Güneş Kimyonşah, hicri 1421 yılının aralık ayında, bir öğleden sonra Paris yeşili maroken kanepenin yanında yere uzanmış, tavana bakıyordu. Son zamanlarda kalbinin tam orta yerine, onulmaz bir hastalık gibi gelip yerleşiveren sıkıntı başladığı anda, bir büyünün etkisi altındaymış gibi kanepenin yanına uzanır, tavana bakardı. Tavandaki ışık ve gölge oyunlarını izlemek iyi gelirdi ruhuna. Gölgeleri ağaç dallarına benzetirdi. İnce, uzun parmaklarını yerde tıklatırdı. Çıkan sesleri, çocukken babasının aldığı trompet çalan maymun oyuncağından çıkan seslere benzetirdi. İçeriden, kayınpederi Babür Kimyonşah’ın odasından gelen sesler döndürürdü onu şimdiki zamana. Duaya benzeyen mırıltılar, ritmik nefes alıp verişler, birbirine vuran taş sesleri… Aziz, hacda yaşadıklarına bağlıyordu babasının bu durumunu. Anlattığına göre taşlarken şeytanı görmüştü. Oradan oraya umarsızca koşan, bir yandan da iki eliyle yüzünü korumaya çalışan yaşlı, kadidi çıkmış bir adamcağızmış şeytan.
Unutkanlık da başlayınca psikiyatriste götürmüşlerdi kayınpederini. Doktorun karşısında dut yemiş bülbüle dönmüştü. Güneş’in elini tutmuş, yerdeki Prusya mavisi karolara bakmıştı iç çekerek. Çok bunalmıştı Güneş. Bir an nefes alamayacağını hissetmişti. “Bir şey olsun,” diye geçirmişti içinden. “Ne olursa! Ama kurtulayım içimdeki sıkıntıdan.” Gök gürlemiş, sokaktan geçen bir kamyonun havalı kornası çalmış ve uzun süredir söylemediği bir sözcük dökülmüştü dudaklarından:
“Allah.’’
Ayağa kalktı. Tersaneden, makine, çelik, şaft, pervane işleri yapılan gemilerden yükselen sesler böldü, yerde uzanırken içinde kaybolduğu hayal dünyasını. Kayınpederinden öğrenmişti gemilere ait bu kelimeleri; ömrünün büyük kısmını tersanede çalışarak geçiren Babür Kimyonşah’tan. Bu eve ilk geldiğinde uzun süre alışamamıştı seslere. Beyninin içinde büyüyen çekiç ve kaynak sesleri yüzünden, hayal âleminde dolaşmıştı odadan odaya. Evlendikten birkaç ay sonra kayınpederinin unutkanlıkları artmıştı. “Onu bu hâlde bırakamam,” demişti Aziz. “Annemin ölümünden sonra toparlanamadı zaten.” Mekân değişikliği kayınpederine iyi gelmeyeceği için şehir merkezindeki 2+1, niş evlerini bırakıp, onun iki katlı, bahçesini otların bürüdüğü, tahtaları gıcırdayan evine taşınmak zorunda kalmışlardı. Üst kattan denizi görebiliyorlardı ama tersanenin gürültüsü çekilir gibi değildi. Hele bir çevirmen için bu ortamda, on sekizinci yüzyılda İngiltere’de yazılmış bir romanı Türkçeye çevirmek hiç kolay değildi.
Eşi her gün arabayla şehir merkezindeki işine gidiyor, bu boğucu ve yorucu havadan kurtuluyordu. Hafta sonları Aziz evde olduğunda arkadaşlarıyla buluşabiliyor, biraz nefes alıyordu Güneş. Bu evle ilgili bir başka garip şey de her odasında Aziz’in müteveffa annesinin fotoğraflarının olmasıydı. Bebek arabasında Aziz’i gezdirirken, salonda sigara içerken, iskelede oturup ayaklarını denize sokarken… Ama hiçbirinde gülümsemiyor, zorla fotoğrafta bulunan bir unsur gibi duruyordu.
“Neden bu kadar somurtkan?” diye sormuştu Güneş kocasına.“Pek anlaşmazlardı. Daha doğrusu konuşmazlardı. Annem daha mürekkep yalamış bir aileden geliyordu. Zorla mı evlenmiş, ne!” “Peki neden evlenmiş? Nasıl bu kadar yıl evli kalmışlar? Hastalanmasına bu mutsuzluk mu sebep olmuş?” gibi sorular gelmişti aklına ama soramamıştı.
Günün çoğunu odasında geçiriyordu Babür Kimyonşah. Sabah bol şekerli çay içer, Güneş’in yaptığı çift kaşarlı tostu afiyetle yerdi. Öğlene kadar odasında kalırdı. Arada salona gelir, Güneş’i çalışırken izlerdi. Şüpheli gözlerle bakardı bilgisayara. “Ne biçim meret bu? İçine bu kadar bilgiyi nasıl dolduruyorlar?” gibi sorular sorardı. Gençlik günlerinden bahsederdi. Tarihleri ve isimleri karıştırınca sinirlenir, “Sizin de rahatınızı bozdum,” diye dertlenirdi. Akşam Aziz geldiğinde mutfak masasında yemek yenir, sonra yine odasına çekilirdi Babür Bey. Tesbih şıkırtısı, tütsü kokusu ve fısıltılar yükselirdi içeriden. Aziz’le sohbet ve öpüşüp koklaşma saatleri başlardı o zaman. Zaten kısa sürede yatakta biterdi bu yakınlaşmalar.
Yılın son günleriydi. Yeni yılda bir ev partisine davet almışlardı Aziz ve Güneş. Bir akşam yemekten sonra Babür’e bahsettiler bu davetten. Elindeki kuru fasulye dolu kaşığı tabağa bıraktı ve Hint sarısı masa örtüsünün üzerindeki motiflere takıldı gözü. “Ben ne yapacağım ki ev partisinde?” diye sordu. Aziz istemsizce güldü. “Sen gelmeyeceksin baba. Biz gideceğiz. Hem Rıza abi gelecek. Yanında kalacak biz gelene kadar.” Babür’ün yüzü asıldı, omuzları düştü, dudakları büzüldü. Güneş yumruğunu sıktı. “Ağlama. Lütfen ağlama,” dedi içinden. İki hafta önce radyoda, içinde Leyla adı geçen bir şarkı duymuş, hüngür hüngür ağlamıştı kayınpederi.
“Ama… ama biz oyun oynayacaktık.”
“Ne oyunu baba? Biz büyüyeli çok oldu.” Güneş hafif bir tekme attı Aziz’in bacağına. “Ne oyunu baba?” diye sordu bu kez daha ilgili bir ses tonuyla. Babür’ün aşağı sarkan dudakları düzeldi. “Anneni geri getireceğiz. Ama oyunu doğru oynamamız lazım.” Rüzgâr esti. Kurşun beyazı perdeler uçuştu ve sessizlik istenmeyen bir misafir gibi gelip çöreklendi masanın üzerine…
Sonraki günlerde çeviri yapmak, arada sahilde yürümek ve uzun uzun telefonda arkadaşlarıyla konuşmakla geçmişti günleri. “Boğuluyorum,” demişti Neşe’ye bir keresinde. Üniversiteden arkadaşıydı Neşe. Mezun olduktan sonra birbirlerinden kopmamışlar; trenle Avrupa seyahati yapmış, ucuz motellerde kalmış ve çok eğlenmişlerdi. “Hiç böyle olacağını düşünmemiştim. Birkaç ay içinde ağlak bir filme döndü hayatım. Evliliğimden bile pek bir şey anlamadım.”
Diğer yanda kayınpederinin hâline de üzülüyordu. Alt kattaki odalardan birini düzenlerken, kendine ait bir odaya çevirmek istiyordu orayı, merhum kayınvalidesinin günlüğünü bulmuş ve okumaya başlamıştı. Gelinlik terzisi olan Leyla Hanım önce sıradan konularla doldurmuştu günlüğün sayfalarını. Sonra evlenmeden önceki günlerinden özlemle bahsetmişti. Bazı isimler ve çizimler vardı. Sevdiği insanları güzel, sevmediklerini çirkin çizmiş, lakaplar takmıştı onlara. Üslubunun çocuksu bir yanı vardı. Âşık olduğu bir adamdan bahsediyordu birkaç sayfada. Adamın kız kardeşine gelinlik dikerken tanışmışlardı ve çok etkilenmişlerdi birbirlerinden. Pastanelerde buluşmalar, vapurla yapılan geziler… “C” diye geçiyordu adı günlükte. “C”nin annesini eşek şeklinde çizmişti. Muhtemelen ikisinin bir araya gelmesine izin vermemişti. Sonrası bilindik hikâye: istemeden yapılan bir evlilik ve mutsuzlukla geçen bir hayat. Azametli adına inat kara kuru bir adam olması, çevresinde lafı geçen muteber bir adam olmamasının yanında, kendisini sevmeyen bir kadınla evli olmak çok ağır gelmişti muhakkak Babür Kimyonşah’a. Ve şimdi o kadını geri getirmek istiyordu.
Babür odasının kapısını hep kilitlerdi. Bir gün kahveye gittiğinde kilitlemeyi unuttu ve Güneş, yarı açık kapıdan süzüldü içeri. Işığı açtı; çünkü odanın penceresi yoktu. Dağınık bir yatak. Komodinde yeni sönmüş bir sandal ağacı tütsüsü. Çekmecelerde, üzerinde anlaşılmaz kelimeler ve semboller yazan kâğıtlar… Bir an kötü hissetti kendini, kayınpederinin odasına izinsiz girdiği için; ama sonra devam etti etrafa bakınmaya. Duvardaki haritayı daha önce görmüştü kapı açıkken ama şimdi daha dikkatli baktı. Şehrin çok eski bir haritasıydı bu. Farklı semtlerdeki şeytani varlıkların yerleri ve isimleri yazıyordu. Korkunç yüzleri ve bedenleri olan varlıklardı bunlar.
Yatağın ucundaki komodinin üzerinde sembollerle ilgili bir kitap vardı. Çekmecede ise üzerinde garip yazılar olan kâğıtlar yığılmıştı. Giysi dolabını açtı ve dolabın en altında Kur’an-ı Kerim’i görünce şaşırdı. Dindar biri değildi ama yine de kitabı alıp dolabın üstündeki rafa koydu. Rafta bir kutu vardı. Kutunun içinde ise tohumlar, kuru yapraklar ve beş adet büyük doğal taş… Yeşim taşını ve kristali tanıdı. Diğer taşları çıkaramadı. Kayınpederinin emekli maaşıyla bunları nasıl aldığını merak etti. Akşam Aziz’e gördüklerini anlattı.
“Büyü falan yapıyor olmasın?”
“Ne büyüsü ya? İnanıyor musun gerçekten böyle şeylere?”
“Yok da… Ne bileyim. Harry Potter filminden bir sahne gibi içerisi.”
Aziz, işaret parmağını başının yanında çevirerek, “Kafa gittikçe bulanıyor. Hem o taşların hepsi sahtedir. Hacı adamın işi gücü olmaz öyle şeylerle,” dedi. Bu cevap tatmin etmedi Güneş’i. Birkaç kez inanç üzerine sohbet etmek istedi kayınpederiyle. Karmaşık yanıtlarla ve sabuklamayla karşılaştı.
Alt kattaki odalardan birini sukulentlerle doldurdu Güneş. Evlerindeki yeni alınan kanepeyi buraya getirtti. Bir de kahve makinesi aldı. Çevirilerini bu odada yapıyordu artık. “Cennet” adını takmıştı Babür buraya. Karşı odanın adı ise “Cehennem”di. Yan evin duvarına bakıyor ve rutubet kokuyordu. Leyla Hanım’ın kıyafetleri bavullar içinde bu odadaydı. Altında onun günlüğünü, şemsiyelerini ve gözlüklerini bulduğu çekyatta. Bazen “Cennet”e gelip Güneş’i izlerdi çeviri yaparken. Arada kanepede uyuklardı. Ama “Cehennem”de daha çok vakit geçirirdi. Bazen oranın rutubet kokusunu da getirirdi akşam yemeği sofrasına. Eşyalara ve lapis lazuli renkli duvar kâğıtlarına da sirayet ederdi bu koku. Bazen de üst katta oturup tersaneyi izlerdi. Tamiri biten gemileri tekrar yüzdürmek istediklerinde, kapakları açıp havuza su doldururlardı. Gemiler yeniden özgürlüklerine kavuşuyor gibi gelirdi Güneş’e; sevinirdi. Arada Babür gelirdi yanına. Japon çekiciyle, havalı çekiçle raspa yaptıkları, bin kişi hep birlikte yemekhanede yemek yedikleri zamanları anlatırdı heyecanla. Sonra aniden susardı. Birlikte sigara tellendirir, karabaş martıları ve yelkovan kuşlarını izlerlerdi.
Yılın son günü işten erken geldi Aziz. Salondaki kanepeye uzandı ve gazetesini somurtarak okumaya başladı. Aklı, akşam arkadaşlarının düzenleyeceği ve kendisinin gidemeyeceği partideydi. Babür, “Cehennem”den bir bavul alıp odasına çıktı ve kapıyı kilitledi. Son üç gündür ağzını bıçak açmıyor ve çok az yiyordu. Güneş akşama doğru mutfağa girdi. Mozaik pasta yapıp buzluğa yerleştirdi. Tavuğun üzerine zeytinyağı, yoğurt ve salça sürüp fırına attı. Soğanı kavurup pirinç, tarçın ve kuş üzümünü ekledi. Kaynar suyu koyup pilavın pişmesini beklerken roka salatasını yaptı, üzerine bir avuç nar serpti. Aziz somurtmayı bırakıp sofrayı hazırladı, mutfağa gidip karısına arkadan sarıldı ve uzun uzun öpüştüler.
“Özür dilerim,” dedi. “Hödük gibi davrandım. Nasıl da uğraşmışsın!”
“Baba! Sofra hazır.”
Babür odasının kapısını açtı. Takım elbise giymiş ve saçlarını briyantinle taramıştı. Yüzü parlıyordu. Gözlerinde delimsirek bir bakış vardı. Televizyonda yabancı bir kanalı açtılar. Yemek yerken geniş meydanlarda kutlama yapan, dans eden insanları izlediler. Mozaik pasta yerken de bir konseri… Güneş’in gözleri doldu ama ağlamadı. Babür tabağındakilere neredeyse hiç dokunmadı.
Sofrayı topladılar. Sigaralar yakıldı, kuruyemiş tabakları getirildi. “Eee, hani oyun oynayacaktık?” dedi Aziz, Güneş’e göz kırparak.Babür yavaşça kalktı. Odasına gitti. “Cehennem”den getirdiği bavulu ve Güneş’in çekmecede gördüğü kâğıt parçalarını getirdi. Bavulu yere, kâğıtları masanın üzerine koydu. Televizyonun altındaki dolabı açıp beyaz tebeşiri aldı ve kanepeyi çekerek yere şekiller çizmeye başladı.
“Nasıl bir oyun bu?” diye sordu Güneş tedirginlikle.
“Annenizi geri getireceğiz demiştim ya. Ama oyunun bütün kurallarını yerine getirmemiz lazım.”
Aziz’in yüzü asıldı. Babür yere büyük bir daire çizdi; sonra bir daire daha. İçine yıldız ve çeşitli şekiller ekledi. Şekillerin ortasına Güneş’in daha önce gördüğü taşları yerleştirdi. Sandal ağacı tütsüsünü getirip yaktı. Işıkları kapattı, ardından bir iki gaz lambası getirip yere koydu.
“Şimdi hepimiz yıldızın bir köşesine oturup bağdaş kuracağız.”
“Baba, bırak bu saçma işleri. Hem senin inancınla ters böyle şeyler.”
Babür hiddetle baktı. “İnancım falan yok benim. Şeytan o gün konuştu benimle. Onu taşlarken… İstediğim her şeyin bir gün gerçekleşeceğini söyledi.” Güneş kalkıp gitmek istedi. “Otur yerine!” diye bağırdı Babür. “Şimdi ikiniz de beni bağlayıp yarın hastaneye götürmek istersiniz. Ama işler daha da çirkinleşir. Hadi şu oyunu oynayalım. Yarın istediğiniz her şeyi yaparım. Belki temelli bir yere yatırırsınız beni.” Aziz gücendi. “Böyle bir şeyi düşünseydik en başta yapardık.” Güneş, “İdare edelim,” der gibi baktı. Yere bağdaş kurup oturdular. Babür ellerine birer kâğıt tutuşturdu.
“Çoraplarınızı çıkarın. Bu kâğıtta yazanları birlikte yüksek sesle okuyacağız. Sonra sadece benim söylemem gereken kelimeler var. Ne görürseniz görün, ayağa kalkıp yıldızın başını terk etmeyin. Dediğini yaptılar.
“Ohto eestanay as vazat esvet ohnaz eespalit…”
Kelimeleri birlikte söylemeye başladılar. Güneş gülecek gibi oldu ama Aziz’in umutsuzluk ve öfkeyle bakan gözlerini görünce vazgeçti. Babür ayağa kalktı. Çemberin içine girdi. Gözlerini kapattı. Bir süre mırıltılar döküldü dudaklarından. Gittikçe terliyor, nefesi sıklaşıyordu. Bir süre sonra gözlerini açtı. Elindeki keseden aldığı kumları yavaşça ve özenle şekillerin üzerine döktü ve konuşmaya başladı:
“Kutsal olan çürür, kötülük uyanır. Sen… iyiliğin uysal kölesi, Beni bul. Sırtını çevir ışığa.Çünkü ben seni karanlığa çağırıyorum. Colonux hamalet zonce.”
Hangi dile ait olduğunu anlamadıkları bu sözlerin ardından evin bütün kapıları açılıp kapanmaya başladı.
“Colonux hamalos once.”
Salonun açık kapısından şeffaf bir varlık belirdi. Sisli, titreşimli bir şeydi bu. Hüzünlü bakışları olan ve bir şey söylemek istermişçesine ağzını açan Leyla Hanım’ı görünce Güneş’in kalbi duracak gibi oldu. Bütün vücudu uyuştu. Aziz haykırarak ayağa kalktı.Leyla Hanım koridorda gezinmeye başladı. Etrafını ve ona dehşetle bakan ev halkını şaşkınlıkla inceliyordu. Gölgesi gittikçe büyüyor, duvarları kaplıyordu.
“Otur yerine!” diye bağırdı Babür. Aziz, ayakları titreyerek yeniden oturdu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Babür son bir güçle kelimeleri söylemeye başladı: “Colonus hamalos… Colonus hamalos…” Son kelimeyi bir türlü hatırlayamıyordu. “Zonce… once… hoce…” dedi, olmadı. Bildiği sessiz harfleri sıralamaya çalışıyor ama dili telaştan dönmüyordu. Leyla Hanım kapıda durmuş bekliyordu. Çıkık elmacık kemikleri, hokka burnu saydam yüzünün üzerinde parıldayıp soluklaşıyordu. “Anne!” diye seslendi Aziz.
Bu sırada guguklu saat çalmaya başladı. Saat on ikiydi. Babür kıvranarak, saçını başını yolarak kelimeyi hatırlamaya çalıştı. Sözleri bir kâğıda yazması yasaktı; ezberlemesi gerekiyordu. Ama yapamadı. Saat sustu. Leyla Hanım’ın görüntüsü kayboldu. Birkaç dakika kimse yerinden kıpırdayamadı. Salonda kesif bir koku vardı. Çürümüş ot ve bozulmuş et kokusunun karışımı olan bu koku Güneş’i öğürttü. Yediklerinin bir kısmı ağzından çıktı. Hemen kalkıp pencereyi açtı. Mutfaktan bir bez alıp yeri temizledi.
Aziz’le birlikte Babür’ün koluna girdiler. Onu odasına götürüp yatırdılar. Yerdeki şekilleri sildiler. Ortalığı toparladılar. Işıkları açtılar, kanepeye yığılıp birer sigara yaktılar. Tavandaki malahit yeşili çiçeklere doğru savruldu sigara dumanı. Açık pencereden havai fişek ve müzik sesleri geliyordu. Havalı kornasıyla bir otomobil geçti sokaktan, gök gürledi, bir helikopter yakından geçti ve Babür üç kez öksürdü. “Yarın erkenden doktoru arayalım. Bu böyle olmayacak,” dedi Aziz. Güneş kanepeye kıvrıldı. Tek başına yatak odasına gitmek istemiyordu. Bu gece yaşadıklarından bahsetmek de istemiyordu.
Aziz cebindeki taşlara, sembollerle dolu kâğıt parçalarına dokundu tedirginlikle. Başını arkaya yasladı. Sigarasından derin bir nefes çekip gözlerini kapattı.
Oyunu bir daha ne zaman ve kimlerle oynayacaktı?
Bilmiyordu.
