İnsanın yüzünü okşayan bir dalga sesine uyanmak ne güzel. Dünkü gibi, önceki günkü gibi hatta bir aydan beri ne çok ayakta kalmış ve yorulmuştu ama ne kadar yorulursa yorulsun hiç olmadığı kadar mutlu uyanıyordu. Böyle güzel bir sahilde içine giremediği denizin hafif bir dalga sesiyle sabahın alacakaranlığında uyanmak da varmış demek.
Yüzünü yıkadı, tişörtüne baktı, temizdi bugün de giyebilirdi. Temiz bir çorap aldı çantasından, ayakkabılarının içini kokladı, ter kokusu kalmamıştı. Birisi ona ayakkabıların kötü kokusunu giderecek sprey kullanabileceğini söyleseydi, herhalde güler geçerdi. Hem odada birlikte kaldığı üç arkadaşına saygısı hem de müşterilere karşı temizlik böyle bir şeydi. Bir arkadaşının kendisine önerdiği diş macunundan fırçaya sıktı ve biraz da keyiflenerek dişlerini fırçaladı. Aynada gördüğü, huzurlu bir yüzdü. Biraz daha inceledi yüzünü. Fırçayı temizleyip ağzını çalkaladıktan sonra yüzüne şöyle iyice bir baktı. “Aslında yakışıklıyım” diye konuştu. “Yakışıklısın yakışıklısın, hadi geç kalıcaz biz de aynada kendimize bi bakalım” diye seslendi arkadaşı Berk. Yüzünün kızardığını hissetti, kendisi işitebileceği kadar söylediğini düşünmüştü sadece yakışıklı olduğunu oysa. “Mahçup kızımız kızardı” dedi Bekir. Bekir ile hemşeriydiler. Diyarbakır Erganiliydi o. Veysel ise Bismilli. Diyarbakır merkezde yolları Turizm Meslek Yüksek Okulunda kesişmişti üç yıl önce. Bekir Veysel’in yüzü her kızardığında ona “kızımız kızardı” yine söyleyerek takılmadan edemezdi. Başkası olsa çok kızardı buna ama nedense ona kızamıyordu. Bu tatil köyüne de birlikte gelmişlerdi. Odadaki diğer iki arkadaş da Balıkesir’den gelmişti. Çabuk ısınmışlardı birbirlerine. Yetişkinler belki daha zor alışıyordu ama gençler kültürel farklılıkları hızlıca benimsiyordu sanki.
Mutfağın arkasında kahvaltılarını hızlıca yaptılar. Yirmi dört saat onca yiyecek ve içeceğin sunulduğu böyle bir yerde hiç mi canı farklı bir şeyler yemek çekmez insanın? Onlarca şu genç çalışanlara sorulsa kim bilir neler neler söylenirdi! Sanki kendisine sorulmuş gibi, “Allah var yöneticilerimiz ve otelin sahipleri bizlerden de esirgemiyor” diye söylendi içinden. “Ama canımız da çok şey çekiyor tabii ki gün içinde” diye de ekledi. Kendisiyle mülakat yapılıyor gibi mi hissetmişti ne! Asıl mesai saatleri dışında neler konuşuyorlardı birbirleriyle, onları dinlemek gerekirdi.
Erkenciler vardı tatilciler arasında, sabahın ilk saatlerinde denize girip sonra yine erkenden kahvaltı edenler. O zamanlar servis daha serbest ve rahat oluyordu. İlerleyen saatlerde kalabalık artıyor ve masaları daha hızlı temizlemek gerekiyordu. Bazı müşteriler belledikleri servis elemanını gözlüyor, onlardan hizmet bekliyordu. Hemen her hafta ise müşteriler (yani misafirler ya da konuklar dememiz gerekir, çünkü bu şekilde hitap edilmesi gerekiyordu onlara) değiştiği için Veysel için de hemen her hafta yeni bir misafir etkileşimine sahne oluyordu. Onlara hizmet ederken tabii ki zihnini tutamıyor, düşüncelerle boğuşuyordu. Ama ne olursa olsun gülümseyerek ve onları dikkatle dinleyerek hizmet etmesi gerektiğini de asla unutmuyordu. “Bakar mısınız?” seslerine muhatap olduğunda ise zaman zaman dalgın olduğunu fark ediyor ve hemen kendisine çeki düzen veriyordu. Bazen suratsız bir yüzün kendisine bakarken “senin ne haddine dalıp gitmek, sen bana hizmet etmek için buradasın” ifadesini okurken bazen de en az kendisi kadar güler yüzlerle karşılanmanın mutluluğu içinde ayakları yerden kesilerek hizmet etmeye devam ediyordu.
Kimilerince akla bile gelmeyen ya da esirgenen teşekkür, bazıları tarafından dile getirildiğinde hem Veysel hem de arkadaşları mutluluktan uçar gibi oluyordu.
O sabah üç saat çalıştıktan sonra ilk mola arasında bir kahve aldı ve en kenarda bir yere oturdu Veysel. Bekir onu fark etmiş ama yalnız kalmak istediğini anladığı için yanına gitmedi. Üç yıldır birbirlerinin az çok sırdaşı olmuşlardı. Yalnız kalmak isteyen arkadaşına bu hakkı vermek de en doğal arkadaşlık hakkı olarak onların lügatinde yer almıştı.
Onca değişik insan, onlarca farklı aile. Kimileri ailece tatil yapmak, kimileri arkadaşlarıyla eğlenmek bazıları ise eşinden kaçamak yapmak için buradaydı belki de. Çocuklar da unutulmamıştı elbette. Animasyonlar, oyun alanları ve spor yapmak için enva-i çeşit yerler. En azından burada hemen her yüz gülüyordu. Başka mekanlarda neler yaşadıklarını bilmek mümkün olmasa da!
Buraya gelmeden bir gün önceydi. “Bir an evvel şu okulunu bitir de artık eve para getirmeye başla. Haa, bu arada sakın fuzuli para harcama stajda biriktirdiğin parayı da bana getireceksin” diye tembihlemişti babası. “Sanki sen kazandığını ailene harcıyorsun” demişti. Tabii ki içinden. Ama yine de surat asamamıştı. Çünkü surat asmak bile ne mümkündü babasına karşı. O vardı ve bir de ailenin diğerleri. Annesi yıllarca hizmet etmiş yaranamamış, abisi babasının dediğinden çıkmamış, çıkamamış, hatta istemediği birisiyle evlenmiş ama tüm kazandığını babasına vermekten kurtulamamıştı. Ne beş yaşına gelmiş kızını sevebilmişti bu evde ne de yeni doğmuş oğlunu. Yengesinin bir an önce ayrı bir eve çıkma isteğini görüyor ama babası gelir azalacak diye lafını bile ettirmiyordu. Kendi geleceği için Veysel zaten çok bir şey düşünmek istemiyordu.
Mola bitmiş güler yüzüyle şimdi kafeterya bölümünde servise başlamıştı. Kahvaltıya yetişemeyenler veya kahvaltı yapmak istemeyip atıştırmalık sevenlerin deniz sonrası tercih ettikleri yerdi burası. Tabii bir de çocuklar vardı. Yarım yarım yiyip gerisini bırakmayı ne çok seviyorlardı. Memleketindeki çocuklar gelirdi aklına sık sık burada iken. Bu artık yiyecekleri bile ne çok severek yerlerdi kim bilir?
Dikkatle etrafa bakmaları bekleniyordu onlardan. Bir el kalktı bir masadan. Hızlıca yöneldi. Ne koşarak ne de yavaş adımlarla. Tam da olması ve yöneticilerin onlardan beklediği gibi. Güler yüzünü sunarak, “buyurun efendim, ne arzu etmiştiniz” diye sordu. Kırk ila ellili yaşlarda sade giyinmiş bir hanım misafirdi. Yanında eşi olduğu anlaşılan bir beyefendi ve iki de çocuk. Yanlarında saygıyla beklerken, hanım “ne istersin kızım” diye sordu on yedi, on sekiz yaşında gibi duran kızına. On yaşında görünen erkek çocuk atıldı hemen, “çikolatalı kruvasan bana, iki tane olsun, bi de portakal suyu” dedi. “Ben bir vişneli kek bir de filtre kahve istiyorum” dedi peşinden kız. “Hayatım sen bir şey istiyor musun” diye sordu kadın. “Pardon!”. Bunu duyduğunda kadın ve eşinin siparişini duymadığını anladı. “Çok özür dilerim, sizin ve beyefendinin siparişini tekrar alabilir miyim” dedi ve “çok çok özür dilerim” diye eklemeyi ihmal etmedi.
Beş dakika sonra elinde tepsiyle masaya geldiğinde önce tekraren özür diledi ve herkesin siparişini önlerine saygı ile yerleştirdi. Tekrar biraz önceki dalgınlığı için özür diledi. Kadın “önemli değil, teşekkür ederiz” diye karşılık verdi. Masadan ayrılırken kızla göz göze geldi. Hızlıca gözlerine hâkim oldu ve dönüp uzaklaştı masadan. Her zamanki yerinde durup beklemediğini gören oda arkadaşlarından üçüncüsü Kerem, “hayırdır niye burada duruyorsun” dediğinde ancak dalgınlığının farkına varabildi. “Haa, yok ya bu tarafa servis yapmıştım da onun için buradayım diyebildi”. Kerem, Veysel’in yüzünün kızardığını görmüştü. Zaten ancak onu tanıyanlar bunu anlayabilirdi. Etraftaki masalara göz gezdirdi Kerem, dört kişilik masayı hemen fark etti.
Ertesi gün akşam yemeğinde aynı aileye servis yaptı Veysel. Kadın yakasındaki ismi ezberlediği için artık kendisine ismiyle hitap ediyordu şimdi. Yemeğin sonlarına yaklaşılmıştı. Çay kahve ya da başka bir içecek istekleri olup olmadığını sormak için masaya gittiğinde kızın kendisine dönüp, “vişneli bir çizkek de getirebilir misin Veysel” dedi. Biraz da sırıtmış gibi baktı Veysel’e, yoksa öyle bakmamış mıydı? “Tabii ki efendim” deyip hızlıca uzaklaştı. Önce lavaboya geçip yüzüne baktı. Kalbi, midesi, bağırsakları sanki hızlanmış ve yüzünün daha da kızarmasına yol açmıştı. Hızlıca yüzüne su serpti, kurulandı ve tatlıların olduğu bölüme gidip siparişi tabağa koyup, içeceklerle birlikte masaya yöneldi. Sakin olmaya çalıştı. Kadın kocasıyla sohbete dalmış, erkek çocuk ise masadan kalkmıştı. Kız bu kez sırıtmayan gülümser bir edayla Veysel’e teşekkür etti. O da daha alıcı bir bakışla kıza, “ben teşekkür ederim efendim, afiyet olsun” diyerek masadan ayrıldı. Ayakları gitmek istemese de!
Bir sonraki gün sabah hiç olmayan bir şey oldu. İlk kez kendiliğinden kalkamamış ve oda arkadaşları onu kaldırmak zorunda kalmışlardı. Akşamki takılmaları sebebiyle mi oldu acaba diye düşündüler. O henüz kalkmadan önce Bekir’e sorduklarında, “sanmam öyle takıntılı değildir Veysel” demişti. Biraz rahatlamışlardı.
Birkaç kez uzaktan arkadaşını kontrol etme gereği duydu nedense bugün Bekir. Her ne kadar arkadaşlarını rahatlatmak istediyse de kendisi pek rahatlamamış gibiydi. İlk molada da birlikte kahve içtiler. Her şey yolunda görünüyordu.
Öğle yemeği servisinde aynı aileyle karşılaştı Veysel. Epey tecrübelenmişti ve ailenin bugün ayrılış günü olduğunu kıyafetlerinden anladı. Beyaz düz bir elbise vardı kızın üstünde. Ne garipti adını öğrenemediği konukları böyle tasvir etmek. Çok da şık durmuştu bu elbise güneşten hafif kırmızılaşmış tenin üzerinde. “Sanırım tatil bitti” diye sordu, ortaya. “Evet” diye cevapladı hemen baba. “Herkes çok güler yüzlüydü, siz de bizlere çok iyi hizmet ettiniz, çok teşekkür ederiz evladım”. O kadar içtenlikle söylemişti ki kadın, Veysel fazlasıyla ezildiğini hissetti. Annesinden bile duymamıştı evladım kelimesini. Babasına rağmen nasıl söyleyebilsin ki garip anacığım diye geçirdi içinden. “Ne demek efendim, sizleri mutlu edebildiysek ne mutlu bize” diye karşılık verdi. Annesine hitap eder gibi hissetti kendini. “Veysel abi İstanbul’da çalışırsan haberimiz olsun, bu benim numaram” diye araya girdi oğlan çocuk. Babası ve annesi hayret içindeydi ama engel olmadılar, hatta “aferin bizim aklıma gelmemişti, ne iyi ettin oğlum” dediler. “Tabii niye olmasın, ben de memnun olurum” diye cevaplarken istemsizce kıza bakmıştı. Hızla toparlandı ve “size son olarak ne ikram etmemi istersiniz” diye sordu. Siparişlerini getirip tekrar iyi dileklerini belirtip uzaklaştı. Ayakları geri geri gidiyor gibi olsa da! Artık yeni misafirlere hazırlanmalıydı.
O akşam odaları her zamankinden çok daha neşeliydi. Veysel, kendisine takılmalarına hiç kızmamış, arada gülümseyen yüzüyle aslında orada da olmadığını hissettirmişti. Onun bu halini gören arkadaşları da aradaki bu sessizliğine aldırış etmeden kendi aralarında şen şakrak sohbetler devam etmişlerdi. Kimi zaman müşterilerin sakarlıklarından söz açılmış, bazen görgüsüz zenginliklerden bahsedilmiş, kıyafetlerden ve farklı mesleği icra eden müşterilerin farklı beklentileri konuşulmuştu. Elbette diğer çalışanlar da bu arkadaş dedikodusu içinde paylarını almışlardı. En çok da çok tatlı aşçı Zaim ustanın şivesiydi onları neşelendiren. Müşteriler işitse ne de güzel olurdu dediklerinde, “beni işimden mi edeceksiniz sizi haylazlar!” diyerek savuştururdu onları her defasında.
Bir sonraki sabah bu kez üç kafadar kalkmakta gecikmişlerdi. Veysel yoktu odada. Herhalde erkenden kahvaltıya geçti bize de kıyamadı diye yorum yaptılar.
Kahvaltıya geçtiklerinde göremediler onu, diğer arkadaşları da “nerede dördüncünüz” diye sorduklarında, “buraya gelmedi mi, görmediniz mi?” diye sordu Bekir. Telefonunu çaldırdı Veysel’in, ulaşılamıyordu. Kahvaltılık aldılar ama Bekir rahat edemedi. Yöneticisine haber verdi. Tekrar kaldıkları odaya geçti. Çantası her zamanki yerindeydi. O anda yattığı yatağın yanında telefonunu fark etti. Eline alıp baktığında kapalı olduğunu gördü. Birbirlerinin şifrelerini söylemişlerdi ne olur ne olmaz diye. Girdi şifreyi. Akşam saatlerinde babasından gelen bir arama gözüküyordu. Bir ara onlar şen şakrak sohbete devam ederlerken telefonu çaldığını ve odadan çıktığını hatırladı. “Babasıyla konuşmuş demek” dedi. Şimdi daha da telaşlanmıştı. Hemen çantasına el attı. Bir şey bulamadı. Yatağına baktı, üzerine her zaman örttüğü pikeyi kaldırdığında ikiye katlanmış ve üzerine “Bekir Kardeşim”e yazılmış bir not kâğıdı buldu.
“Kardeşim hakkını helal et. Biliyorum biz bazı şeyleri ancak hayallerimizde yaşayabiliriz. Ben üç gündür bir hayale kapıldım, dün akşam babam aradı ve hemen dön dedi. Seni ailemizi kurtaracak biriyle nişanlayacağım. İlk otobüse bin ve gel.”
Bu satırın altında kalem biraz durmuş ve sanki ıslaklıkla biraz da yayılmıştı kâğıtta mavi bir leke. Biraz daha aşağıda ise not devam ediyordu:
“Ailesiyle ilgili her türlü tasarrufu kendisinde gören babanın oğlu olarak burada nice babalar ve anneler gördük değil mi Kardeşim. Senin babanın en azından daha anlayışlı olduğunu sen söylemiştin. Senin için çok sevinmiştim buna hatırlarsın. Bu satırları okuduğunda ben hayalimin peşinde kulaç atıyor olacağım. Bilmiyorum bir daha görüşebilir miyiz, ya da nerede görüşebiliriz? Tekrar hakkını helal et arkadaşım.”
Kerem’le Berk nefes nefese odaya gelmişti. “Veysel boğulmuş”, biraz önce cesedi karaya vurmuş dedi cankurtaranlar”.
Bekir elindeki kağıtla yüzünü kapamış ve gözyaşlarına engel olamamıştı.
Veysel’in misafirlere sürekli gülen yüzüne umut ışığının yansımış haliydi bir gözü, ama diğer gözünde babasına olan öfkesi vardı sanki.
Herkes hayallerine bu dünyada kavuşamazdı. Bekir artık hiç olmadığı kadar bundan emin olmuştu. Veysel’in babasıyla asla yüz yüze gelmek istemediğinden emin olduğu kadar hem de. Arkadaşının kulağına eğildi ve “O kızın adını öğrenememiştin ya, onun adı İrem’di” diye fısıldadı ve kızgın olan gözünü sağ eliyle kapattı.
