Son yıllarda zamanın eğilimlerini de ön plana çıkaracak şekilde edebiyatın önüne eskiler yetmezmiş gibi yeni sıfatlar getiriliyor. Ekolojik roman, iklim kurgu, distopik roman… Oysa edebiyatın hiçbir adlandırmaya ihtiyacı yoktur. Konusu, zamanı, mekânı, meselesi ne olursa olsun bir şey ya edebiyattır ya da değildir. Edebiyatı başka kavramlarla sınırlamaya çalışmak, metnin ruhuna yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Şüphesiz roman yalnızca geleneksel temalarla yazılamaz. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişirken; ihtiyaçlarımız sürekli artıp çeşitlenirken, doğal kaynaklar azalırken ve dünyayı paylaştığımız diğer canlıların da bizim kadar yaşam hakkı olduğunu daha yeni yeni öğrenmişken, edebiyatın bunlara kayıtsız kalması beklenemez. Asıl mesele, edebiyatın bu yeni gerçeklerimizi nasıl ele aldığıdır. Milan Kundera’nın söylediği gibi, roman yalnızca romanın söyleyebileceği şeyleri söylemek zorundadır. Aksi takdirde okuduğumuz metnin niyeti ne olursa olsun onu edebiyat olarak görmek mümkün olmayacaktır.
Sanat dallarının önemli bölümünün ortaya çıkışı son dört ya da beş asra dayanır. Şiir, masal, destan, heykel ve resim gibi sanatlar ise neredeyse insanlık tarihiyle özdeştir. Sanat; modern kentlerden, başka bir ifadeyle insanın doğa karşısında muktedir olmasından önce, doğaya öykünerek; şimşekleri, dalgaları, dağları, yağmurları, ağaçları, kasırgaları, tufanı, kuşu, böceği ve vahşi hayvanları taklit ederek varlığını sürdürmüştür. Sanatın ilk üretimlerinde doğa, ihtişamlı unsurlarıyla hayranlık duyulan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bazen de dizginlenmesi ve biçimlendirilmesi gereken bir anti kahramana dönüşür. Yunan tragedyalarından dengbejlerin söylediği stranlara, Şaman ritüellerinden Pagan inançlarına uzanan bütün anlatılar, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ve hayranlığını anlatır.
Modernizmle birlikte sanatın yönü değişir. Sinema, tiyatro ve roman gibi sanat türleri yeni kurulan modern kentlerin içinden doğar. İnsan bir şekilde doğayı ehlileştirdiğine, mutlak gücün kendisine geçtiğine inanır. Calvino’nun Görünmez Kentler’de de söylediği gibi kentler, bu yeni anlayışın geliştirilmesi ve genişlettirilmesi için değiş tokuşların yapıldığı mekânlara dönüşür. Kentler sadece ticari malların değil; kelime, arzu ve anıların da değiş tokuş edildiği yerlerdir. Zamanla kentler başka pek çok duygu ve düşüncenin da takas edilebildiği yerlere dönüşür. Nefretin, kibrin, açgözlülüğün, riyakârlığın hatta salt kötülüğün… Bütün bu değişimler, İnsanların birlikte ya da birbirini alt ederek dünyayı kendilerine göre dizayn etme çabalarını artırmıştır. Bu karmaşanın içinde insan bir noktada zamanı hatırlar. Zamanı idrak eden insan daha aceleci, daha acımasız olur. Her şeyin bir süresi vardır artık. Daha çok kazanmak, daha iyi yaşamak, daha az çabayla daha fazla konfora ulaşmak… Hayat, yapılacaklar listesine dönüşür. Bu liste uzadıkça insan güçlenir; ama aynı oranda bencilleşir. Hatırladığı her şey onu büyütürken, içindeki merhameti de törpüler.
Sanatçılar için başlangıçta yoksulluk, savaş, ayrılık ve aşk gibi temalar ön plandaydı. İnsan geliştikçe ve giderek canavarlaştıkça bu temalar da çeşitlenmiştir. İki yüzyıl önce ormanların talan edilmesi, nükleer enerjinin doğuracağı felaketler, nesli tükenen hayvanların yaşam hakkı ya da madenler için delik deşik edilen dağlar, hiçbir sanatçının zihninde yer etmezken; bugün bu meseleler, günümüz sanatçılarının ister istemez ele almak zorunda olduğu konular olarak karşımıza çıkar. Bu konular işlenirken, sanatçı önceki temaları da varoluşsal kaygıları da yeniden ele alması gerektiğini bilmelidir. Yeni meseleleri eski biçimlerle yazmak artık pek mümkün görünmemektedir. Yeni bir biçim ve yeni bir biçem olmadan günümüz meselelerini yazmanın güçlü bir etki yaratmayacağı kanaatindeyim.
Schiller, ünlü makalesi Doğalcılık ve Duygusal Şiir Üzerine’de modernizmin doğuşuyla birlikte şairlerin kavrayışlarında önemli değişiklikler olduğunu söyler. Tragedyaların destanların, masalların ve diğer sözlü kültür ürünlerinin merkezinde yer alan doğa, artık bu konumunu yitirmiştir. Keyfî ve yapay biçimlerin yıkıcı etkisini kendi içlerinde duyup onunla mücadele etmek zorunda kalan; doğaya aitken onun intikamcısına dönüşen yeni bir şair tipi ortaya çıkmıştır. Schiller, şairleri; doğanın bir parçası olanlar (geleneği devam ettirenler) ve doğadan ayrılıp yeni bir düşünce biçimi geliştirebilen, nesnelerle kurduğu ilişkiye göre daha öznel şiirler yazanlar olarak ikiye ayırır.
Schiller, doğal şairleri eleştirirken ya da onlardan haz almadığını okura hissettirirken çocuk imgesi üzerinde durur. Çocuğun doğaya ait olduğunu; zamanla ondan ayrılarak daha özerk bir konumda var olabildiğini söyler. Bilgiyle donanmış, doğayı karşısına almadan onu ince ince işleyerek; ona bütünüyle eklemlenmeden onun bir parçası olmayı başarabilen şairlerin, bunu ancak çocuk mertebesine ulaşarak gerçekleştirebileceğini belirtir.
Buna benzer bir düşünceyi Nietzsche’de de görürüz. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te doğanın sesi en güçlü biçimde kendini gösterir. Otuz yaşında bir mağaraya çekilen Zerdüşt, on yıl sonra yurduna dönmek ister. Sığındığı mağarada yalnızlığın tadına varmıştır; bundan şikâyetçi olmamakla birlikte insanların arasına dönmesi gerektiğine inanır ve bunun için Güneş’le konuşur. Güneş’in yalnızca gündüzleri değil, denizin ardına geçtiğinde bile yer altı dünyasını aydınlatması ona ilham vermiştir. Ona göre insan karanlıktadır; kendini tanıma yetisini kaybetmiştir. Onları uyandıracak, aydınlatacak bir Güneş’e ihtiyaçları vardır ve bu kişi kendisidir. Bunun için insanların arasına karışması, yeniden insan olması gerekir.