatının bildik repliğini geçirdi içinden:
“Başka tanığım yok sayın yargıç, başka sözüm yok!”
Naciye ablaya teşekkür edip ayrıldılar. Ali Bey, kaskını takıp gelenlere yol gösterircesine motosikletiyle pata pat önlerine düştü. Yazar, bir an duraksadıktan sonra ağır adımlarla eski Manda Çayı köprüsüne uzanan yola yöneldi. Yönelmez olaydı. Her türlü oyunların, kiralık bisikletlerin, çift kale maçların eksik olmadığı, baharla birlikte kıyısında papatyalarla gelinciklerin patladığı toprak saha da tarihe karışmıştı. Sahanın gözdesi, çocukça buluşmaların merkezi anaç çitlembiğe de bir hâller olmuştu. Her şey unutulsa Mersinli’yi cümbüş yerine çeviren cambazlar unutulamazdı. Onlar devasa çadırlar içinde ipler gerip sürdürürlerdi gösterilerini bir ay boyunca. Sinemalar havasını alırdı o günlerde.
Umarsızca Manda Çayı köprüsüne doğru yürüdüler. Şaşkınlıkları giderek arttı. Bir zamanlar iki yakası sazlıklarla donatılmış çayın köprüsü de yoktu ortalıkta. Bu, tarihe karışan ikinci köprüydü. Yazar, sel baskınları önlemek için çayın yatağını değiştirildiğini biliyordu. Ancak köprünün kaldırıldığından habersizdi. Yanındakilere bir ara, “Bu yoldan bisküvi fabrikasına bisküvi almaya giderdim. Bazen de zeytinyağı fabrikasında çalışan babama yemek götürürdüm,” dese de daha fazla direnmenin gereği olmadığı anlayarak geri döndü. Eskiye ilişkin ne varsa çökmüştü artık. Ondan ötesi kocaman boşluktu! Bulaşıcı bir yorgunluk sinmişti üstlerine. Kat kat betonlaşan kente karşı söylenecek söz kalmamıştı. Rantiye her şeyin altını üstüne getirmişti kanlı kepçesiyle. Meliha’nın soramadığı bir soruyu yanıtlama gereğini duydu kendiliğinden:
“Mutsuzluğunuzun farkındayım. Haklısınız. Şimdi ben size, şurada şu vardı desem yalan olur. Keşke süper bir gücüm olsa da kentin sesini soluğunu tıkayan o duygusuz aldırışsız beton katmanı kaldırıp atıversem! Siz, o zaman görürdünüz cıvıltıyı!”
Yitik Göl’ü okuyan bir öğrencinin mahzun sorusunu anımsadı o sıra:
“Siz, baya üzülmüşsünüz bu romanı yazarken! Öyle değil mi?”
…..
Gökdelenler!… Gökdelenler!… Gökdelenler!..
Karınca kararınca yaşayanlar için gökyüzünü kanatan birer Tepegöz’dü hepsi!.. Üstelik giderek çoğalıyorlardı. Kısa sürede kentin kâbusu olmuşlar; Çınarlı, Salhane derken Turan’a sıçrayıp Karşıyaka’ya dayanmışlardı. Onları kimler şımartmıştı böyle?
İki öğrenciyle vedalaşıp aynı duraktan metroya binen yazar, son gökdeleni geride bıraktığında derin bir oh çekti içinden! Şimdilik kurtulmuştu. Şiire kaçmanın tam zamanıydı:
“Simleyin sessizliği
Göl konuşacak!