Uzun bir konuşmanın ardından herkes sinirle üst kata çıktı. Kapının aralığından kadının sesi koridora yayılıyordu. Kendi söylediklerine gülüyordu; “Neyi anlamıyorsun? Hayır, ben burada neden oturacakmışım? Konuşarak çözülecek şeyler mi bunlar?”
Kapının önünden hızla geçenler, yan yana dizilip birbirlerinin yüzüne baktılar. Az önce konuşulanları unutmaya çalışır gibiydiler. Herkesin bildiğini yüksek sesle söylemenin irili ufaklı bedelleri olurdu. İfadenin gücü diğerlerini tedirgin ederdi. Görünürde her şey normaldi ama içeride herkes, ipin ucu kendisine de çarpar mı diye kısılıp kalmıştı. İpin ucu kaçmıştı bir kere; çok uzağa gitmemişti ama kimse eğilip de almaya cesaret edemiyordu. Çünkü o esneklik, o ani hareketi yapabilme becerisi herkeste yoktu. Diyelim ki biri ipi yerden aldı, peki ya elinde kalırsa? Kimse sahiplenmek istemezdi. Bunu da herkes iyi biliyordu.
Ciddi olayların ortasında kendine yer bulamayan insanlar küçük sahneler yaratır. Bir anda ortaya çıkıp ceketini düzeltir, ortamı koklar, günün anlam ve önemine uygun bir konuyu açarlar. “Burada kışın hiç durulmaz” dedi bıyıklı olan. “Şimdilerde hava güzel ama gör bak, birkaç güne bozacak.” Ardından ekledi: “Benim keyfim yerinde. Bizim binada her odaya bir elektrikli soba alsınlar, başka şey istemem. Sadece benim odaya alsalar da kabul.” Bunları söylerken yüzünde yine o tekinsiz ifade vardı.
İçlerinde karanlık, küçük hesaplar taşıyan insanların yüzünde genellikle güven vermeyen bir gülümseme belirirdi. Bu gülümseme çok kısa sürerdi; bir saniye kadar. Hemen ardından içlerinden gelen başka bir his, dudaklarını ciddiyete çekerdi. Terk edilmiş cam binalarda nitelikli insan barınır mıydı? Eskilerde ulu orta böyle konuşulmazmış. Şimdilerdeyse bu açıkgözlülük yeni kabul olmuştu.
Yarı açık bırakılan kapılar tesadüf değildi. Kapılar artık gıcırdamıyordu; hepsi düzenli olarak yağlanıyordu. Özellikle gökyüzüne yakın katlardaki kapılar, daha kalın çizilmiş motifler taşırdı. Kapı önemliydi: İçeride olana tevazu, dışarıda kalana davet hissi verirdi.
Yan odadan gelen tartışmalardan bir parça ses duyma umuduyla oturduğu yerde büyümeye devam eden biri, gözlerini hızla yere indirdi. Ardından aynı hızla herkesin yüzünü taradı. “Ben adapte olamadım” dedi. Günler geçmişti ama fazla tatil insanlara yaramıyor. Bütün gün oturmak, tatilin bitmiş olması, insanı kararsız bırakıyor.
Kara parçasına benzeyen kadın bıyıklıya gülümsedi. “Baksana, kapıdan gelen giden var mı?” diye sordu.
“Gelmez onlar” dedi bıyıklı adam. “Sen öğrenirsin nasıl olsa. Belli değil mi sanki ne konuştukları. İnsan tabii yakından duymak istiyor.”
Kapı aniden açıldığında herkes dikkat kesildi. Yerde biriken tozlar etrafa yayıldı. Herkesin bildiği şeyler, kapalı bir kapının ardına taşındığında haber değeri kazanıyordu. İnsanlar bunu yeni bir bilgi olarak kabul ediyor, detayların peşine düşüyordu.
Bıyıklı adam neredeyse hiç çalışmazdı; haftada bir, birkaç saatlik işlerle övünürdü. Buna rağmen herkese fikrini sorardı. Her sabah elinde, işin ehlinden çıktığı belli olsun diye özenilmiş poğaçalar ve böreklerle gelirdi. Yanındakilerle paylaşır, çay içerken bahçe düzeni üzerine yorumlar yapardı.
Rastgele bir takım şeylerin kutlama gününde bıyıklının yanında hanımı vardı. Gösterişsiz, zayıfça bir kadın; ince el ve ayak bilekleriyle adamın yanında kaybolmaya yüz tutmuştu. Aylarca herkese erzak yetiştiren birine kayıtsız kalmak mümkün değildi.
“Merhaba” dedi biri, minnet dolu gözlerle. “Hoş geldiniz. Sizi görünce öylesine geçemedim. Sürekli sizin gönderdiğiniz kekleri, börekleri yiyoruz. Ne hamaratlık! Tanışmak bugüne kısmetmiş.”
Kadının yüzünde zaten parlak olmayan ifade iyice soldu.
“Kek, börek yapmam ki ben. Şaşkın gülümsedi. Yüzünde yeni bir anlam arayışı ile fazla hamarat görünmenin verdiği beşerilik korkusu karışmıştı. Hamurdan şeyleri sevmem aslında” dedi ve kocasına döndü.
Bazı anlar öyle gerçektir ki bir filme dönüşse, izleyen herkes “Burası da çok abartılı olmuş” derdi. Gerçeğin içindeki o köhne alt mesajları anlayabilmek kolay değildir. Bir paspallığı en iyi bir başka paspal fark ederdi.
O öğle vaktini kimse önemsememişti ama bıyıklı adamın her gün getirdiği yemeklerin kaynağı hanımı değildi işte bu ortaya çıkmıştı. Belki annesi yapıyor, o da “karım yaptı” diye insanlara sunuyordu. Kendisi ağzına bir lokma atmamıştı. “Ben tatlı sevmem” diyerek kekleri, kurabiyeleri bol keseden dağıtırdı. Bunu da her gün aynı adanmışlıkla yapardı.
Bu mantık hatasını kimse fark etmemişti. Kadın her sabah o kadar şeyi neden yapsın? Üstelik az önce kendi söylemişti: “Sevmem ben öyle şeyleri.” Yine de kimse sormadı. Kadın da sormadı. Neden bir açıklama beklemedi? “Ben yapmadıysam kim yaptı? Bana sunulan övgülerin gerçek sahibi kim?” diye sorgulamadı.
Kadının yüzünden eve gidince de hiçbir soru sormayacağı anlaşılıyordu. Eski evlerde yaşayan, kapalı kapılar ardındaki eski ağırlık, böylece ortadan kalkmış oldu.
