Gülen yüzünün ardında gizlediği hüzünlü bakışlarını hissedebiliyordu. Acıyı nerede görse tanırdı. O sıralar ortak acılara sahip dertleşecek birilerini arıyordu. Leyla da acılarını o puslu dağın ardına saklamak isteyenlerdendi. İçi kan ağlasa da yüzüne taktığı maskeyle herkes onu normal biri zannederdi.
Sonbahar yağmurları başlamamıştı henüz, gerçi bu gidişle de başlamayacak gibi görünüyordu. Havaların yaz ayarında rölantide gittiğini söylemek mümkündü o sıralar.
Hani şarkıda diyordu ya “Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla demiştin. Biliyorsun seni ben sonbaharda sevmiştim.” İşte bu sözlerdeki gibiydi ruh hali. Yağacak yağmurları bekliyor, yapraklar sararsın ve bir rüzgârla yerlere dökülsün istiyordu. Yüreğinde saklı olan tüm yağmurları, sonbahar gelince yağan yağmurlarla birlikte açık havaya çıkıp kimse anlamasın diye serbest bırakarak rahatlamak istiyordu. Leyla, ağladığını kimsenin görmesini istemezdi. Oysa ağlamak ayıp değildi ama o güçsüz görünmemeliydi; çünkü biliyordu ki karanlık çöktüğünde kendi gölgesi bile insanı terk ederdi. Yaşamın ona biçtiği rol de buydu. Düş ama kendin kalk. Ağla ama bir köşede sessizce, kimse yokken akıt gözyaşlarını, iltihap tutmuş yaranı kanırtırcasına.
İşte böyle bir yalnızlık anında beliriverdi Oğuz. Samimi gülüşünü kendisine benzetmişti. Zamanın çok ötesinden kaçıp da yanına ilişivermiş gibiydi. Çocukluğundan bir mirastı sanki. Öyle tanıdık, öyle kendindendi.
Leyla onunla konuştukça ferahlıyor, ortak acılar yaşadıklarını öğreniyor ve bu kadar benzer hayatlar yaşadıklarına şaşırıyordu. Oğuz da hayat alışverişinde hep verici olmuş ama pek alamamış ve ailesini seçememiş olmaktan mustarip biriydi.
Leyla’nın ona karşı hissettiği duygular bazen kardeşlik duygusuna, bazen baba şefkatine, bazen de abi koruyuculuğuna, en çok da olmasını istediği gerçek aşka dönüşüyordu. Sanki hayatının büyük bir boşluğundaki yapboz parçalarını onunla tamamlamak istiyordu.
Belli aralıklarla gelip yarenlik eden Oğuz, o gün gelmemişti. Oğuz’ u göremedi, yoktu bahçede. Şu kehribar sarısı elma ağacının yaprakları neden düşüyordu dalından? Yerden kalkan rüzgâr, o küsen yaprakları bahçedeki dereye niçin süpürüyordu? Çıplak bir hakikat, Oğuz yoktu! Yoktu Oğuz! O güzelim yapraklar tek tek kendini salarken hangi yönden estiği belli olmayan poyraz da Leyla’yı savuruyordu. Çıldıracak gibi olmuştu Leyla. Oturduğu yerden fırlayarak sağa sola koşmaya başladı. Çığlıklar atıyordu. Yayından fırlamış, yönünü bilmeyen acemi bir okçunun attığı ok gibiydi ve herkesin kendisine bakmasına aldırmıyordu.
***
Kurumuş otların tüy gibi havada uçuştuğu, çölleri andıran kurak bir köydü. Zeliha Teyze, on çocuk doğurmuştu. Allah biliyor ya kızı olmasını hiç istemiyordu. Kaderi kendisine benzer diye korkuyordu. En azından askere kadar erkeklerin aldığı ana kokusundan, içine sindirdikleri sevgisinden, doyumsuz sohbetinden kızların mahrum kalacağını biliyordu. Dört oğuldan sonra dünyaya geldi Leyla. Doğduğu topraklar gibi cılız ve çoraktı derisi. Ardından gelen beş oğul daha… Leyla, abla olacakken ana oluverdi tüm kardeşlerine, anasını son doğumda yitirince.
Kaderini yaşadığı yerler belirledi, seçme şansı bırakmadı hayat ona. Tüm evin yükü kızcağızın üzerindeydi. İnce tülbendinin kapadığı saçlarını gece olunca açmasıydı tek özgürlüğü.
Yaş on dört oldu mu görücüler gelmeye başladı. Babası başlık parasını en çok veren köyün ileri gelenlerinden Hasan’ a verdi kızını. Yaş farkı kimsenin umurunda olmadı, Leyla hariç.
Yeleleri boz bir ata bindi Leyla. Yüreğinde kopan fırtınaları kimseler bilmedi. Gömülü kentler gibi suların altında kaldı küçücük bedeni ve ruhu. O gece, karyolada otururken sanki biri gelip başının tam üstüne koca bir balyozla vurdu. Bütün damarlarından kanı çekildi. Yangısını yüreğinin en derinine, kendinden başka hiçbir beşerin duyamayacağı, anlayamayacağı bir şekilde mumyalayıp sakladı. Çocuk yaşında tonlarca betonun altında kalan ve tuzla buz olan bir cam misali yok oldu hayatı.
Ertesi gün gözünü açtığı bahtın eşiğinde ketum ve korkak gözlerle etrafını inceliyordu. Kocası, kalkmasını ve kahvaltıyı hazırlamasını istedi. Kalkamadı yerinden, damakta su, dimağda şuur firar etti yerinden. Hiçbir şey söylemedi, sustu, günlerce, haftalarca sustu, sükuta mı boyandı? Hali de dili de lâl idi Leyla’nın. Yine bir şarkıda terennüm edilen; “Güz gülleri gibiyim, hiç bahar yaşamadım.” Gül de olamadı Leyla, gonca iken yaprağını döküverdiği gibi.
Leyla’yı arada çeşme başında kendi kendine konuşurken görenler oluyordu. Cinlendi bu kız herhalde diye dedikodular sardı köyü. Leyla çocuk olamadan kadın olmanın ağırlığı altında kendine yeni bir dünya kurmuştu aslında. Çok da mutluydu ve başına geleceklerden bihaberdi.
Günler günlere, haftalar aylara karıştı. Hasan, kendi tipisinde hazana uğrattığı karısını, hiç konuşmayan Leyla’yı götürüp baba ocağına geri bıraktı.
Oy Leyla! Duymadılar ki senin dehlizlere yuvarlanan sesini.
Hacılara, hocalara götürdüler yengeleri. Okudular, üflediler düzelmedi Leyla. Baktılar bu iş boylarını aşıyor son çare ildeki hastaneye götürdü abileri. Yapılan tetkikler sonucunda Leyla’nın ağır bir yalnızlık ve çocuk yaşta yaşadığı erken yaşantıların travmaya yol açtığı tespit edildi. Bu travma, onu kendi hülyaları içinde yeni bir hayat kurmaya iten ve dünyadan koparacak kadar zihnini ele geçiren bir hastalıktı.
İşte o günden sonra uzun soluklu bir tedaviye başlandı psikiyatri bölümünde. Leyla iyileşmek istemiyordu çünkü dünya denen yerde kendini yabancı hissediyordu. O, iç dünyasında çok daha mutluydu, istediğini yapıyordu, seviyordu, âşık oluyordu, şarkı söylüyordu.
Doktorlar, Leyla’nın abilerine durumu açıklarken oldukça zorlandılar. Çünkü kendileri için son derece normal olan bu hayat düzeninin, Leyla’ya neden bu kadar zor geldiğini bir türlü anlayamıyorlardı. Aralarında bir homurtu oluşuyordu. “Ne olmuş evlendiyse, anamız da o yaşta evlendiydi, bizim karılar da öyle…” Onların anlayamadığı bu hayal kurma hastalığı delirmekten başka bir şey değildi.
Leyla, yine bir başına kaldığı bu hastane odasında kendisine iyi geldiğini iyice anladığı Oğuz’u düşünüyor, onun gerçekliğini sorguluyordu. Ya tüm bunca zaman zihninin bir oyunu olarak yaşadığı hayali Oğuz yoksa? Ya aslında bir sanrının esiri olup bu hayali varlıkla mutlu olmuşsa. Asıl korktuğu da buydu. İlk kez her şeyiyle kendini tamamlayan bir erkeğin varlığıyla kendini mutlu hisseden Leyla, hastane penceresinden bakarken uzaklardaki bulutların akça pakça durduğu gökyüzüne, “Oğuz neredesin?” sözlerini mırıldanarak aldığı ilaçların etkisiyle bihuş bir zihinle uykuya daldı.
