“Thapse me stin Kriti”.[1] demişti babası Türk, annesi Rum olan Girit göçmeni Eleni Yuvaika. [1] Yunanca “Beni Girit’e gömün.” demektir.
Onu yalnızca ben anladım, sabırla Yunancayı öğretebildiği tek insan, mono torunu. Tüm ömrüm boyunca onu öyle merakla ve iştahla dinledim ki, nasıl öğrenmezdim ana dilini. Hele gözlerini sanki başka bir alemdeymiş gibi daldıran, sanki o gözlerden beynine, yüreğine nüfuz edip anlattıklarını oradaymışçasına dinlerken yaşadığım hikayeleri Yunancadan dinlemek, en büyük itkimdi öğrenmek için. Ben de ananemin köklerinin, tüm benliğinin yayıldığı o caddelerde, evlerde, sahillerde, o adada dolaşacaktım onu dinlerken. Onlu yaşlarının sonunda kız arkadaşlarıyla gizli gizli Elafonissi plajına gitmek için taşlık yollardan kıkırdayarak gitmeleri, arkalarında onları takip eden adanın bıyığı yeni biten delikanlılarının bıyık altı gülüşleri bile canlanırdı gözümde. Orada gün batımlarında burnunda memleket kokusuyla yaşıtlarıyla içtiği limonatanın tadını bir daha herhangi bir şeyden alabildiğini sanmıyorum. Annesiyle her hafta gittiği Kandiye’nin[1] merkezindeki pazar maceralarını da anlatmaya doyamazdı. Her seferinde annesini ekip, bisikletle gidişi, o bisikletine atladığında annesinin bütün kibarlığıyla incelttiği sesiyle yaşta bu bir hanımefendi bisiklete binmez küçük hanım diye seslenişi, bisikletinin tekerini daha az önce tamir etmiş olan babasının onların arkasından hoşnut bakışı… Uyumayı zaman kaybı olarak gördüğü, hemen hemen her Giritlinin bahçesinde olan limon ağaçlarının kokusunu hep ona getiren rüzgârla ama o kokuyu içine çekmesi gerektiğini bilmediği, kendi dilinde konuşabilmenin konforunun farkında olmadığı, bir daha hiç Girit’teki anne ve babasına nazlanan kız çocuğu kadar şanslı olmayacağını henüz bilmediği o yaşları anlatmak en büyük zevkiydi. Benim için de onu dinlemek…
Manikürlü tırnakları, özenle sağa ayrılmış fönlü küt saçı, annesinden yadigâr o bakımlı hallerini yanağının sol yanına doğru kondurduğu gülümsemesiyle bezerdi hep, yetmişinde bile. Hüznünde bile hep vakur ve tebessümlü bir duruş vardı. Eleni Yuvaika demek hüzün demek. Ama limon kokan ılık bir hüzün. Ilıklığı Girit’in havasından, limonu da Çanakkale’ye geldiğinde kök salarcasına evinin bahçesine diktiği memleketinden getirdiği ağaçtan gelir. Elli yıllık, katmanlı bir hüzün…
Bir göçle başlar… Giritli Eleni, elinde bir bavulla babası terzi Tahsin ve annesi kuaför Cassia ile köhne bir askeri teknede 1924’te Çanakkale’ye göçer. Çocukluğuyla birlikte tüm gençlik hayallerini ve daha pek çok şeyi de orada bıraktığını bilecek bir yaştadır. Yosunla karışık pas kokan teknenin güvertesinde, etrafındaki askerlerin ve diğer göçmenlerin coğrafyasının kaderiyle alakalı yaptıkları hararetli konuşmalar arasında, gözleri kapalı, Yiorgos isimli pazar yolunda tanıştığı, ona aşkı ilk kez düşündüren delikanlıyla ilk ve son öpüşmelerini düşünür. Bir daha hiç görüşemeyeceklerini bilmenin telaşıyla yapılmış acemi ve yarım kalmış bir öpüşme. Tuz ve ayrılık tadıyordu diye anlatmıştı bana. İlk anlattığında henüz hiç öpüşmemiştim ve hiç ayrılık yaşamamıştım; yine de içimi sızlatmıştı bu tasvir. Gemideki mevcudiyetinin gerçekliğinden gözü kapalı daldığı hayallerle kaçmaya çalışır. Çaresiz, kulağına çalınanlar hayatının bu yön değişiminin ilk endişe tohumlarını atar. Ya yanlarına yerleştirilecekleri ailede annesi Ortodoks olduğu için kabul görmezlerse, ya düşmanca bir tavırla karşılaşırlarsa. Gemi yol alır, Girit giderek küçülür, incecik bir çizgiyi zorla andırır, bulanık gözlerinin ardından güçlükle görebildiği bir çizgi… Hava dondurucu, rüzgâr serttir. Titreyerek birbirine sarılan, ortak hüzünlerle göz göze geldiği yurttaşların bazılarını, soğuğa dayanamayanlarını, Ege denizinin hırçın sularına bırakırlar. Tıpkı Girit gibi, uzaklaştıkça yok olan, dibe doğru çöktükçe artık sadece bir bez parçasını andıran yurttaşlardan biri olmadığı için şanslı hisseder kendini. İnsan olmak utançtır benim biriciğim derdi, ben de o yolculukta anladım.
Bir kök salma çabasıyla devam eder. Çanakkale’de yerleştikleri ahşap bir binanın iki odalı çatı katına sığınır ailesiyle. Şanslılardır. Memleketten getirdikleri limon ağacı tohumunu dikmelerine izin verecek (bu satırları yazarken karşısında oturduğum, limonlarını toplayacağıma söz verdiğim ananemin limon ağacı…), sofralarındaki her şeyin yarısını onlarla paylaşacak kadar iyi insanlardır yanlarına yerleştirildikleri Türkler, Kadıoğulları teknede beraber geldiği diğerlerinin ve belki bir daha hiç göremeyeceği arkadaşlarının da kendileri kadar şanslı olmasını diler. Şanssızlıklarını ise ailesinin yardımıyla göğüsler. Mahallelinin arkasından “yarım gavur” diye bağırışı kulaklarından yıllarca silinmez. Ya Türkçeyi çat pat da olsa öğrenene kadar hissettiği yabancılık, yüzüne karşı yapılan her lakırdıdaki onu yiyip bitiren şüphe… O yaşlardan en çok hatırladıklarının annesiyle beraber Girit yemekleri yaptığı ve ancak ev sahiplerini fazla rahatsız etmeyecek ölçüde açtıkları Yunan müzikleriyle geçirdikleri akşam yemekleri olduğunu anlatırdı. Arapsaçı… Enginar dolması… Missirlou[1]… Özenle, tek tek sayardı anlatırken. Ev gibi… Ne var ki eksik… Ama andırıyor. En fazla iyi ağırlanan bir misafir gibi hisseder, o kadar. Yine de o tanıdık hisse sarılıp uyur öyle gecelerde, rüyasına girmesini umduğu memleket özlemiyle.
Eleni yaş alır, limon ağacı tutunur ve ilk limonlarını vermeye başlar. Gel gör ki babası Tahsin iyi bir talibi olduğunu ve evlenmesinin münasip olduğunu söyler. Babasının kendi topraklarında verdiği yaşam mücadelesinin altında ezildiğini görmektedir Eleni. Terzi Tahsin Çanakkale’de dikiş tutmakta zorlanır. Annesi Cassia ise evlerinde kaldıkları Kadıoğulları’nın çevresi sayesinde etraftaki birkaç hatunun saç boyasını yapmaktan öte bir katkı sağlayamaz aile için. Eleni ise, yüksek eğitimini yarıda bırakıp gelmek zorunda kaldığı için anne ve babasının mesleklerini onlardan öğrenip onlara yardım etmekten ileri gidemez. İşte böyle motiflerle örülü ağları olan kaderinin sıradaki ilmeği çaresiz evliliktir. Evlenmesinin ailesi için en hayırlısı olacağı aşikardır, üstelik de uygun bir kısmeti varken. Yiorgos’un öpücüğü dudaklarından tamamıyla silinir.
Eleni Yuvaika der hep ona Mehmet dede. Yine şanlı hisseder Eleni. Beni Eleni olarak kabul etti sevdi, pek çok Yunanlının evlenip isim değiştirdiğini duyardık. Ya öyle biri olmasaydı ne yapardım mono torunum derdi. Yunan yemeklerini sevdi, benden Yunan şarkıları dinlerdi, ben de onun sevdiği yemekleri yapmayı öğrendim annesinden. Avukattı Mehmet Bey ve ben de hiç ilgimi çekmediği halde onun davalarını takip eder, ona sorular sorar, dinlerdim. Velhasıl âşık olmadığı ama sevgiyle ve saygıyla yetindiği evliliğinin kıymetini bilir, kocasının ailesi tarafından pek sevilmese de kocasının bir gün bile incitmemesine minnet duyar. Sade bir nikâhın ardından yeni evine gideceği gün ayakları geri gider, anne ve babasının yanından ayrılmak iki mahalle ötede, artık başka bir yerde yaşamak için ancak alışabildiği bu şehirdeki mevcudiyetini zorlar. Ya limon ağacı… Onu camdan her gün izlemek, artan dallarına umutla, hayranlıkla bakakalmak zor anlarının en büyük tesellisi olmuştur hep. Bakkaldan iki ekmek alıp dönerken kulağına çalınan yarım gavur Eleni sesleri limon ağacını görünce silinir. Ama annesi hep hayat sana gelenleri kabul edersen akar, sen de onunla akmayı öğreneceksin der. O da Girit’te gemiye bindiği günden beri bunu mıh gibi aklında tutar, çünkü ihtiyacı olacağını hisseder. Mehmet dedenin onu hoş tuttuğu her enstantane bu evlilikle birlikte akmasını kolaylaştırır. Hele ki bu evliliğin Eleni için en büyük mükafatı, annem, Beyza dünyaya gelince belki de Çanakkale’de bir göçmen olarak son bulacak hayatı bir anlam kazanmaya başlar. Her yeni güne uyanmaya bir sebep… İlk defa annemden sonra sadece geçmişin hayaliyle yaşamayı bırakıp gelecek fikriyle arasındaki mesafe kapanır, bilinçaltı yer ve yön değiştirir. Hep gülümseyen vakur yüzü artık sadece başkalarına karşı güler yüzlü olma dürtüsüyle değil içinden gelen gülücüklerle çevrelenir.
Ve fakat… Beyza henüz üçünde… Cassia ölür. Beyza beşinde… Tahsin ölür… Beyza yedisinde Mehmet dede ölür… Evi giderek ıssızlaşan Giritli Eleni’nin kapısına ne yapacağını bilmediği günler dayanır. Hayatının en büyük sınavın göç olmadığı gerçeğiyle yüzleşir. Neredesin anne? Gücüm olduğunu, Beyza’mı tek başıma büyütebileceğimi senden duymaya ihtiyacım var. Sensiz güçlü olmak istemiyorum. Babamın memleketinde babamsız yönümü nasıl bulacağım? Ya Mehmet olmadan, öyle babasız… Ben köksüz o atasız… Bunca yoksunlukla Beyza’m ve ben nasıl tam olacağız anne? Gözlerini uzaklara sabitleyip sanki büyük ananenin ruhuyla göz göze konuşurken böyle anlatırdı bana o zamanki çaresizliğini canım Eleni’m. Ona hep Eleni derdim. İsmi o kadar hoşuma giderdi ki ona anane demek istemezdim. O da bir biçimde severdi benden adını duymayı, hiç itiraz etmedi.
Gücüyle böyle tanışır Eleni. Kadının gücü… Ona bu dünyada olmayı en çok sevdiği sıfatla yüklenir, annelikle. Ve annesinin nasıl her koşulda ona gülümseyebildiğini artık anlar. Beyza’sına yaşamla akmayı öğretmek zorundadır ve ona iyi örmek olmak, hayat ne getirirse getirsin – ölüm bile – bir limonu koklayarak savaşma gücü bulması gerektiğini ona göstermek elinden gelenin en iyisidir. İşe öyle başlar. Kucağında Beyza, sırtında yaslarının yükü, Kadıoğulları’nın evine gider. Oraya geldiği ilk günü hatırlar. Soğuk yine tenine değer. Beyza’ya limonu kokla, kokusunu içine çek der, iyi hissedeceksin! Ona ağacın hikayesini anlatır. Girit’ten gelip burada kök salmayı başardı, bunu hiç unutma, sen de çocuklarına ve torunlarına bu ağacı anlat ve ne zaman güçsüz hissedersen buraya gel onu kokla der. O gün o da ağacını koklar.
Annem büyümüş, Eleni’nin baba mesleğiyle diktiği elbiseleri pazarda satarak, anne mesleğiyle mahalledeki kadınların saçını boyayarak, arta kalan vakitlerde meşhur Girit mezeleri yapıp komşularının tanıdığı zenginlerin partileri için satarak, yarı aç yarı tok ama hep vakur gülüşüyle, annemin burnunda limon kokusuyla büyütmüş onu. Öyle bir büyütmek ki annem kimsesiz ve umutsuz hissetmemiş, Eleni tek kişilik koca bir aile olmuş ona. Tertemiz düşler kurdurmuş. Ve ben, kulağımda hep onun öyküleriyle büyüyen dünyanın en şanslı mono[1] torunu olmuşum.
Kendime dair en kuvvetli aidiyet hislerimden biri ananemin genlerinin mirasçısı olmamdır. Çünkü ben onunla ve onun yetiştirdiği kadınla büyürken direnişin, metanetin, kız neşesinin, toplumlardaki kültürel çürümelere boyun eğmeksizin, dil, din, ırk, cinsiyet farkı gözetmeksizin insan gibi kabul görebilmek için bir kadının sahip olması gereken gücün ve gerçek anlamda var olma savaşının ne demek olduğunu bilerek büyüyecek kadar şanslıydım. Üstelik burnumda limon kokusuyla. O yüzden tam da ölmeden önce ona söz verdiğim gibi, Kadıoğulları’nın bahçesinde bu satırları noktalıyorum. Ve Eleni Yuvaika[1] , biliyorum bir yarınla burada benimlesin, bu ağacın kök saldığı toprakta, dallarında, yapraklarında, limonun kabuğunda, çekirdeğinde; diğer yarın bir gemide Girit’in ılık meltemine doğru yelken açtı. Mevsim bahar, huzura kavuşmanın zamanı…
