Merhaba Kıymetli Karnaval Dergi Okuyucusu,
Randevu saatimiz geldi. Bu köşede iki haftada bir bir kitabı masaya yatıracağız; öveceğiz, eleştireceğiz, tartacağız. Ama en çok da birlikte düşüneceğiz. ‘‘Kitapla Randevu’’ bir kitabı mercek altına almak için var. Beğenmek kadar sorgulamanın da hakkını vereceğiz. Kahveni, çayını aldıysan başlayalım: Bu hafta hangi kitapla buluştuğumuzu merak ediyorsun, biliyorum. Sayfaları aralayalım ve kitabın bize ne söylediğine yakından bakalım. İlk randevumuz deyim yerindeyse dumanı üstünde bir öykü kitabıyla: İçimdeki Kilitleri Tek Tek.
Öykü, bazen tek bir cümleyle insanın içine işler; uzun uzun anlatmadan, sessizce yerleşir. Gaye Keskin’in bu kitabı da içe doğru açılan kapıları aralıyor. İçimdeki Kilitleri Tek Tek on bir öyküyü içeren ve geçtiğimiz günlerde Can Yayınları tarafından basılan bir ilk kitap. Kitabın içine daldığımızda görüyoruz ki yazarın kalemi, kitabın bize bir ilk kitap olduğunu unutturacak denli güçlü. Sizlere kitaptaki öyküleri tanıtmadan önce, Gaye Keskin’i tanıtmak istiyorum. 1985 İstanbul doğumlu yazarımız MSGSÜ Tekstil Tasarım Bölümü mezunu. İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyor. Öykü ve inceleme yazıları Varlık, Gazete Duvar, Öykü Gazetesi, Veveya Kitap, Parşömen, Oggito, Edebiyat Haber, Litera gibi platformlarda yayımlandı. Öykü Gazetesi ve Veveya Kitap yayın kurulunda çalışmalarını sürdürüyor. Pek çoğumuz da zaten onu daha çok bu iki mecradaki çalışmalarından tanıyoruz.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’ya göre toplumsal dünya görünür olanın ardındaki ilişkiler ağıdır. Bu sözü, toplumu yalnızca görünen bireysel davranışlar üzerinden değil, o davranışları şekillendiren görünmez yapılar üzerinden anlamak gerektiğini vurgulamak için söyler. Bu görüşten yola çıkarak Gaye Keskin’in de kitapta bireysel hikâyeler üzerinden sınıfı, kimliği, alışkanlıkları, görünmeyen durumları sezdirdiğini söylemek gerekiyor.
Kitabın ilk öyküsü Madam Violet’in Sandığı’nda yazar başarılı betimlemeleriyle bizleri öykünün kişileri arasına çekiyor, kendimizi onlarla salondaki bej koltuklara oturmuş da İngiliz çayı içiyor gibi hissediyoruz. Metin; hafıza, yaşlılık, kimlik ve aidiyet meselelerinin yoğunlaştığı bir öykü. Yazar, birinci tekil anlatımla kurduğu hikâye çatısında Madame Violet’in en az zihni kadar bulanık kişiliğini ve geçmişini okuyucuya hissettirmeye çalışılıyor. Bence öykünün asıl gücü tam da burada. Keskin, hafızanın kırılganlığı üzerinden kimlik sorununa vurgu yapıyor. Madam Violet’in yaşına dair belirsizlik, anneyi- babayı hatırlayamama, sandığın anahtarını arama… Bunların hepsi bireysel bir unutkanlık halinden öte bir kimlik çözülmesini ima ediyor. Özellikle mezarlık vurgusu, Müslüman mezarlığı / Rum mezarlığı ayrımı, öyküyü bireysel trajediden çıkarıp tarihsel ve toplumsal bir düzleme çıkarmış. Bu yönüyle öykü beni etkiledi. Fakat metinde anlatıcının biraz silik kaldığını da belirtmem gerekiyor. Madam Violet çok güçlü bir figürken anlatıcı daha çok bir ‘‘eşlikçi’’ gibi kalıyor.
Ama benim asıl beğendiğim öykü, kitabın ikinci öyküsü olan Sen, Ben ve Eleni oldu. Okuyunca nedenini daha iyi anlayacağınıza eminim (ayrıca okuyanların görüşlerini de çok merak ediyorum) fakat çok da ipucu vermeden biraz bahsetmek istiyorum bu öyküden. Öykü, anlatıcının kendiyle yüzleşmesini merkeze almış. İkinci tekil anlatımın belirgin bir tercih olduğu metin, fiziksel bir eylemle, valizin toplanmasıyla açılıyor. Bir ayrılığın sonucu gibi duran bu eylem ilerleyen satırlarda okuyucuyu farklı gerçeklerle de yüzleştiriyor. Ev içi mekân, dolaplar, aynalar, fotoğraflar ve özellikle kafesteki kuş Eleni anlatıcının bastırdığı, ertelediği ya da adlandıramadığı parçaların sembolik karşılıklarına dönüşüyor. ‘‘Sen’’ diye seslenilen kişi, kimi zaman sevgili, kimi zaman baba, kimi zaman da anlatıcının kendi iç sesi olarak okunabiliyor. İşte bu belirsizlik metni katmanlı bir yapı haline getirirken okuyucudan da aktif bir katılım talep ediyor.
‘‘Eleni seni özlüyor. Peki, ben? Ben de seni mi özlüyorum? Duvardan bana bakan fotoğrafın, bu soruyla uzun süre meşgul bırakıyor beni ama gözlerime dalan gözlerin kalbimdeki irini patlatıp içimde ne varsa büyük kahkahalarla dışarı atıyor. Elbette seni özlemiyorum, hem de hiç.’’ (s.20)
Üçüncü öykü Denizkızı da yine ana karakteri kadın olan ve ben anlatıcı ile baş başa kaldığımız bir metin. Sorunlu bir baba-kız ilişkisini merkeze aldığı öyküsünde Keskin, bizleri hayal ile gerçeğin silik sınırlarında gezdiriyor. Bu öykü de tekniği ve kurgusu açısından benim kalbimi bıraktıklarımdan. Öykünün satırları arasında gezdikçe göreceksiniz ki doğru yerlerde kullanılan metaforlar ve semboller metni katmanlı bir hâle getirirken okuyucuya da eşsiz bir okuma keyfi sunuyor.
Kitabın dördüncü öyküsü Doğum Günü’nde Gaye Keskin, diğer öykülerden farklı olarak çoklu anlatıcı kullanmış. Anlatıcının değişmesi okuyucunun öyküye dair bakış açısını da zenginleştiriyor. Hayatı boyunca gölgesinde kaldığı ikiziyle yıllar sonra doğum günlerinde yüz yüze gelen ana karakterimiz duygularını şu cümlelerle özetliyor:
Üzerime bocalanan anılar. İçimde kaynayan sular. Çıplak ayaklarımın altındaki kaygan taşlar. Araftayım. Kendimi çekip kurtarmam gerekiyor.
İçimdeki Kilitleri Tek Tek’in en dikkat çekiç yanlarından biri bana göre belirsizlikle kurduğu ilişki. Öykülerin büyük çoğunluğu hayalle gerçeğin etrafında geziyor bazıları da net sonuçlarla bitmiyor. Karakterler bir eşikte duruyor; adım atıp atmadıklarını tam olarak bilmiyoruz. Bu tercih de biz okurları edilgen bir izleyici olmaktan çıkarıyor. Metnin boşluklarını doldurma sorumluluğu bize geçiyor. Kilit gerçekten açıldı mı, yoksa yalnızca anahtar çevrilmiş gibi mi yapıldı? Bence o öykülere en güzel örneklerden biri Hangi Oje? Metin bir kadının bedeninde ve zihninde sıkışıp kalmış bir bilinç akışıyla ilerliyor. Henüz ilk cümleden itibaren gerçekle düş, arzu ile suçluluk, hazla utanç iç içe geçiyor. ‘‘Hangi oje’’ sorusu basit bir ayrıntı gibi görünse de öykünün başından sonuna kadar kimlik ve benlik sorununun simgesine dönüşüyor. Öykünün en güçlü yanı, bedeni, bir anlatı mekânına dönüştürmesi. Yani yazarımız, hikâyeyi deride, tırnaklarda, kasıklarda, nefeste kuruyor; ilerletiyor. Buna imrendiğimi söylemeliyim. Ama metnin en zayıf yanı ne derseniz de duygusal ve simgesel yoğunluğun çok üst üste binmesi diyebilirim. Bu durum okuyucuya bir boğulma hissi yaşatıyor. Ama kim bilir, belki de bilinçli bir tercihtir bu.
Kitabın son öyküsünden de bahsedip sözlerimi öyle noktalamak istiyorum. Mümtaz Eli biraz halk söylencesi biraz masal havasında bir metin. Öyküye hâkim olan -miş’li geçmiş zaman bu etkiyi bırakıyor biraz da. Benim öykü zevkime pek uygun olmadığı için çok sevemedim bu öyküyü ama eminim beğenen de çok olacaktır. Fakat teknik olarak o kadar güçlü öykülerin yanında bence biraz silik kalmış Mümtaz Eli. Ee, o da kitabın nazar boncuğu olsun.
Bu ilk buluşmayı burada noktalayalım. Kitapla ilgili görüşlerini karnavaldergi@gmail.com adresi üzerinden benimle paylaşabileceğini hatırlatayım. İki hafta sonra başka bir kitabın kapısını aralayacağız.
Randevumuz var, unutma.