Üç Yüzyıllık Yalnızlık: Tristram Shandy
Roman İncelemesi

Üç Yüzyıllık Yalnızlık: Tristram Shandy

A.Galip

A.Galip

Evet, Laurnce Sterne’ün Tristram Shandy romanı hakkında birkaç şey söyleyeceğim. Başlıkta zamanı biraz yukarı doğru yuvarladım. Kitap 1759 ile 1767 yılları arasında sekiz yıllık dönem içerisinde forma forma yazılıp yayınlanmış. Ancak 1900’lı yılların son çeyreğinde dünya çapında popüler ya da kült bir kitap haline geldiği söyleniyor. Şunu da eklemeliyiz ki o yıllara kadar üst üste baskı yapmasa da pek bilinmeyen bir roman olduğu da söylenemez. Edebiyat tarihçileri, akademisyenler, belli başlı romancıların aslında tanıdığı bildiği bir eserdir. Sadece yaygın bir okuyucuya sahip değil. Bu da tamamıyla konusu, üslubu ve yazım tekniği ile ilgili. Bir kere o dönemin roman diye bilinen ve yaygın bir biçimde okunan edebi türünün özelliklerini barındırmıyor. Nevi şahsına özgün bir yapıt. Zaman akışı belli değil, konu bütünlüğü yok, anlatıcı ha bire değişiyor, ne anlattığı belli değil! Aykırı, ayrıksı bir eser.

 

Peki bu kitap ne?

 

Bu roman türünün sınırlarını kökten sarsan, biçim ve anlatım bakımından dönemine göre son derece yenilikçi bir yapıt. Geleneksel bir olay örgüsünden çok, anlatma eyleminin kendisini konu edinmiş durumda. Büyük maceralar yok, başı sonu belli bir hikâyeye dayanmıyor. Ama oldukça hacimli bir kitap. Bir takım kopuk kopuk hikayeler var. Özetlemek bile güç. Ama deneyelim.

 

Tristram Shandy, adını taşıyan anlatıcının hayat hikâyesini anlatmayı vaat etse de romanın büyük bölümü Tristram’ın doğumuna bile ulaşamıyor. Anlatı, Tristram’ın babası Walter Shandy’nin tuhaf düşünceleri, amcası Toby’nin askerî takıntıları, annesinin sessiz varlığı ve aile çevresindeki sayısız ayrıntı etrafında dolanıp duruyor. Tristram, kendi yaşam öyküsünü anlatmaya çalışırken sürekli olarak anekdotlara, felsefi tartışmalara, kişisel görüşlere ve okurla doğrudan konuşmalara sapıyor. Zaman çizgisi sık sık kesintiye uğruyor; geri dönüşler, ileri sıçramalar ve bilinçli geciktirmeler anlatının temel tekniği hâline geliyor. Bu nedenle roman, “ne anlatıldığı”ndan çok “nasıl anlatıldığı”yla öne çıkıyor.

 

Tristram Shandy’nin roman tarihindeki önemine gelirsek. Öncelikle geleneksel anlatı kurallarını bilinçli biçimde ihlal etmesinden kaynaklanıyor. Sterne, doğrusal zaman anlayışını parçalıyor. Dipnotlar, boş sayfalar, siyah sayfalar ve görsel oyunlarla metnin maddi yapısını anlatının parçası hâline getiriyor. Anlatıcının güvenilmezliği ve okurla kurduğu doğrudan ilişki, romanın kurmaca olduğunu sürekli hatırlatıyor. Bu yönüyle eser, modernist ve postmodern anlatı tekniklerinin çok erken bir habercisi diye görülüyor. Bana göre ise aslında bu esere modernist ya da postmodern romanın habercisi demek değil de tıpkı Don Kişot romanında olduğu gibi postmodern romanın ta kendisidir demek daha uygun geliyor. Postmodern romanlar bu eserlerin birer taklidi, öykünücüsü demek daha doğru. Hatta psikolojik romanların bile öncüsüdür demeliyiz.

 

Sterne, bireyin zihinsel süreçlerini ve düşüncenin dağınık doğasını merkeze alarak psikolojik derinliği önceleyen bir anlatım geliştiriyor. Olaydan çok bilinç akışına yakın duran bu yaklaşım, daha sonraki yüzyıllarda James Joyce ve Virginia Woolf gibi yazarların deneysel romanlarına zemin hazırlamış durumda. Tristram Shandy, romanın yalnızca gerçekçi bir hayat taklidi olmak zorunda olmadığını; oyun, ironi ve biçimsel deneme alanı olabileceğini gösteriyor.

 

Şimdi bu kısa birkaç tespitten sonra şunu söyleyebilir miyiz? Laurnce Sterne’ün Tristram Shandy romanı, roman geleneğinde, roman sanatında bir kırılma, bir farklılık mı yarattı yoksa ilk roman örneği olan Don Kişot romanını örnek alarak aradaki sapmayı mı düzeltmeye çalıştı?

 

Don Kişot romanını anımsayalım. En belirgin özelliği nedir? Cervantes’in anlatıcı anlayışı da eseri özgün kılan unsurlardan biridir. Roman, “bulunmuş elyazması” gibi anlatı oyunlarıyla çok katmanlı bir yapı kazanır ve kendi kurmaca doğasının farkında olan bir metin hâline gelir. Anlatıcı zaman zaman okura seslenir, yorum yapar ve ironik bir mesafe kurar.

 

İlk roman örneği genel bir kabule göre Don Kişot olmasına rağmen yüzyıllar boyunca yazılan romanlar Don Kişot’u örnek almazlar. Olaylar zaman akışına göre anlatılır, gerçekçi ve örnek kahramanlar, karakterler kurgulanır ya da böyle kişilerin hayat hikayeleri yazılmaya değer bulunur. İngiliz, Fransız ya da Rus yazarları derece farklarıyla toplumsal gerçekliğe ayna tutan eserler kaleme alırlar. Stendal’ın cümlesinde ifade bulacağı gibi “Roman, sokakta dolaştırılan ayna” olmalıdır vecizesine uygun eserler kaleme almaya çalışırlar. Uzun aralıklarla romana egemen olan bu anlayışı reddeden bir romancı olan Laurnce Sterne, yeniden Don Kişot romanına döner. Laurnce Sterne’ün romanı uzun süre gözlerden ırak kalsa da yirminci yüzyılın başında modernist yazarların örnek aldığı bir esere dönüşecektir. Yirmibirinci yüzyılda ise bir kült kitaba dönüşecek yaklaşık üç asırlık yalnızlığı bitecektir.

 

Don Kişot ile başlayan roman sanatı farklı kuram ve akımlara bağlı olarak gelişimini sürdürdü. Yukarda ifade edildiği gibi roman Don Kişot’la başladı ama onu örnek alarak ilerlemedi. Yüzyıllar sonra kimi romancılar çıkıp Don Kişot’taki ögeleri örnek aldılar. Tristram Shandy’yi bunun ilk örneği olarak görebiliriz. Yirminci yüzyılın modernist romancılarını da bu halkaya eklemeliyiz. James Joyce’un Ulysses romanı başta olmak üzere roman artık salt bir olaylar anlatısı, karakter oluşturma, tarihsel olayları, dönemin gelişmelerini sıralama gibi unsurların çok ötesine geçerek birçok yeni tekniklerle anlatının kendisini ve hatta okuyucuyu da romana dahil eden bir yapıya dönüştü.

 

James Joyce’u andık ama o yalnız değildi. Virginia Woolf, Semuel Becket gibi isimler benzer romanlar kaleme alacaklardır. Bugün anlıyoruz o yıllarda benzer bir romancılık anlayışı aslında Rus yazarlar arasında da karşılık bulmuş. Hatta bu tür romanlar modernist romanlar yazılmış bile. Ne yazık ki bu tür romancılar dönemin rejiminin sansürüne takılmış. Eserlerinin basımı engellenmiş, bir kısmı imha edilmiş kendileri de sürgüne gönderilmişler. Bir kısmının kitaplarının ikinci baskısı yapılmamış. 1990’larda, 2000’lerde bu tür yazarların kimi eserlerine ulaşılabildi. Çoğunun trajik yaşam hikayelerini öğrenebildik. Eserleri Türkçeye de çevrilmiş olan bu yazarlardan ikisini anmak istiyorum. Andrey Bitov ile Andrey Belıy. Sırasıyla bu yazarların özellikle şu iki romanına dikkat çekmek isterim. Puşkin Evi ve Petersburg. Bu iki roman okunduğunda dönemin anlayışının yani modernist roman anlayışının başarılı örnekleri olduğu görülecektir. Ancak bu anlayış hükümetin ve toplumun top yekûn yönelişi karşısında marjinal görülüp mahkûm edilmiştir.

 

Sevgili okuyucu, itirazınızı duyar gibiyim. Deminden beri sıralaya geldiğim bu modernist ve postmodern roman örnekleri bizde yazılmamış mı hiç, diye sorabilirsiniz. Yazılmamış olur mu, hem de oldukça başarılı örnekleri yazılmıştır. Oguz Atay’ın romanları bunların ilk örnekleridir. Orhan Pamuk ise hem postmodern romanın hem de günümüzdeki roman sanatının şahikasında yer almaktadır.