“Nereye Savrulursak Koşarız Biz Zafere…”
Tiyatro

“Nereye Savrulursak Koşarız Biz Zafere…”

Nilgün Kalkan

Don Kişot, hepimizin ortaokul ya da lise sıralarında okuduğu klasiklerden biridir. Romanın baş karakteri olan Don Kişot, ideallerle örülü bir hayal dünyasında yaşayan, kendini soylu bir şövalye olarak konumlandıran ve söylemini eski şövalye romanlarının dilinden alan bir karakterdir. Gündelik hayatın içinden gelen sıradan bir tip olan Sancho Panza ise Don Kişot’a kıyasla daha gerçekçi, çoğunlukla halk diliyle konuşan bir karakter olarak betimlenir.

 

İkili arasındaki etkileşim; idealizm ile sağduyu, yüksek söylem ile gündelik dil, hayal ile gerçek arasında kurulan çok katmanlı bir karşıtlığı yansıtır. Kitap boyunca bu karşıtlık, aralarında geçen diyaloglarda son derece belirgindir. Bu yapı, Don Kişot’un sonraki dönemlerde sinemaya yapılan uyarlamalarında da temel bir anlam çerçevesi sunar.

 

Kökeni İspanyol edebiyatına dayanan Don Kişot, 1957 yılında Sovyet yönetmen Grigori Kozintsev tarafından Doğu Avrupa sinema estetiğinin güçlü örneklerinden biri olarak sinemaya uyarlanmıştır. TRT o yıllarda Sovyet ve Doğu Avrupa klasiklerini, özellikle de edebiyat uyarlamalarını sık sık yayınlardı. Ben de bu filme bir şekilde denk gelip izlemiştim. Ancak küçük yaşta izlediğim için olsa gerek, diyaloglar, Don Kişot’un uzun tiratları ve filmin felsefi, edebiyata sadık tonu bana o dönem biraz sıkıcı gelmişti. Oysa kitabı okuduğumda aldığım keyif bambaşkaydı. Aslında bu durum benim başıma sıkça gelir: Kitabını okuduğum bir eserin film ya da tiyatro uyarlamasını çoğu zaman aynı ölçüde beğenmem.

 

Cervantes’in romanından esinlenen bu müzikal uyarlama, Don Kişot hikâyesini sahnede yeniden yorumluyor. Sürekli reklamını gördüğüm ve başrollerinde Selçuk Yöntem, Zuhal Olcay ve Cengiz Bozkurt gibi güçlü oyuncuların yer aldığı bu oyunu, her ne kadar kendisi gelemese de bir arkadaşımın aldığı bilet sayesinde geçenlerde izleme fırsatı buldum. Gecenin sonunda son derece başarılı bir yapım, güçlü oyunculuklar ve özenli kostüm ile dekor tasarımlarıyla karşılaşmış olmanın memnuniyetiyle Atatürk Kültür Merkezi’nden ayrıldım.

 

Oyunun AKM’de sahnelenmesi benim için her zaman ayrı bir anlam taşır. Çocukluğumun ve genç kızlığımın geçtiği Talimhane’ye çok yakın olması nedeniyle neredeyse her hafta sonu orada ya bir bale temsili, ya bir opera ya da bir tiyatro oyunu izlerdim. Bu yüzden AKM’de kendimi neredeyse evimin salonundaymış gibi hissederim.

 

O akşam da aynı duygularla, oyunu tek başıma izlememe rağmen hiçbir yabancılık çekmeden ve sıkılmadan baştan sona takip ettim.

 

Oyun, Miguel de Cervantes’in Engizisyon mahkemesine gönderilmeden önce yargılanmayı beklediği sahneyle başlıyor. Cervantes mahkemeye getiriliyor; ancak henüz suçunun ne olduğunu bile bilmiyor. Suçsuz olduğunu söylediğinde Engizisyon görevlisinin verdiği yanıt son derece çarpıcıdır:

 

“Suç bulunur, nasıl olsa. Hiç sorun değil.”

Ardından ekler:

“Biz önce tutuklarız, sonra da malına mülküne el koyarız.”

 

Bu sözlerin ardından görevli Cervantes’in eşyalarını karıştırmaya başlar. Karıştırırken Cervantes’in notlarını bulur ve onların hiçbir işe yaramayacağını söyleyerek defteri bir kuyuya atmaya kalkar. İşte tam bu noktada Cervantes devreye girer ve defter hakkında karar verilmeden önce savunmasını yapmak istediğini söyler.

 

Görevli çok istekli olmasa da bu talebi kabul eder. Cervantes ise savunmasını bir oyun aracılığıyla yapacağını söyleyerek Don Kişot’un hikâyesini anlatmaya başlar.

 

Oyunda Don Kişot’un hikâyesi ile Cervantes’in hikâyesi iç içe geçerek anlatılır. Böylece izleyici hem kurmaca bir kahramanın hem de onu yaratan yazarın kaderine aynı anda tanıklık eder. Don Kişot doğruluktan ayrılmayan tavrı, cesareti ve iyi yürekliliğiyle yalnızca hayalperest bir şövalye olarak değil; aynı zamanda her dönemde ortaya çıkabilecek iktidar baskısına ve otoritenin yol açtığı toplumsal bozulmaya karşı mücadele eden cesur bir figür olarak da resmedilir.

 

Oyunun verdiği güçlü mesajların yanı sıra benim açımdan en başarılı yönlerinden biri; Selçuk Yöntem, Zuhal Olcay ve Cengiz Bozkurt gibi usta isimlerden oluşan oyuncu kadrosu ve onların sergilediği yüksek oyunculuk düzeyiydi. Bununla birlikte, müzikli bir oyun olmasına rağmen müzikli sahneler ile dramatik sahneler arasındaki dengenin iyi kurulmuş olması ve bunun anlatının akışını olumsuz etkilememesi de dikkat çekici bir özellikti.

 

Oyun, Cervantes’in mahkeme sahneleri ile Don Kişot’un bir şato zannederek kendisine şövalyelik unvanı verileceğini düşündüğü bir pansiyonda geçen sahneler arasında dönüşümlü olarak ilerliyor. Bu pansiyondaki sahnede oyunun önemli karakterlerinden Aldonza Lorenzo sahneye çıkıyor. Don Kişot’un hayal dünyasında ona verdiği isim ise Dulcinea’dır.

 

Zuhal Olcay, içinde bulunduğu düşkün hayata duyduğu öfkeyi hırçın tavırlarla çevresine yansıtan; hem pansiyon çalışanı hem de hayat kadını olan Aldonza Lorenzo karakterini son derece etkileyici bir biçimde canlandırıyor. Özellikle Don Kişot’a “Artık buralardan git, senin yüzünden ne hâllere düştüm” diye seslendiği şarkıda güçlü ve sarsıcı bir performans sergiliyor.

 

Oyunun bir diğer önemli oyuncusu Selçuk Yöntem’in Don Kişot yorumuna gelince; karakterin idealist yapısı ve mücadeleci ruhu düşünüldüğünde bu sakin yaklaşım eleştiriye açık görülebilir. Ancak ben bu yorumu alışılmışın dışında ve özgün bulduğum için özellikle beğendim. Bunun yanı sıra orkestranın başarısı tartışılmaz. Sahnelerin etkileyiciliğinde önemli payı olan dekor ve kostümlerin de son derece özenli ve bilinçli bir tasarım anlayışıyla hazırlandığını belirtmek gerekir.

 

Oyunun sonlarına doğru Don Kişot ile Sancho Panza’nın, yanlarında hayat kadınları bulunan bir kafileyle karşılaştıkları sahne yer alır. Don Kişot bu kadınları zarif hanımefendiler olarak nitelendirirken, Sancho Panza artık dayanamayıp onların aslında hayat kadınları olduğunu açıkça dile getirir. Bu yüzleşme anı, oryantal dans yaptırılan dev bir kuklanın sahneye girmesiyle, danslar, şarkılar ve müzik eşliğinde tam bir görsel şölene dönüşür. Aynı dev kuklalar oyunun en bilinen anlarından biri olan yel değirmenleriyle savaş sahnesinde de bu kez canavarları temsil etmek üzere kullanılır.

 

Finalde Cervantes’e el konulan defteri geri verilse de yargılanmak üzere Engizisyon mahkemesine gönderilir. Bunun üzerine Cervantes şöyle der:

“Ne kadar çok suçum varmış meğer; yargılana yargılana bitmedi.”

Cervantes’in bu ironik cümlesi, yalnızca oyunun içindeki hikâyeye değil, düşüncenin ve sözün yargılandığı her döneme ince bir gönderme yapar.

Ardından sahne kapanır; alkışların ardından perde yeniden açılır ve final şarkısı başlar. Şarkının sözleri oyunun bütün anlamını tek bir cümlede toplar gibidir:

“Nereye savrulursak koşarız biz zafere…”

 

Bu dizeler Don Kişot’un dünyasını en iyi anlatan düşünceyi içinde barındırır. Çünkü Don Kişot için zafer varılacak bir yer değil, uğruna yürünmeye değer bir idealdir. Yel değirmenleriyle savaşmak bile, eğer adalet ve iyilik adına yapılmışsa, onun dünyasında bir tür zafer sayılır.

 

Yönetmenliğini Işıl Kasapoğlu’nun, sahne dekor tasarımını Hakan Dündar’ın, müzik direktörlüğünü Volkan Akkoç’un, kostüm tasarımını İnci Kangal’ın ve ışık tasarımını Cem Yılmazer’in üstlendiği bu başarılı prodüksiyon, izlenecekler listesinde üst sıralarda yer almayı fazlasıyla hak ediyor.