Kurmaca Bir Bellek Haritası: Saat Yönünün Tersine
Söyleşi

Kurmaca Bir Bellek Haritası: Saat Yönünün Tersine

Şahide Çömez

İrem Üreten’in cümleleri okura çoğu zaman bir hatıranın kenarından sesleniyor; zamanın çizgisini eğip bükerek, bizi kendi iç döngülerimizin tam ortasına çağırıyor. Saat Yönünün Tersine hem yönünü arayan bir ruhun hem de geçmişle bugün arasında salınan bir anlatının izini sürüyor. Üreten sözcüklerini büyük iddialardan çok, küçük titreşimlerin arasına yerleştiriyor; okuru da o titreşimlerin sesine kulak vermeye davet ediyor. Biz de onunla kitabın ortaya çıkışındaki temel duygulara, saklı başlangıçlara ve yazmanın görünmeyen yanına doğru kısa bir yolculuğa çıktık.

 

Sizi Saat Yönünün Tersine’ye götüren süreç hakkında neler söylemek istersiniz?

Saat Yönünün Tersine yıllara yayılan bir sürecin sonunda ortaya çıktı. Yazmakla ilişkim erken yaşlarıma kadar gidiyor ama kurmacaya ciddiyetle eğilmeme yaratıcı yazarlık atölyeleri önayak oldu. Yalnızca yazmaya değil, bilinçli okumaya da yönlendiren, hâlen devam eden çalışmalar bunlar. Birçok mecrada adlarını andığım üstatlarımın başında Ethem Baran, Fadime Uslu, Doğuş Sarpkaya gelir. Elbette yan yana yürüdüğüm yazar arkadaşlarımın katkısını da yok sayamam. Yazarken yalnızız ama bir metin ilk haliyle tamamlandığında, okur karşısına çıkmadan önce başka sesleri duymanın, geri bildirim almanın katkısına inanıyorum. Kurmacaya farklı bir bilinçle yaklaşarak yazmanın da hazzına varmaya başlayınca çok sayıda öykü yazmayı denedim. Bir dönem Notos Dergi’nin arka sayfasında yer alan “Bu resmin-fotoğrafın öyküsünü yazar mısınız?” köşesine gözümü dikmiştim mesela, her sayıya bir öykü göndermeye çalışıyordum. Yıllar içinde yazdığım sayısız öykü arasından bazıları ön plana çıktı. Yazma süreci, kurmanız gereken yapıyı, biçimi anlamaya çalışırken bazı metinlerinizden vazgeçmeyi de gerektiriyor. Bir kısmının bir araya gelip bir kitap dosyasına dönüşebileceği fikriyse zihnimde çok sonra belirdi. Üzerine daha fazla emek harcamaya değeceğine inandıklarıma tekrar tekrar çalıştım. Hikâyeler, üzerine düşündükçe katman kazandılar. Kitabın ilk öyküsü “Olay Yeri” örneğin, beni bile şaşırtan bağlantıları, açılımları sundu bana. Sekiz öykünün her birine yoğun bir emek vererek bir dosya oluşturdum. Tamamlandığına inandığımdaysa onu okura kavuşturacak yayınevini aramaya başladım. Bu süreçte ne mutlu ki yolum Bilgi Yayınevi’yle kesişti ve “Saat Yönünün Tersine”yi yayımlamaya değer buldular.

 

Bu kitap sizin için hangi ilke, hangi unutulmaz başlangıca bağlanıyor?

Yazarken çok tek başınayız. Elbette sonrasında üstatlarla, yol arkadaşlarınızla, benzer heyecanları, kaygıları yaşayan insanlarla bir araya gelmek çok keyifli. Bu sayede birçok okur-yazarla tanıştım, kimileri hayatımda kalıcı yer edindiler. Kitabın basılmasıysa hayal ettiğimin de ötesinde bir başlangıç oldu. “Saat Yönünün Tersine”nin ilk günlerden itibaren çok kıymetli bir okur kitlesine ulaştığını, aldığım geri dönüşler sayesinde hissedebildim. Hiç tanışmadığım insanlar -ki bunların arasında önemli kurmaca ve köşe yazarları, eleştirmenler, edebiyatla yakından ilgili kişiler var- kitabıma bir değer atfettiler. Bilge Karasu, “Okur her zaman yazıya eklemlenen ve yazıyla dönüştürendir,” diyor. Öykülerin her okumada, okurla iş birliği halinde yeniden inşa edildiğini düşündüğümde, yazdıklarım aracılığıyla onlarla buluştuğumu biliyorum. Dolayısıyla metinlerim benim kalemimde tamamlanana kadar yalnızlıkla geçen bu süreç, kitabımın okuruna kavuşmasıyla, birlikte yürünen bir yola, mutluluğa dönüştü. İlk kitabımın nitelikli okura kavuşması, önümdeki yolculuğun unutulmaz bir parçası olacak daima.

 

Kitaptaki mekânlar hem tanıdık hem düşsel. Bu iki atmosferi kurarken nasıl bir yazma stratejisi izlediniz?

Düşsel bir hikâye dünyası kurarken en önemlisi, kurmacanın yapı taşlarından biri olan atmosferin gerçekliğini sağlamak bana göre. Tanıdık geliyorsa şayet, bu gerçekliği sağlayabilmiş olduğuma inanmak isterim. Her şeyden önce mekân yazarın zihninde tastamam var olabilmeli ki, okura da bunu gerektiği ölçüde aktarabilsin. Öykülerime gelince, tanıdığım veya gerçek bir mekândan yola çıkarak atmosfer kuruyorsam, gözlemlemeye, hafızamda kaldığı halini geliştirmeye emek veriyorum, şayet mümkünse ayrıntılar için daha fazla araştırma yapıyorum. Tamamen hayal ürünü bir dünya kuruyorsam eğer, yine oranın bir parçasıymışım gibi, tüm duyularımla mekânı zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda öykülerimi sinematografik bulduğunu söyleyen okuyucular oldu ki, bu beni sevindiren bir yorum. İmge kullanımları da okurun duyularına hitap eden bir başka unsur, kimi zaman da düşsel olana hizmet ediyorlar. Hikâye dünyasını besleyen imgeler, okurun zihninde kimi zaman anlatılanın da ötesinde karşılıklar buluyor. Bir de bunun anlatıcıyla bağlantılı kısmı var elbette, anlatıcı kim, anlattığı dünyaya nereden ve nasıl bir mesafeden bakıyor? Tüm bu unsurları göz önünde bulundurmayı önemsiyorum ki, hikâye dünyasında kurmaya çalıştığım atmosfer okurun gözünde inandırıcı olsun.

Yazma serüveninizin başında neler sizi yazmaya itiyordu? Bugün hâlâ aynı duygular mı besliyor sizi?

Kurmaca elbette hayattan olduğu kadar felsefe gibi düşünsel alanlardan, görsel ve işitsel sanatlardan, sinemadan, birçok farklı disiplinden besleniyor. Benim yazma deneyimim için de geçerli bu. Hayattaki gözlemlerimin yanı sıra, bir filmin veya bir resmin bana düşündürdüklerinden ilhamla kurduğum hikâye evrenleri kitapta da yerini aldı. Gözlemlediğiniz, iyi metinleri okuduğunuz, farklı alanlara baktığınız sürece bu beslenme hali devam ediyor. Bir fikir başka bir fikre kapı aralarken yazma arzusunu da harekete geçiriyor. Bakmaya, baktıklarımız üzerine düşünmeye devam ettikçe bu döngü devam edecek sanırım. Bana göre farklı olaylara yaklaşımımız, görme biçimlerimiz bu birikimle zenginleşiyor. Kitabımın girişinde Marquez’den bir alıntıya yer verdim: “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Kendimize ait olan veya tanık olduğumuz yaşantılarda, düşüncelerde dikkatimizi çekenler belleğimize kazınıyor. Onları hikâyeleştirirken gerçekliği yeniden inşa ediyoruz. Buna karşılık itiraf etmeliyim ki, yazı yolculuğunda ilerledikçe kendi yazdıklarıma da daha eleştirel bir gözle bakmaya başladım. Yazma deneyiminin benim için değişen ve bir bakıma zorlaşan kısmı da sanırım bu.

 

Yazarken en çok hangi duygunun eşiğinde durduğunuzu hissediyorsunuz?

Bu çok zor bir soru, sanırım benim için birçok duygu aynı anda işlediğinden. Yine de heyecan bu işin olmazsa olmazı diye düşünüyorum. Yazmaya iten çoğu zaman merak, aklınızı kurcalayan bir soruya cevap bulma arayışı. Yazdığım bir metinde okura olduğu kadar kendime de sorular soruyorum. Yazar, aklını kurcalayan meselelere cevap bulabilmek için yazıyordur olsa olsa.

 

Zamanla ilişkinizi değiştiren bir anınız var mı; bu kitaba da sızmış bir an belki?

“Saat Yönünün Tersine”ye sızan belirli bir anıdan bahsetmem zor ama kendi yaşantım kadar, gözlemlediklerim, okuyup dinlediklerim de devredeydi yazarken. Zaman, benim gözümde de hemen hepimiz için olduğu kadar çetrefilli ve üzerine kafa yorduğum bir mesele. Sanırım karakterlerim de nasibini alıyor bundan. Öykülerimde zamanla kurduğum bağlantı, geçmişle kurulan bir köprü vazifesi görüyor, hafıza ve evrensel anlamda toplumsal bellekle ilintili. Zamanda geri giderken kimi zaman karakterlerin zihni berrak, yaşamakta oldukları anın içindelermiş gibi kendi zihinlerinde dolaştırıyorlar okuru. Buralarda daha canlı, detaylı bir anlatım kullanmayı seçtim. Bunun aksine bazı durumlarda daha silik ve puslu bir alan hafıza. Kimi hikâyelerdeyse yakın ve uzak geçmişleri arasındaki farklılıkları ortaya koymayı amaçladım. “Bir Çift Kumruydu Ellerin” öyküsündeki ana karakterin zihninde uzak bir anı capcanlı, “Yıllar önce ters çevrilmiş bir kum saatinden düşüp yerini çoktan bulmuş ilk taneler onlar, son düşenlerden farklı.” Öte yandan da zaman kavramı anlatıda içinde bulunulan anın etkisi doğrultusunda değişiyor, bazen kısalıyor, bazen de genişliyor. Burada da elbette anlatı parçasındaki ritim giriyor devreye. Hayatın gerçekliğinde olduğu gibi öykülerimde de zaman göreceli bir kavram.

 

Öyküde karar kılmanızın nedeni nedir?

Doğrusu ilk etapta beni öyküye yönlendiren, katıldığım atölyeler oldu. Romana kıyasla daha dar bir alana sahip olduğundan, öykü çözümlemeleri bu tür üzerine çalışılan atölyelere daha çok imkân sağlıyor. Öykünün daha kolay ve romana hazırlık niteliğinde bir tür olduğunu söylemeyeceğim elbette. Malum, bu iki türün bambaşka dinamikleri var. İyi öykü yazarlarını inceledikçe, öyküdeki duygu yoğunluğunu, kısıtlı alanda yaratılması amaçlanan etkiyi ve daha gizemli olan tarafını keşfettim. Öykü yazmaya çalışırken sarf ettiğim emek kadar, okuduğum öyküleri çözümlerken harcadığım çabayı da seviyorum. Yine de kurmaca yazarı için, herhangi bir türde nihai karar kılmak söz konusu değildir sanırım. Aklıma düşen fikir tohumu beni hangi türe yönlendirirse, hikâyeyi o türde inşa etmeye çalışırım.

 

Okurun kalbinde nasıl bir iz bırakmak istediniz?

Daha önce metinlerin okurla birlikte inşa edilmesinin öneminden bahsettim. İlk kitabımda bunu yapabilmiş olmayı umuyorum. Benim anlatımı çoğaltan, herhangi bir öyküye, hatta kitabın ismine benden farklı şekilde bakan okuyucularla karşılaşıyorum ve bundan haz duyuyorum. Öykülerimi okumak için uğraş veren, onu kendi görme biçimiyle anlamlandıranların zihninde kalıcı bir yere sahip olmayı, aynı zamanda bir duygu paydaşlığına kapı aralamayı dilerim. Bir sonraki adımımı takip edecek olanların kalbinde bu izi bırakmışım demektir.

  

Saat yönünün tersine gitmek sizin hayatınızda neyin metaforu?

“Saat Yönünün Tersine”de zamanla kurduğum ilişki, “bellek” meselesini anlama çabamla paralel ilerliyor. Bellek elbette, geçmişe dair olanla ilgili zihnimizde yapılandırdıklarımız. Zaman geçtikçe birey olarak kendi zihnimizde kalanların, bir de toplumsal hafızaya alınanla ilgili bir boyutu var. Kimi olaylar unutulması mümkün olmayan biçimde yer ediniyor, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Kimileri zamanla aşınıyor veya tarihsel gerçeklikle araları açılıyor. Bütün bunlar birey olarak bir olaya, yaşantıya ne kadar önem atfettiğimiz, evrensel anlamdaysa toplumun kendini onunla ne kadar bağdaştırdığı veya gerçeklikle hangi ölçüde yüzleşebildiğiyle ilgili olabilir. Geçmişe gittiğimizde neyi, nasıl, ne kadar hatırlıyoruz? Kimileri fil hafızasına sahip olmaktan, her şeyi hatırlamanın bir lanet olduğundan bahsediyor. Kimiyse birkaç gün önce izlediği bir filmi bile unutmaktan üzüntü duyuyor. “Saat Yönünün Tersine” giderken, öykülerde geçmişe dair olanı yazıp ileri-geri sıçramalar yaparken belleğin üzerimizdeki etkisi üzerine kafa yordum. Kendi hayatımızda geçmişi hatırlarken, onunla çok farklı biçimlerde bağ kuruyoruz. Hatırlama biçimlerimiz farklı duygulanımlara yer açıyor, benliğimizi inşa ederken dahi üzerimizde farklı etkiler bırakabiliyor.

 

Yazın dünyanızda sizi en çok heyecanlandıran bir sonraki adım nedir?

Öncelikle “Saat Yönünün Tersine”nin daha çok okurla buluşmasını, dolayısıyla öykülerimin okuyarak ona emek veren her bir zihinde çoğalmasını umuyorum. Elbette, ilk kitabını yayımlamış olan çoğu yazar gibi, bir sonraki kitap ve onun yaratacağı etki beni heyecanlandırıyor. Öte yandan bir sonraki kitabın öncekinden daha nitelikli olmasını önemsediğimden, tedirginlik de yaratıyor. Yazı yolumun ilerleyerek devam etmesini umuyorum.

 

 

Hazırlayan: Şahide ÇÖMEZ